Yeşim Saygın: Çocukluk başlı başına bir maceradır
Reklam

Yeşim Saygın: Çocukluk başlı başına bir maceradır

Mürekkep Söyleşiler'de bu hafta Yeşim Saygın ile yeni romanı Günlükte Saklı Sırlar'ı konuştuk.

09 Şubat 2021 - 16:53 - Güncelleme: 09 Şubat 2021 - 17:08

“Yetişkinler çocuklara canavar diye bir şey yoktur derken, kendilerinden farklı olanı canavarlaştırarak kendi yarattıkları korkunun esiri oluyorlar.”

Röportaj: Oğuzcan Çağan

Aramızdaki ‘yabancılık hissi’ ne zaman ortadan kalkmaya başlar? Bir macera işe yarar mı? Günlükte Saklı Sırlar, Ateş’in yaz tatilinde gitmek zorunda kaldığı bir kasabada geçiyor. Başlangıçta Ateş’e her şey çok sıkıcı, bazen tahammül edilemez gelse de çok geçmeden kendisini gizemli bir olayın içinde bulur. Gizem çözüldükçe Ateş’in de kasabaya ve kasabadaki insanlara dair sınırı esnemeye başlar, aradaki duvarlar yıkılır, bir maceranın ortaklığında buluştuğu arkadaşlar edinir.

Mürekkep Söyleşiler'de bu hafta Yeşim Saygın ile yeni romanı Günlükte Saklı Sırlar'ı konuştuk.

“Beni her gün daha çok büyüleyen biriciğime; Tılsım’a…” ithafından başlamak isterim izninizle, kızınıza ithaf ediyorsunuz kitabı. Çocuklar, gençler her güne yeni bir anlam getiren veya günü dönüştüren bireyler diyebilir miyiz? Ne dersiniz?

Nefis bir noktayı yakalamışsınız. Çocuklar/gençler düşünceleri sınırlandırılmamış ya da kalıplaşmamış, hayallerinin uçurtma gibi yükselmesine ve hiç kimsenin göremediği manzaraları keşfetmesine izin veren, temas ettikleri sıradan bir noktayı olağanüstü boyutlara taşıyabilen, tanık oldukları karşısında sözünü esirgemeyen varlıklar. Bu özellikleriyle, yetişkinler için bambaşka pencereler açarak, onların olasılıksız dünyalarını sınırsız evrenlere doğru genişlettiklerini düşünüyorum.

Günlükte Saklı Sırlar 80’li yıllarda geçen bir hikâye. Bu açıdan hangi yılda geçerse geçsin, çocuklar, ustaca anlatılan hikâyeyi arayıp buluyor ve hatta seviyorlar diyebilir miyiz?

Sorunuzun iki yanıtı olduğunu düşünüyorum. Birincisi dediğiniz gibi zamandan bağımsız olarak, anlatımdan aldıkları tat nedeniyle öyküye bağlanmaları. Bir diğer neden ise doğaları. Ne demek istediğimi açıklamaya çalışayım.

Öykünün geçtiği yılı bu kadar net olarak ilk kez Günlükte Saklı Sırlar’da belirttim. Daha önceki kitaplarımda zaman oldukça muğlaktı ancak kitabın yazıldığı dönemden öncelerini anlattığı seziliyordu. Bunun nedeni bilgisayar, cep telefonu gibi çocuklar için vazgeçilmez görünen elektronik cihazların romanlarımda yer almamasıydı.

2000’li yıllar itibariyle çocuklar apartman dairelerine hapsolmuş, arkadaşlık ve oyun kavramlarından uzaklaşmış, bilgisayar ve telefon arasında sıkışıp kaldıkları bir ortamda yaşlarının gereksinimlerini karşılamaya çalışıyorlar. Ancak doğaları gereği, sokaklarda koşup oynamayı, arkadaşlarıyla zaman geçirmeyi, yetişkinler tarafından dayatılmamış kendi yarattıkları düş dünyalarında serüvenler peşinde koşmayı seviyorlar. Onlara deneyimleme şanslarının olmadığı ancak özlerinde var olan bu dünyayı gösterdiğinizde kitap aracılığıyla bile olsa orada zaman geçirmekten çok keyif alıyorlar ve öyküyü benimsiyorlar.

“Sıradan bir günde sıradan bir kafeye sıradan bir pasta almaya gönderilmişti,” cümlesiyle açılıyor roman. Bu sıradanlık Ateş için can sıkıntısından başka ne ifade ediyor?

Neşelenmesini, mutlu olmasını sağlayacak bir sürprizle ya da bir serüvenle karşılaşma umudunun hiç olmadığını ifade ediyor. Aynı zamanda alışık olduğu karmaşık, hızlı ve hareketli şehir hayatına karşılık gözüne son derce tekdüze görünen kasaba hayatının da bir simgesi.

