Buket Uzuner: Türk Edebiyatı küçümsenmeyecek bir birikime sahip

Buket Uzuner: Türk Edebiyatı küçümsenmeyecek bir birikime sahip

Mürekkep Söyleşiler'de bu hafta Yazar Buket Uzuner ile bir söyleşi gerçekleştirdik.

26 Ocak 2018 - 22:50 - Güncelleme: 27 Ocak 2018 - 10:26

Buket Uzuner'in kitapları 1992'den bu yana Türkiye'de Ulusal En İyi Satış listelerinde ön sıralarda yer alıyor.  Balık İzlerinin Sesi romanı ile 1993 yılında Yunus Nadi Roman Ödülü'ne lâyık görülen Uzuner, Kumral Ada Mavi Tuna romanı ile 1998 yılında İstanbul Üniversitesi Yılın Romanı ödülünü aldı. 1996 yılında Iowa Üniversitesi tarafından onur üyeliğine kabul edildi.

2015 yılında yayımladığı "Toprak" romanı ile büyük beğeni toplayan Uzuner, 2017 yılında ise bir çocuk kitabı olan "Ah Bir Kedi Olsam!"ı yayımladı. Uzuner şu sıralar okurlarının merakla beklediği yeni romanı "Hava"yı yazmakla meşgul.

Mürekkep Söyleşiler'de bu hafta Yazar Buket Uzuner ile bir söyleşi gerçekleştirdik.

Türk edebiyatının mevcut atmosferiyle başlayalım isterseniz. Edebiyatımız kimi yazar ve şairlere göre postmodernizmin açmazında, kimilerine göre ise belki de tarihimizin en yetkin eserlerini oluşturacak bir dinamiğe sahip. Bu husustaki düşünceleriniz nelerdir?

Bence edebiyat, tek başına bir kurum veya bir organ değildir. Tıpkı dil ve kültür gibi edebiyat da yaşamak ve gelişmek zorundadır. Edebiyat, değişen dil ve kültürle birlikte nefes alabilen bir zihinsel eylem, olgu, bir sanattır. Edebiyat, özellikle şiir, nasıl şimdiye dek dünyadaki en dışa kapalı tektip ve en baskıcı rejimlerde bile daima kendine daima nefes alacak hava kanalları yarattıysa, aynı nedenle kendini dünyadan da soyutlayamaz. Yani dünyada postmodernizmin dönemi biteli yirmi yıl olmuşken Türk Edebiyatı istese bile hâlâ orada kalamaz. Postmodernizm siyasi, sosyal ve ekonomik bir dönemin adıdır ve çoktan bitmiştir. Dünyada son on yılda beğensek de beğenmesek de pek çok değer ve dinamik değişti. Türkiye, Anadolu gibi dünyanın tam ortasında bir yurtta yaşarken olup bitenlerden soyutlanabilir mi?  Mümkün mü? Post-globalizasyon bile sonuna gelmişken hangi edebiyatçımızın yeni kitabı postmodernmiş acaba, diye bir soru akla gelebilir?

