Divan Dergisindeki Trajedi
Prof. Dr. Namık Açıkgöz

Prof. Dr. Namık Açıkgöz

Namık Açıkgöz

Divan Dergisindeki Trajedi

Divan, bazı yazarları dahil, tamamen üniveriste öğrencilerinin çıkardığı bir dergi idi. Küçücük omuzlarına büyük bir yük alan destan çağı gençlerinin heyecanı ve azminin sembolüydü Divan dergisi.

            Gençlerde heyecan vardı ama para yoktu... Finansı parti ve Ocak sağlayacaktı.

            Dergi, slogana yaslanmadan, özgün ve yerli bakış açısıyla ülkücü-milliyetçi sanat anlayışını oluşturmak amacıyla çıkıyordu. İç darbelere rağmen, ilk ekipten olup da ümit kesmeyenler dergiyi, 4. sayıdan sonra da desteklemeye devam etti.

      Ayrılığa giden soğuk günler

      Soğuk bir kış günü… DİVAN dergisi için toplantıya çağrılmışız…

Ben, Ahmet Nezihi Turan ve Ali Akbaş, buzlarda kaymamak üzere birbirimize tutunarak gitmişiz dergiye. Bıyıklarımız buz kesmiş, ellerimiz ayaklarımız donmuş…

       Talat Paşa Bulvarı’ndaki dergi binasındayız…

       Kaloriferler yanmıyor…

       Salonda Sadık K. Tural var…

       Bizi buz gibi karşılıyor…

       Dışarı buz, salon buz, karşılayan buz… Düşünün ortamı!…

       Hemen konuya giriyor. Kaşlarını gâh çatıp gâh kaldırarak:  “Bu dergi, Türkçü-Turancı bir dergidir!... Bu dergide Türkçü-Turancı olmayanların yeri yoktur!... Türkçü-Turancı olmayanı limon gibi sıkarız!...”

       Ben, Nezihi ve Ali hoca birbirimize baktık. Ne olduğunu anlamaya çalışıyorduk.

       Toplantıya üçümüz çağırıldığımıza ve bu laflar bize söylendiğine göre, demek ki, bu üç kişi, “Türkçü-Turancı” değildi ve limon gibi ezilmeliydi…

       Sanırım Türkçü-Turancılıktan o gün istifa ettim(!)…

       Noluyordu?... Neler dönüyordu?...

      Bir şeyler olmuş ve Beşir Ayvazoğlu, 4. Sayıdan sonra,  dergiden ayrılmıştı… Yüce ilahların hışmına uğramıştı anlaşılan. Dergide kalan arkadaşlarla 7 sayı daha çıkarmıştık ama ağzımızın tadı kalmamıştı. O arada bir de “limon gibi sıkılmak”la karşılaşılınca, soğuk su ilave edilmiş bulgur pilavı gibi dağıldık.

     Tuhaf Şeyler Oluyordu

      Bu arada başka tuhaflıklar da yaşanmıştı.

      Dergiye büyük emek veren 2 arkadaş, o kavga günlerinde pasifist oldukları gerekçesiyle cezaen, Yüksek Öğretmen Yurdundan uzaklaştırılmıştı. Bir akşam da,  Dil-Tarih “reis yardımcısı”, beni yargılamaya gelmişti. Suçum, “Ülküdaşları okumaya yönlendirerek pasifize etmek”ti. Reis yardımcısı, akşam odama geldi. Suçumu yüzüme okudu ve “Arkadaşları pasifize etmeyeceksin!... Bu okulun efesi benim…” deyince tepem attı… “Sen o yüzün efesiysen (Ege Bölgesindendi reis yardımcısı); ben de Manisa yüzünün efesiyim. Var mı başka diyeceğin?”…” dedim ve ekledim: “Yarına elini yumruk olarak en iyi kullanan değil, elinde kalem olanlar kalacak.” dedim. Kılıma dokunamadılar.  (Sonradan öğreniyorum, “okul teşkilatı” olarak beni yargılama kararı almışlar. “Okul teşkilatı dediğin, reis, reis yardımcısı ve 3 kişi daha… Konu “okul teşkilatı”nda görüşülmüş. Kimse beni yargılamaya cesaret edememiş. Sonunda iş “reis yardımcısı”nın üstüne kalmış.)

       Yağmur Tunalı, Kavga Günleri adlı kitabında, Divan’da yaşanan iç darbeyi bütün ayrıntısıyla anlatır ama, darbeden sonra, kendisiyle beraber bir yazarın daha, cezaen Yüksek Öğretmen yurtlarından uzaklaştırıldığını niye söylemez acaba?.. Bu bir mahviyetkârlık mı, yoksa, “kol kırılır yen içinde kalır” politikası mı? Belki de enaniyet ve nefsaniyet olmasın veya fazla ayrıntı ile okuyucu esası kaybetmesin diye o konuya girmemiş; sadece aforoz edilip hain ilan edildiğini söylemekle yetinmiştir. Ama bir üniversite öğrencisi için barınma imkânının elinden alınarak sokağa mahkûm edilmesi ne demektir a dostlar?...

