Özlemek olmasa, sevdiğimizi anlar mıydık?!
Arzu Yılmaz

Arzu Yılmaz

Satır Araları

Özlemek olmasa, sevdiğimizi anlar mıydık?!

İnsan, her an; her şeyi, herkesi özleyebilir. Kimi geçmişinin hayalini özler, kimi yaşanmamışlıklarını, kimi geleceğe hasret çeker, için için. İnsan, sevdiği için özler. Bütün duygularımızın özünden doğar. Bu duygu olmasa, sevdiğimizi anlayabilir miydik?

Hüzün çöreklenmeden önceki bir duygu(dur). Hüzne hazırlayan bir duygu(dur). Hüznü besler. Hüzün, en insan yanımız değil midir? Hüznü bilmeyen, özlemenin hazzını da bilemez hem.

İnsan, özler; ailesini, eşini, sevgilisini, dostlarını, arkadaşlarını, diğer tüm sevdiklerini, sevenlerini belki de... Canımıza can katan bir duygudur. İnsana, ne kadar sevdiğini anlatır. Ruhumuzu besleyen, dirileşmemize sebeptir, çoğu zaman.

Beslediği kadar, acı da verebilir pek âlâ. Özleyip kavuşamayacağını bilmek gibi. Acıtır canı, yıpratır bedeni, tutsak eder ruhu... İnsanın, daha güçlü adım atabilmesi ve hayata farklı gözlerle bakabilmesi için sunulmuş bir fırsattır yine de.

Yalın sevgiden doğar. İnsan en çok, ayrı düşünce özler. Bazen, yanı başındayken bile özlenir, çok sevilen... Özlemek, yaşanılan bir etkileşimin sonucunda doğar, büyür, gelişir, olgunlaşır. Sevginin, ispatıdır. Vesselam.

En çok, aradığın insanların yokluğunda hissedilir. Gönül arar, can arar, ruh arar, beden arar. Kalbin onay vermesi ile başlar. Yürekte olgunlaşır. Zihin, düşünür sonra. Düşündükçe, türlü gerekçelerle kavuşmayı diler. Vuslata ermek için, umut beslemeye başlar. Bekler! Bekledikçe; akıl, nedenlerini buldurur. Yürek, yol gösterir. Sözler değişir. Yüz ifadesi değişir. Bakışlar, anlam kazanır. Özledikçe; gönül, zihin ve beden coşar.

     "Özlemek; ne kadar kısa ve derin! Hakkıyla hissedilebildiğinde tabiî."

Özlemenin tarifi olur mu? Derinliği ya da şiddeti ölçülebilir mi? Bir sohbet sırasında, değerli bir arkadaşımın cevabı, çok hoşuma gitti. Dedi ki; "Herkes, kendine göre bir alegori ile bunu anlatır. 'Kadar' ını bilemezsin ancak, derinliği ve şiddeti yaşanır ve anlatılabilir. 'Neye göre'si ise diğer yaşadıklarına göredir." Ekledi sonra; "Herkes, kendi özlemini anlayabilir. Bir başkasının özlemi ancak,  o kişinin hayat içinde davranışlarından anlaşılabilir." Düşündüm sonra... Soyut duygularımızı, hissettiğimiz gibi anlayabilir ve anlatabiliriz. Görecelidir. Yaşadığımız duygumuzun şiddetini ve derinliğini, kelimelerle tarif edemediğimiz durumlar olabilir. Ama; hissettiklerimizi, hissettirebilir ve anlatabiliriz. Sanırım, soyut duygularımızın en iyi tarifini, bedenimizin ve davranışlarımızın yansımalarından anlayabiliriz;

"Özledim.

Gözlerim doldu önce,
Kaşlarım çatıldı, sonra
Yaşlar şelale...
Kalp atışlarım karıştı;
Sessiz yutkunmalarımın ritmine.

Özledim.
Sarılışımızı,
Sana dokunamayışımı.
İçimin kıyıldığını,
Ardıma bakamadan,
Gidişimi bile..."

İnsan, bazen sevdiğinin sözcüklerine, sesine derin özlem duyar. Yüreğin satır aralarındaki anlamları ya da, bakışlardaki alt metinleri okumak için yakıcı bir özlem duyar. Bazen de, kavuşabilmek için, yaşamaktan bile vazgeçmek isteyecek kadar kavurucu bir hasret çeker. Hikmet Anıl Öztekin, "İnsan, kaybettiklerini özler, vazgeçtiklerini değil." diye yazmış 'Eyvallah' kitabında. Yazar, 'Vazgeçmediğimiz sürece, özlediklerimizle birlikteyiz.', demek istiyor. Kaybettiklerimizi de, özlemle anarız. Hüzünlü bir özlemle, tutkulu bir özlemle... İnsan, birlikte olduklarını da çok özleyebilir. Örneğin; iki gün görmesek bile, sevdiklerimize büyük bir özlem duyabiliriz. Uzun zamandır görüşmemiş gibi oluruz ya bazen, 'çok özlediğimiz' içindir işte o...

