Kendi Meselesi
Oğuzcan Çağan

Oğuzcan Çağan

Kendi Meselesi

Bu dünyada hiçbir şey bir insan enkazı kadar korkunç olamaz.”

Yaprak Fırtınası/Gabriel Garcia Marquez

Bağlamından koparılan her cümle, sökülüp alındığı paragrafın (bir başka deyişle koparıldığı bütünün) ağırlığını da sırtlanarak yerleşir zihne. Marquez'in bu cümlesi de hiç kuşkusuz, romanın meselesinden sorumlu. Veya bir başka açıdan, meselesinin yükünü taşıyor.

Fakat okur, okuyucu, biraz da dilinde kelimelerle oynayıp bunu metne dönüştürebiliyorsa üzerine söz söylemek istiyor “büyük cümlelerin”. Belki de yeni büyük cümleler kurabilmek için.

Durduramıyor kendini. Kendinden önce söylenmiş sözlerin peşinden gidip, hayatın kendi normalliği içerisinde anlaşılır olabilmek için sözcüklerle didişmek istiyor.

Sonundaysa dönüp dolaşıp kendini didiklemek. Herkesin gözü önünde, belki de.

Emniyet kemersiz bir yaşam bu, ilk şarampolde yuvarlanılıverecek. Karşılaşılan herhangi birinin yolundan gidildiğinde çıkmaz sokaklara ulaşılan, gidilmesi istenen yere bir türlü ulaşılamayan rotaları takip eden ya da ırmak kenarlarında, dağ yollarında, uçsuz bucaksız yeşillik alanlarda insanın kendini bulabileceği.

Bir yıkıntıya dönüşmemek için bütün dengeleriyle oynamak istiyor insan, hayatın. Baştan aşağı. Hem de alenen. Herkesin gözünün içine baka baka.

Başkalarından önce, kendiyle uğraşmak istiyor. Ölüp gittikten sonra, gittiği yer her neresiyse, oradan geçmişine bakıp pişmanlık duymamak adına başka dikenli yollardan önce kendisine ait, onun hayatında biricik olan yolların dikenlerini temizlemek istiyor. Başkalarının hayatından önce, kendi hayatını tanımaya inat ediyor.  Başkalarınca virane, yıkıntı, deprem sonrası kalıntı olarak anımsanmamak için kendiyle devasa savaşlara giriyor. Bulduğu bütün büyük cümlelerin üzerinden atlamak, onlardan daha büyük tümceler kurmak istiyor. Sonundaysa dönüp dolaşıp kendinden önce söylenmiş sözlerin, bir araya getirilmiş sözcüklerin haklılığına şaşırıp muhteşem bir sarhoşluk yaşıyor. Hangi dereceli merceği yerleştirirse yerleştirsin, yakalanamayan zamanın doldurduğu ve hükmettiği “bu dünyada hiçbir şey(in) bir insan enkazı kadar korkunç olmadığını” bildiği için kişisel bütün savaşlarından ağır yarayla dahi ayağa kalkıp, hiç kimsenin gömmek bile istemeyeceği bir ölüye dönüşmemek veya kim bilir, belki de tastamam ona dönüşmek için “kırmızı pazartesisine” hazırlanıyor.

Şimdi kim, bu fikre karşı koyup hayatta doludizgin koşmaya çalışan birinin bu engelli koşusunda takıl düşüvereceği engellerden birine çevirmek ister ki kendini? Kaç yaprak fırtınası ya da kaç kırmızı pazartesi çıkar böylesi bir direnişten, kaybedişten, sınırsız engelli koşudan?

Öyle bir mesele işte bu.

Büyük cümlelerin peşinden koşarcasına ve bütün cümleleri bağlamlarından koparırcasına.

Son Yazılar