         Aşk İle Şevk İle

        Biz sabah akşam dergiyle uğraşırken, yazılardı, matbaaydı, dağıtımdı diyerek gecemizi gündüzümüze katarken, bir grup ülkücü, bizlere “Divaneler” derdi. Biz de onlara, Tarihe geçecek olan yazıdır…  Biz yarına ulaşacağız, siz bugünde kalacaksınız…” derdik.

        Divan dergisi, Türk edebiyat ve düşünce tarihi açısından önemli bir dergidir.

         İlk 4 sayı tam bir düşünce ve edebiyat dergisi olarak çıkmış; geniş bir okuyucu kitlesine hitap etmiştir. Paradigmaları ve iddiaları itibâriyle “yerlilik” vurgusu ağır basan dergi, açıkça söylenmese de “Medeniyet Milliyetçiliği” teziyle hareket etmiştir. Sloganik ve folklorizme saplanıp kalmış edebiyata karşı olan Divan’cılar, “öz insan”ı anlatmak istiyorlardı. Bunun yolu da “Medeniyet Milliyetçiliği”nden geçiyordu.  Zaten bu tür bir kabul, sloganik bir tavırla ifade edilseydi, dergi ve yazarları kendileriyle çelişirdi. Çünkü dergi ekibi, sloganların boğduğu bir Türkiye’de sanatın ve kültürün insanî boyutunu ön plana çıkarmak amacıyla bir araya gelmişlerdi.

         Deve Dişi Adamlar Kaldı

         Divan dergisi, ikindi güneşi gibiydi... Kemal Paşazâde’nin Yavuz Sultan Selim için söylediği,

                                               Az müddetde çok iş itmiş idi

                                                Sâyesi olmış idi âlem-gîr

 

                                               Şems-i asr idi asrda şemsün

                                               Zılli memdûd olur zamânı kasîr


 

kıt’asında belirttiği gibi,  Divan dergisinin yayın süresi az olmuştu ama etkisi uzun sürmüştü ve hâlâ da sürüyor.

 

         O dergiden Cemal Kurnaz, A. Nezihi Turan, Ayhan Pala, Namık Açıkgöz, Mehmet Önal, Vedat Bilgin, Ahmet Tevfik Ozan, Nazım Hikmet Polat, Naci Bostancı, Yılmaz Soyer gibi akademisyenler; Beşir Ayvazoğlu, D. Mehmet Doğan, Taha Akyol, Mustafa Çalık, Ahmet Turan Alkan gibi düşünce adamı yazarlar, Yağmur Tunalı gibi bir şâir, Bayram Bilge Tokel gibi bir halk müziği icracısı ve yazar çıkmıştır. Bu isimlerin çoğu, o zaman da ön cephede idi; şimdi de bazıları gene ön cephede ve Türkiye’nin değişimine katkıda bulunuyorlar.

           İyi ki o okul dergisi Ülkü Pınarı ile başlamış ve Divan ile devam etmişiz...Ve iyi ki iddialarımızdan ve tezlerimizden vaz geçmemişiz ki bugün elinde kalem olan hâlâ bizleriz.

             Ya Divan’dan sonrası?…

              Divan’dan sonra, yeni ekip Yeni Divan adıyla devam etti. Çıkaranlar gene arkadaşlarımızdı ama dergi politik bir merkeze kaymış, Türkeş’in kitaplardan iktibas edilen görüşleri yayınlanmaya başlamıştı. Zaten 5 sayı çıktıktan  sonra 12 Eylül darbesi oldu.

             Alper Aksoy, 1982’de Doğuş Edebiyat’la devam etti bir süre... Divan’da yazanların bir kısmı, Doğuş Edebiyat’ta yayınladırlar yazdıklarını... Bir kaç yıl çıktı; o da kapandı. Çünkü “teşkilat dışı” bir yayın organıydı Doğuş Edebiyat... Ülkücülerde bir kere teşkilat afaroz etti miydi, işiniz bitmişti.

             Bir ara Kahramanmaraş’ta, Bahattin Karakoç Dolunay adlı bir dergi çıkardı. 4-5 sene yayınlanmıştı herhalde. Sonra o da kapandı.

              O gün bugündür ülkücülerden, Emine Işınsu ve iki-üç yazar hariç, ne romancı çıkmıştır, ne hikâyeci, ne de şâir!... Romanla, hikâyeyle şiirle meşgul olanlar da zaten Divan ekolünden gelmedir.

               “Eleştiri” mi dedin?...  “Lider, doktrin, teşkilat eleştirilemez” diye yola çıkan bir görüşten, hiç eleştiri çıkar mı Süheylâ? 