İnsanın, sevdiklerini toprağa gömerek veda etmesi, acıların en büyüğü değil midir? Toprağa gireni sürekli özlemle hatırlamak, anıları yâd ederken, sessiz sessiz çığlıklar atmak... Ne büyük kederdir. 'Yaşayan bilir, ancak!' dedikleri türünde bir ızdırap olsa gerektir. İçimizdeki  yalnızlık hissiyatı, bu duyguyla doğar belki de. Öyle bir yalnızlık hissi ki; içimizde, büyür büyür, koca bir çığ olur. Volkanlar patlatır, insanın yüreğinde acı acı. Ruh, yorgun düşer. Beden, yıpranır. Zihin, düşünme melekelerini yitirir. Yalnızlık hissiyatıdır, belki de yorgunluğun nedeni. Gönlün, yalnızlaşmasıdır. Gönül yorgunluğudur belki de gerçek adı. 'E be gönül, dindirmek için, girsene azıcık, sokulsana kendin gibi gönüllerin içine!' Belki de, gönlünün anlaşılmasına ihtiyacı vardır, olamaz mı? Yahut, gönlünün, o gönüllerde özlem gidermeye ihtiyacı vardır.

Bütün duygular geçicidir ya, öyle biliriz. Bana göre geç(e)meyen tek duygunun adıdır, 'özlem'. Bu duygu, su gibi sürekli akar ve gider. Yönünü değiştirir, iz bırakır belki ancak, tükenmediği sürece, sürekli akıştadır. Değişen, 'özlem duyduklarımızdır' artık.

Bütün duygular, yaşayan canlılara dairdir. Yüce Rabbimiz, duygularımızı yaşayabilmemiz için inşâ etmiştir yüreklerimize. Kavuşunca seviniyoruz, ayrı düşünce üzülüyoruz. Sevmeleri özlediğimiz gibi, üzüntülerimizi özleyemiyoruz. Bu, tabiîdir. Mühim olan, özlem duygumuzu da, diğer tüm duygularımız gibi, yönetebilmemizdir. Ancak, duygularımızı yönetirken, kontrol altına çalışmak, üzerimizde baskı oluşturur ve hayatımızı olumsuz etkiler. Çünkü, duygularımız davranışlarımızı, davranışlarımız da duygularımızı etkiler. Birbirinden ayrılamazlar. Profesyonel hayatta, duygularımızı, ne kadar kontrol edebilirsek, o kadar güçlü oluruz. Oysa, güçlü olmak bir süre sonra, davranışlarımızla kendimize ve çevremize zarar verecektir. Çünkü, insan, sadece profesyonel düşünebilir. Hayat ise, profesyonel yaşan(a)maz. Örneğin; duyduğumuz büyük özlemi, paylaşmayarak ya da gidermek için duygularımıza gem vurmakla, duygumuzu bastırmış oluruz. Bastırılan duygu, insana acı verir. Bir süre sonra, yine davranışlarımıza olumsuz olarak yansıyacaktır. Bu yüzden, duygularımızı kontrol etmek yerine, yönetebilmeyi öğrenmeliyiz. Özlem duygumuzu, istediğimiz gibi gideremediğimiz zamanlarda bile, özlemimizi tatlı tatlı yaşayarak, haz alabilmeyi öğrenmek gibi...Ya da, duygumuzu bastırmak yerine, vazgeçmeyi bilmek gibi... Çünkü, duygularımızı yönetebildiğimiz kadar, kendimize ve hayatımıza hükmedebiliriz. Gerçekten zordur ama, başka türlü de, duygularımızdan beslenemeyiz. Hayatımızın, temel gıdası olacakken, zehri olmaz mı? 

Özlemlerimiz, bize dayanma gücü verebilmeli. Belki o zaman, hayatımızın hakkını vererek, lâyıkıyla yaşayabiliriz kalan ömrümüzü. Duygumuzun kıymetini bilmeliyiz. Çünkü, hayatımızı yeniden inşâ edebilmemiz için, yeniden dirilebilmemiz için, bu duyguya muhtacız.

Sevgiyle geldik bu dünyaya. Bunun için de, sevmeliyiz, sevebilmeliyiz. Çünkü sevmek, öğrenilebilir bir şey(dir). Sevgi dilimizi keşfedebilmeli ve bu dille konuşabilmeliyiz. Duygularımızı, en güzel ifade edebileceğimiz bir dildir. Sevgimizin nedeni olan özlem duygumuzun da, hazzını alabilmeliyiz. Bazı zaman hüzün de olsa, sevgi kanallarımızı çoğaltabilmeliyiz. Bu duygu ile, kendimizi nasıl büyütebileceğimizin yollarını araştırmalı ve bulmalıyız.

Ne güzel demiş, Özdemir Asaf;

"Baharda kışı, kışın da baharı özler insan.

Ne uzaksa, onu özler...

Kavuşmak şart mı? Boşver!

     Bazı şeyler yokken güzel."    

     Sevdiğimiz sürece, sevdiklerimizin yanında olması şart olmamalı. Vazgeçmediğimiz sürece, uzak yakın fark eder mi? Kavuşamayınca, sevgimiz mi eksilir hem. Kavuşabilmek, daha güzeldir ama, varlığını bilip mutlu olmak da, güzel(dir). 'O, orada iyi olsun da, ben iyi olduğunu bileyim!' gibi. Kavuşmak şart mı? Hüner; sevgiliyle yaşamak değildir, sevgiliyi yaşatmaktır. Belki, böylesi, daha büyük bir hazdır. Olamaz mı?

 

Son Yazılar