Bizden önceki edebiyat kuşağı da “varoluşculuk akımı”ndan etkilenmişti, çünkü tüm dünya ona uygun zamanlarda yaşıyordu. Peki kaldı mı varoluşcu şimdi? Bu sözlerim geçmiş edebi/felsefi akımları küçümsediğim şeklinde okunmamalı, her akımın bir çok nedeni ve sonucu vardır, dönemlerin yaşanması ve dünya yazarlarını etkilemesi son derece doğaldır. Bence söylentileri ciddiye almak yerine nasıl daha iyi ve daha sağlam yazarız konularına odaklanmamız iyidir. Zaten ülke edebiyatları gibi ayrımlar da yapaydır bence. İnsan bulunduğu yer ve zamanda hep birine, ötekine göre yaşar. Büyük şair ve düşünür Goethe kendisi bir Alman yurtsever ve Alman diline sevdalı bir yazar olmasına rağmen “dünya edebiyatı” kavramını içtenlikle savunmuştur. Ben de onun gibi düşünüyorum: “Edebiyat insanı anlatan bir sanattır ve dünyada sadece bir tane insan kültürü vardır. Çünkü acı ve sevinç, korku ve ihanet, umut ve heyecan bütün insanlar için aynı biyolojik ve duygusal temelde yaşanır.  Farklı diller ve semboller kullanılması sadece bir araçtır. Örneğin İnce Memed’in ya Jean Val Jean’ın zorbalığa karşı mücadelesini okurken artık onların nereli olduğunun, hangi din veya ırka mensup olduğunu unuturuz. Yaşar Kemal ve Victor Hugo aslında insanın baskıya boyun eğmeyen, onurlu direnişini anlatmış, kendinden olmayanı değil, kötülüğü dışlamışlardır. Çünkü gerçek bir edebiyat eseri bize insanın duygu ve düşüncelerini, insana ait ortak hikâyeleri anlatır.

Türk Edebiyatı, bize bırakılan sağlam edebiyat mirası ve yaşayan iyi yazarlarıyla hiç küçümsenmeyecek bir birikime sahiptir. Eğer neden 17. yy’da yazılmış dünya çapında Türkçe romanlarımız yok, diye sorarsanız, hemen fikir ve sanat ürünlerinin düşünce ve yayınlama özgürlüğünün oksijeniyle serpilip, çiçek açtıklarını hatırlatmak isterim. Neredeyse Halid Ziya Uşaklıgil, Tanpınar ve Halide Edip ile başlayan çok genç romancılığımızı bu bilgilerle değerlendirmek gerekir. Tarihin bazı dönemlerinde çiçekler solabilir ama toprak sağlamsa mutlaka oradan yine hayat fışkırır.

İlk yayımlanan kitabınız "Benim Adım Mayıs"tan çok önce ilk öykülerinizi Varlık, Dönemeç, Oluşum, Türk Dili gibi dönemin önemli dergilerinde yayınlandığınızı biliyoruz. Yazar, ilk yayımladığı edebiyat işleriyle başladığı yolculuğun üzerinden yıllar geçince kendini nerede konumlandırır, siz kendinizi nasıl konumlandırıyorsunuz?

Yazmayı zengin ve ünlü olmak için değil de sahiden iyi bir yazar olmak için isteyen herkesin ilk işi kendine ait bir dil yaratmak çabası olmalıdır, diye düşünüyorum. Zaten hep öyle olmuştur. Her yazarın kendi üslubu aslında onun parmak izidir. Her insanın parmak izi, her yazarın özgün üslubu vardır. Parmak izi olmayan yazar da yoktur.