 

Divan, bazı yazarları dahil, tamamen üniveriste öğrencilerinin çıkardığı bir dergi idi. Küçücük omuzlarına büyük bir yük alan destan çağı gençlerinin heyecanı ve azminin sembolüydü Divan dergisi.

            Gençlerde heyecan vardı ama para yoktu... Finansı parti ve Ocak sağlayacaktı.

            Dergi, slogana yaslanmadan, özgün ve yerli bakış açısıyla ülkücü-milliyetçi sanat anlayışını oluşturmak amacıyla çıkıyordu. İç darbelere rağmen, ilk ekipten olup da ümit kesmeyenler dergiyi, 4. sayıdan sonra da desteklemeye devam etti.

      Ayrılığa giden soğuk günler

      Soğuk bir kış günü… DİVAN dergisi için toplantıya çağrılmışız…

Ben, Ahmet Nezihi Turan ve Ali Akbaş, buzlarda kaymamak üzere birbirimize tutunarak gitmişiz dergiye. Bıyıklarımız buz kesmiş, ellerimiz ayaklarımız donmuş…

       Talat Paşa Bulvarı’ndaki dergi binasındayız…

       Kaloriferler yanmıyor…

       Salonda Sadık K. Tural var…

       Bizi buz gibi karşılıyor…

       Dışarı buz, salon buz, karşılayan buz… Düşünün ortamı!…

       Hemen konuya giriyor. Kaşlarını gâh çatıp gâh kaldırarak:  “Bu dergi, Türkçü-Turancı bir dergidir!... Bu dergide Türkçü-Turancı olmayanların yeri yoktur!... Türkçü-Turancı olmayanı limon gibi sıkarız!...”

       Ben, Nezihi ve Ali hoca birbirimize baktık. Ne olduğunu anlamaya çalışıyorduk.

       Toplantıya üçümüz çağırıldığımıza ve bu laflar bize söylendiğine göre, demek ki, bu üç kişi, “Türkçü-Turancı” değildi ve limon gibi ezilmeliydi…

       Sanırım Türkçü-Turancılıktan o gün istifa ettim(!)…

       Noluyordu?... Neler dönüyordu?...

      Bir şeyler olmuş ve Beşir Ayvazoğlu, 4. Sayıdan sonra,  dergiden ayrılmıştı… Yüce ilahların hışmına uğramıştı anlaşılan. Dergide kalan arkadaşlarla 7 sayı daha çıkarmıştık ama ağzımızın tadı kalmamıştı. O arada bir de “limon gibi sıkılmak”la karşılaşılınca, soğuk su ilave edilmiş bulgur pilavı gibi dağıldık.

     Tuhaf Şeyler Oluyordu

      Bu arada başka tuhaflıklar da yaşanmıştı.

      Dergiye büyük emek veren 2 arkadaş, o kavga günlerinde pasifist oldukları gerekçesiyle cezaen, Yüksek Öğretmen Yurdundan uzaklaştırılmıştı. Bir akşam da,  Dil-Tarih “reis yardımcısı”, beni yargılamaya gelmişti. Suçum, “Ülküdaşları okumaya yönlendirerek pasifize etmek”ti. Reis yardımcısı, akşam odama geldi. Suçumu yüzüme okudu ve “Arkadaşları pasifize etmeyeceksin!... Bu okulun efesi benim…” deyince tepem attı… “Sen o yüzün efesiysen (Ege Bölgesindendi reis yardımcısı); ben de Manisa yüzünün efesiyim. Var mı başka diyeceğin?”…” dedim ve ekledim: “Yarına elini yumruk olarak en iyi kullanan değil, elinde kalem olanlar kalacak.” dedim. Kılıma dokunamadılar.  (Sonradan öğreniyorum, “okul teşkilatı” olarak beni yargılama kararı almışlar. “Okul teşkilatı dediğin, reis, reis yardımcısı ve 3 kişi daha… Konu “okul teşkilatı”nda görüşülmüş. Kimse beni yargılamaya cesaret edememiş. Sonunda iş “reis yardımcısı”nın üstüne kalmış.)

       Yağmur Tunalı, Kavga Günleri adlı kitabında, Divan’da yaşanan iç darbeyi bütün ayrıntısıyla anlatır ama, darbeden sonra, kendisiyle beraber bir yazarın daha, cezaen Yüksek Öğretmen yurtlarından uzaklaştırıldığını niye söylemez acaba?.. Bu bir mahviyetkârlık mı, yoksa, “kol kırılır yen içinde kalır” politikası mı? Belki de enaniyet ve nefsaniyet olmasın veya fazla ayrıntı ile okuyucu esası kaybetmesin diye o konuya girmemiş; sadece aforoz edilip hain ilan edildiğini söylemekle yetinmiştir. Ama bir üniversite öğrencisi için barınma imkânının elinden alınarak sokağa mahkûm edilmesi ne demektir a dostlar?...