Günlükte Saklı Sırlar bir macera romanı olduğu kadar Ateş için bir olgunlaşma hikâyesi aynı zamanda. Macerayı birileriyle paylaşmak, o kişileri hayatımızda daha kalıcı bir konuma mı yerleştiriyor? Maceralar, macera romanları bize nasıl etki ediyor?

Paylaştığınız ister bir macera ister bir sır ister bir parça ekmek olsun, paylaştığınız kişiyle sizin ruhunuz arasındaki bağı sağlamlaştıran bir mühürdür, öyle ki yıllar yıpratamaz.

Macera mutlaka ilginç olayların peşinde başımızdan geçenler değildir bence. Çocukluk başlı başına bir maceradır, duygularımızı keşfetmek bir maceradır, yeni bir okula ya da işe başlamak, yeni insanlarla tanışmak da maceradır. Her biri farklı karşılaşmalar, farklı sorular, farklı yanıtlar, farklı korkular ve farklı cesur adımlar gerektirir. Bu anlamda sürekli macera yaşıyoruz. Ancak macera romanlarının türü gereği kahramanlarının ilginç olaylar yaşaması kaçınılmazdır. Ana olayın yanı sıra az önce sözünü ettiğim yan maceralar da sürer. Her birimiz bu maceralara farklı tepkiler verir ve romanın etkileri de ona göre şekillenir. Bu bağlamda macera romanlarının etkisinin de tıpkı diğer roman türleri gibi okuyucuya bağlı olarak değiştiğini düşünüyorum.

“Aşk olayının kendisi komikti zaten,” deniliyor bir yerde, Ateş’in düşüncesi olarak. Ateş, aşkla hiç karşılaşmamışlara özgü bir hisle mi aşkı komik buluyor? Aşk, aşkı yaşamamış olana ‘anlamsız’ mı geliyor?

Bence Ateş o yaştaki diğer erkek çocuklar gibi aşk konusuna alaycılıkla yaklaşıyor; duygusal işlerin boş olduğuna, yaşıtı kızların böyle gereksiz konulara kafa yormasına ilişkin alaycılıkla. Aşkı yaşamamış, aşkın etkilerini deneyimlememiş birinin aşkı anlamsız bulması normal. Bu tıpkı, hiç tekneye binmemiş birine tekneyle gezmenin müthiş keyif verdiğini ama fırtınada çok korkutucu olduğunu anlattığınızda, alt tarafı suyun üstünde gezmenin bu duyguları nasıl uyandırdığını anlamaması ve anlamsız bulması gibi.

“Bazı insanlar kendilerinden farklı olandan korkar. Korkunca da dışlar,” diyor Bahçıvan. Bu alıntının üstünde durulması gerektiğine inanıyorum. Farklı olandan korkmak, çocukluğun yetişkinliğe uzanan bir sürgünü mü? Yoksa yetişkinlikte, çocukluktakinden daha mı yoğun ortaya çıkıyor?

Farklı olandan korkmak çocuklukta ailenin, çevrenin etkisiyle filizlenir ve gelişir. Eğer o dönemde tohumları ortadan kaldırılmaz, bu zehirli sarmaşığın sürgün verip dallanıp budaklanmasına izin verilirse dediğiniz gibi yetişkinliğe uzanır. Kişi bilinçlendikçe elbette bu bağnaz düşünceden kurtulma şansına sahiptir ancak çok azı bu çabayı gösterir, hatta çoğu kendi çocuklarının zihinlerine de bu tohumları ekmekte sakınca görmez.

Yetişkinlikte daha mı yoğun ortaya çıkıyor sorusu beni de düşündürdü. Yetişkinlerin tecrübeleri her gün ceplerine yeni korkular eklemelerine neden oluyor. Böylece kendilerini koruma ihtiyaçları da her gün artıyor. Özellikle de farklı olandan koruma ihtiyacı. Çünkü farklı olan bilinmeyeni taşımaktadır. Kişiyi konfor alanından çıkmaya zorlamaktadır. Yetişkinler çocuklara canavar diye bir şey yoktur derken, kendilerinden farklı olanı canavarlaştırarak kendi yarattıkları korkunun esiri oluyorlar. Bu durumda bilinçaltları, ‘farklıyı hemen uzaklaştır, güvende hisset,’ komutunu veriyor sanki. Ancak farklılık zenginliktir, sıkıcılığın uzaklaştırılmasıdır, gelişmek için fırsattır, korkulacak değil varlığına sevinilecek olandır.

Röportajınızdan çok keyif aldığımı söylemek isterim, teşekkür ederim.

Kaynak: murekkephaber.com

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
Refik Anadol: Hatıralarımıza ve rüyalarımıza odaklanmaya çalışıyorum
Refik Anadol: Hatıralarımıza ve rüyalarımıza odaklanmaya...
Rahmi M. Koç Müzesi yeniden açıldı
Rahmi M. Koç Müzesi yeniden açıldı