Bu elbette kolay bir şey değildir ve bunun bir formülü de yoktur. İnsanın kendi yazı dili, yani üslubunu kendi karakteri ve fikirleriyle tercih ettiği başka yazar ve sanatçılardan öğrenerek yaratır, bulur. Zaten genç yazar adayı uzun etkilenmeler, bazen taklitlerden sonra kendi sesini bulduğunda kendi okuru da oluşmaya başlıyor. Yani bir yazarı ünlü ve çok görünür biri olmadığı halde okumaya devam edenler, onun yazdıklarında kendilerine ait samimi ve sahici sesler bulanlar oluyor. Benim okuru olduğum yazarlar hep böyle. Tomris Uyar, Sevgi Soysal, Tezer Özlü, ben daha yeni yeni yazarken peşlerine takıldığım ve çok şey öğrendiğim yazarlardandır mesela. Nazlı Eray, Adalet Ağaoğlu, Pınar Kür, Sevim Burak, Nezihe Meriç, şair Gülten Akın gibi öyle sağlam sesli kadın yazarlar bizim kuşağın yolumuzu açmıştı... Keza yabancı dilde okumaya başladığımda Doris Lessing, Margaret Atwood, Nadine Gordimer ve çok yakında kaybettiğimiz bilge yazar Ursula Le Guin, tabii Virginia Woolf, Simone de Beauvoir’ı anmadan geçemem. Bunların ışığında kendi edebiyat serüvenime bakınca, eğer bugün kendime ait bir dil yarabildiysem ve benden sonra gelen yazarlar etkilendikleri yazarlar arasında beni de sayarlarsa benim serüvenimin bir için yorum yapılabilir. Ancak bunun kadar önemli bir konu da otuz yıldır yazdıklarımı destekleyen okur dostlarımdır- buradaki “dost” kavramını ticarî bir cıvıklıkla seçmedim. Bir yazarın her yazdığını okuyunca onu annesinden bile daha iyi tanırsınız, onu kastediyorum.  Okuyan ve eleştiren olmasaydı, sadece kendime yazdığım yazıları hayatım boyunca çekmecemde saklayıp, bir bilim insanı olarak hayatımı kazanmaya devam edecektim. Fakat beni yazar yapan okurlar, sadece yıllarca kitaplarımı okumakla kalmadılar yirmi yıldır da çocuklarına, torunlarına, yeğenlerine roman karakterlerimden adlar veriyorlar. İnsan evladına en çok sevdiği ve önemsediği adı verir.

"ZAMAN KİMİN VE HANGİ ESERLERİN DEĞERLİ OLDUĞUNU ORTAYA ÇIKARAN EN HINZIR DEDEKTİF"

"Kumral Ada Mavi Tuna" adlı romanınız, teknik açıdan zengin bir karakter arz ettiği için özellikle edebiyat akademilerinde oldukça büyük ilgi çekti. Çevreci eleştirmenler ise eserlerinizdeki ekolojik duyarlılık üzerinde çokça durdu. Bunları göz önüne aldığımızda, akademi veya eleştiri çevrelerinin, eserlerinizi hakkıyla ele aldığını/alabildiğini düşünüyor musunuz?

Kadın olmak, tek başına bile başlıbaşına devamlı ayrımcılığa uğramak için yeterli bir neden, ama entelektüel alanlarda bu ayrımcılık çok daha yoğun. Kafasının dikine giden, ağbi- ahbap ve buna bağlı ilişkilerle edebiyat çevrelerinde var olmayı reddeden bir genç kadın yazarın işi daha da zor oluyor.  “Benim İki Hayatım” adıyla anılarımı yazmaya başladım. Orada daha uzun ve açık anlatacağım bunları.

Şöyle bir soruyla kadınların entelektüel alanlardaki durumuna daha anlaşılırlıkla dikkat çekebilirim belki: Siz kaç tane mesela Yaşar Kemal ve Adalet Ağaoğlu, Halide Edip ve Reşat Nuri karşılaştırmalı edebiyat eleştirisi, tezi okudunuz? Kadınlar kadınlarla kıyaslanır, erkekler kadınları hiçbir alanda rakip görmez, ciddiye almazlar. Kitaplarım hakkında âdil ve ayrıntılı tezler ve makaleler yazıldı ama bence tamamen çok kişisel nedenlerle zamanında hakkımın yendiğini de rahatlıkla söyleyebilirim. O zamanlar çok gençtim ve bunlara üzülürdüm. İnsan ancak hak ettiği şeyi bekler ve  herkes aslında neyi hak ettiğini kalbinde iyi bilir. Fakat şimdi, iyi bir yazarın hakkını kimsenin yiyemeyeceğini anlayacak yaşa geldim. Oğuz Atay yaşarken onu küçümseyen kocaman adamların, ölümünden sonra âdeta onu keşfeden edebiyat eleştirmenleri rolüne girdiklerini hepimiz gördük. Tanpınar’ın son anılarını okuyun, artık kendi yazarlığından şüpheye düşecek kadar yalnız. Şimdi nihayet değeri anlaşıldı. Zaman kimin ve hangi eserlerin değerli olduğunu ortaya çıkartan en hınzır ve güçlü bir dedektif.