         Aşk İle Şevk İle

        Biz sabah akşam dergiyle uğraşırken, yazılardı, matbaaydı, dağıtımdı diyerek gecemizi gündüzümüze katarken, bir grup ülkücü, bizlere “Divaneler” derdi. Biz de onlara, Tarihe geçecek olan yazıdır…  Biz yarına ulaşacağız, siz bugünde kalacaksınız…” derdik.

        Divan dergisi, Türk edebiyat ve düşünce tarihi açısından önemli bir dergidir.

         İlk 4 sayı tam bir düşünce ve edebiyat dergisi olarak çıkmış; geniş bir okuyucu kitlesine hitap etmiştir. Paradigmaları ve iddiaları itibâriyle “yerlilik” vurgusu ağır basan dergi, açıkça söylenmese de “Medeniyet Milliyetçiliği” teziyle hareket etmiştir. Sloganik ve folklorizme saplanıp kalmış edebiyata karşı olan Divan’cılar, “öz insan”ı anlatmak istiyorlardı. Bunun yolu da “Medeniyet Milliyetçiliği”nden geçiyordu.  Zaten bu tür bir kabul, sloganik bir tavırla ifade edilseydi, dergi ve yazarları kendileriyle çelişirdi. Çünkü dergi ekibi, sloganların boğduğu bir Türkiye’de sanatın ve kültürün insanî boyutunu ön plana çıkarmak amacıyla bir araya gelmişlerdi.

         Deve Dişi Adamlar Kaldı

         Divan dergisi, ikindi güneşi gibiydi... Kemal Paşazâde’nin Yavuz Sultan Selim için söylediği,

                                               Az müddetde çok iş itmiş idi

                                                Sâyesi olmış idi âlem-gîr

 

                                               Şems-i asr idi asrda şemsün

                                               Zılli memdûd olur zamânı kasîr


 

kıt’asında belirttiği gibi,  Divan dergisinin yayın süresi az olmuştu ama etkisi uzun sürmüştü ve hâlâ da sürüyor.

 

         O dergiden Cemal Kurnaz, A. Nezihi Turan, Ayhan Pala, Namık Açıkgöz, Mehmet Önal, Vedat Bilgin, Ahmet Tevfik Ozan, Nazım Hikmet Polat, Naci Bostancı, Yılmaz Soyer gibi akademisyenler; Beşir Ayvazoğlu, D. Mehmet Doğan, Taha Akyol, Mustafa Çalık, Ahmet Turan Alkan gibi düşünce adamı yazarlar, Yağmur Tunalı gibi bir şâir, Bayram Bilge Tokel gibi bir halk müziği icracısı ve yazar çıkmıştır. Bu isimlerin çoğu, o zaman da ön cephede idi; şimdi de bazıları gene ön cephede ve Türkiye’nin değişimine katkıda bulunuyorlar.

           İyi ki o okul dergisi Ülkü Pınarı ile başlamış ve Divan ile devam etmişiz...Ve iyi ki iddialarımızdan ve tezlerimizden vaz geçmemişiz ki bugün elinde kalem olan hâlâ bizleriz.

             Ya Divan’dan sonrası?…

              Divan’dan sonra, yeni ekip Yeni Divan adıyla devam etti. Çıkaranlar gene arkadaşlarımızdı ama dergi politik bir merkeze kaymış, Türkeş’in kitaplardan iktibas edilen görüşleri yayınlanmaya başlamıştı. Zaten 5 sayı çıktıktan  sonra 12 Eylül darbesi oldu.

             Alper Aksoy, 1982’de Doğuş Edebiyat’la devam etti bir süre... Divan’da yazanların bir kısmı, Doğuş Edebiyat’ta yayınladırlar yazdıklarını... Bir kaç yıl çıktı; o da kapandı. Çünkü “teşkilat dışı” bir yayın organıydı Doğuş Edebiyat... Ülkücülerde bir kere teşkilat afaroz etti miydi, işiniz bitmişti.

             Bir ara Kahramanmaraş’ta, Bahattin Karakoç Dolunay adlı bir dergi çıkardı. 4-5 sene yayınlanmıştı herhalde. Sonra o da kapandı.

              O gün bugündür ülkücülerden, Emine Işınsu ve iki-üç yazar hariç, ne romancı çıkmıştır, ne hikâyeci, ne de şâir!... Romanla, hikâyeyle şiirle meşgul olanlar da zaten Divan ekolünden gelmedir.

               “Eleştiri” mi dedin?...  “Lider, doktrin, teşkilat eleştirilemez” diye yola çıkan bir görüşten, hiç eleştiri çıkar mı Süheylâ?

Son Yazılar