Bir röportajınızda Goethe, Hugo gibi romantik şair ve yazarları "edebi dedelerim" olarak nitelemiştiniz. Yazarlık serüveniniz içerisinde, size en çok etki eden "edebi dedeler"in kim/kimler olduğunu düşünürsünüz?

Bu bir zihin oyunu. Benim zihinsel ve kültürel gelişmeme fikirleri, eserleri ve hayat biçimleriyle katkıda bulunmuş yazar, sanatçı, bilim insanı kişileri akrabalarım sayıyorum, “Kafadan Doğumlular” manifestomda bunu ilan etmiştim yıllar önce. Bu oyunbaz denemeyi herkese öneririm. Fakat her kültürel akrabanızı ince ince araştırmak durumundasınız, yani öyle iki kitapla, cafcaflı iki grafitiyle işin kolayına kaçmak yok. Evliya Çelebi, Halid Ziya Uşaklıgil, Zeynep Hanım, Halide Edip benim çeşitli nedenlerle edebî akrabalarım mesela. Anne tarafından Cervantes, Baba tarafından Dostoyevski de var tabii. Attila İlhan ile Sevgi Soysal’ı da unutmayalım. Herkes kendine böyle kültürel bir soy ağacı çıkartabilir ve bunun adı da 1kafadan doğum”dur. Bu ciddi bir oyundur, çünkü hangi yazara neden akraba olduğunuzu çözmeye çalışırken sadece o yazarın hayatını ve eserlerini değil, kendinizi de didik dsidik incelersiniz. Bu da zor, yorucu ve yüzleşme riski taşıyan bir süreçtir. Biraz psikoanaliz gibi...

"EDEBİYATÇILARIN DAHA FAZLA GEZİ KİTABI YAZMALARINI ÇOK ARZU EDERİM"

Yol, yolculuk ve gezginlik sizin hikâyelerinizde çok önemli bir rol oynuyor. Siz bizzat bir gezginsiniz. Seyahat sizin edebiyatçılığınızı besliyor mu? Peki, bizim gezi edebiyatımız ne durumda? Yolculuğa çıkmak özgürlük mü, ihtiyaç mı?

Seyahat etmek bana daima iyi geliyor. Yola çıkmak, mekân değiştirmek, yeni yerlere gitmek, farklı kültürlerle ve insanlarla karşılaşmak tıpkı yeni fikirlerle karşılaşmak, herkes gibi benim de görgümü arttırıyor, bazen bildiklerimi altüst ediyor ama tazeliyor. Yolculuk, harekettir ve bizim atasözlerimiz hareketle bereketi yanyana anar. İnsan bedeni ve zihni hareket için yaratılmıştır. Bence seyahat eğer başkalarının zenginlik ve kültürlerini ele geçirmek için yapılmıyorsa, ırkçılık ve düşmanlığı azaltır. Çünkü yabancıları onların kendi evlerinde, sokaklarında tanımak, bize kitaplarda düşman diye öğretilen ‘öteki’nin de aynı bizim gibi bir insan olduğunu farkına varmamızı kolaylaştırıyor.

Hani ‘Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?’ diye bir milli sorumuz vardır ya, bence onun yanıtı: çok okuyan daha çok bilir ama çok gezen daha iyi anllar, farkındalığı artar. Eğer karşımızdakini anlamaya başlarsak düşmanlık, ırkçılık azalıyor, çünkü tanıdıkça önyargılar, klişeler kırılıyor. Tanımadığınız insanlara kulaktan dolma bilgilerle ya da çıkarlar uğruna beynimize yıkamalarına izin verdiğimiz için başımıza gelmedik kalmıyor.

Yakınlarda bir kitap fuarı için davetli gittiğim Ekvador’un Galapagos Adaları’nda yerli halkın hayvanlara gösterdiği  turistik olmayan saygı beni içtenlikle duygulandırdı ve umutlanmama neden oldu mesela. Seyahat ihtiyacı kişisel bir şeydir. Sanıldığı gibi zengin olmayı gerektirmez, öyle olsa ben gezemem, zengin değilim. Merak etmekle ilgilidir seyahat. Başkasının özel hayatı yerine başka kültürleri, gelenekleri, coğrafyaları merak etmekle yola çıkar gezgin. Başka insanları tanırken aslında kendisiyle tanışır insan. Hayat tercihlerimize göre bir yolculuktur. Çabucak evlenip, çoluk çocuğa karışmak, emeklilik hayalleri kurmak bir hayat biçimidir. Bir de önümüze konan hayat tarzlarını erteleyip, anne ve babalarımızın hayatından farklı yaşamak için yeni ve başka hayatlar öğrenmek aşkıyla- gerekirse parasız pulsuz yola çıkmak da başka bir hayat tarzıdır. Elbette anne ve babasına bakmak zorunda olan, büyük maddi sıkıntılar yaşayan, zorla yaşlı adamlara evlendirilmek suretiyle hayatları ellerinden çalınan küçük kızlarımızdan bahsetmediğimi anlıyorsunuz.

Gezi edebiyatımız, daha çok gazeteci ve iş insanlarının yolculuklarını anlattıkları kitaplardan oluşuyor. Neyse ki, UNESCO’nun dünyayı değiştiren değerlerden biri kabul ettiği Evliya Çelebimiz ve muhteşem Seyahatnâmemiz var. Kaç kişi okudu Seyahatnâme’yi? Yapı Kredi yayınları tümünü yayınladı. Neden sahip çıkmıyoruz kendi seyyah büyük dedemize? Bizi tutan ne? Edebiyatçıların daha fazla gezi kitabı yazmasını çok arzu ederim.

Her eser kendi zamanında değerlendiriliyor. Her dönemin sorunları ve tabii ki gündemi farklı. Buket Uzuner’in romanlarının zamandan bağımsız değerlendiriliyor olmasının nedeni nedir?

Bunu benim değil, edebiyat tarihçilerinin, akademisyenlerin veya eleştirmenlerin yanıtlaması uygun olmaz mı? 25 yıl önce yazılmış “İki Yeşil Susamuru”nu 3. kuşak okuyorsa bunun nedenlerini ben ancak tahmin edebilirim.

Kuşkusuz ki bütün eserleriniz sizden izler taşıyor. En çok hangi eserinize kendinizi kattınız?

Çok çocuklu anneler evlatlarını ayıramaz ama içlerinden biri daha annesinin kızı ve oğludur. Bunun anlamı; o çocuki iyi ve kötü yanlarıyla annesine en fazla çeken, benzeyenidir. Kitaplar da doğum sürecine benzer sabır ve emekle oluşuyor bu yüzden kitaplarımı ayıramam. Dediğiniz gibi hepsinde benden bir parça var, ama. “Balık İzlerinin Sesi” bana en yakın romanımdır, diyebilirim. Tuna ve Afife Piri bana en yakın karakterlerimdir. Son yıllarda Umay Nine ile Defne Kaman’ı yanyana nefesimde taşıyorum. Hayli kalabalık yaşıyorum ve yorucu ama hiç yalnızlık çekmiyor insan:))

Güzel sorularınız için teşekkür ederim.

Kaynak: murekkephaber.com

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
‘Dişi Terminatör', Antalya'ya geliyor
‘Dişi Terminatör', Antalya'ya geliyor
Emmy Ödülleri sırasında en çok kim konuşuldu?
Emmy Ödülleri sırasında en çok kim konuşuldu?