"Bir yazar, kendi toplumunu tanımak zorundadır"

"Bir yazar, kendi toplumunu tanımak zorundadır"

Mürekkep Söyleşiler'de bu hafta Oğuz Çetinoğlu, Beşir Ayvazoğlu ile bir söyleşi gerçekleştirdi.

07 Aralık 2014 - 08:13 - Güncelleme: 07 Aralık 2014 - 23:29

Oğuz Çetinoğlu: Edebiyatçı - Yazar olmak isteyen gençlere, bol bol okumak dışında tavsiyeleriniz nelerdir?

Beşir Ayvazoğlu: Erken kifayet duygusuna kapılmamalarını, yazdıklarını defalarca yeniden yazmaktan kaçınmamalarını, eksilte eksilte yazmalarını tavsiye ederim. Eksilte eksilte yazmak, mükemmel ve kusursuz ifadeye ulaşmaya çalışmak, yazılanları bütün fazlalıklardan arındırmak demektir. Eldeki malzemenin niteliği ve nasıl değerlendirildiği de çok önemlidir. Yazar vardır, çok iyi malzemeyi kötü değerlendirir; yazar vardır, çok yazılıp çizilmiş bir konuda, sınırlı bir malzemeyle bile çok cazip bir eser ortaya koyabilir. Hakikaten az okuyan bir toplumuz. İnsanlara bir şeyler okutabilmek için ele aldığınız konuyu cazip hâle getirmeniz gerekiyor. Ya yeni bir şeyler söylemelisiniz yahut yeni bir biçimde söylemelisiniz. Aksi takdirde yazmanın bir anlamı yoktur. Tabii, en iyisi hem yeni bir şeyler söylemek, hem de yeni bir biçimde söylemektir.

Çetinoğlu: Eski dönemlerinizde şiir de yazardınız. Şiiri bırakmanızın belli bir sebebi var mı?

Ayvazoğlu: Şiir çok kıskanç bir sanattır; yirmi dört saat onunla birlikte olmanızı ister. Şairliği gazetecilik ve yazarlıkla birlikte yürütmek çok zordu. Üstelik gelmiş geçmiş o kadar büyük şairler var ki, onları aşamayacaksam şiir yazmanın mânâsı yok diye düşündüm. Binlerce kötü şairden biri olmaktansa, iyi bir şiir okuyucusu olmayı ve iyi şairleri zevk alarak okumayı tercih ettim. Yeri gelmişken, size bir sır verebilirim: Bütün şairler en iyisinin kendileri olduğunu düşünür, bu yüzden başka şairleri tadına vararak okuyamazlar.

Çetinoğlu: Sanat, sizce bir mesaj aracı mıdır?

Ayvazoğlu: Her sanat eseri mutlaka bir mesaj taşır; ancak sadece bir mesajı iletmek, bir ideolojiyi yaymak, bir dâvâyı empoze etmek için araç olarak kullanılan sanat, sanat değildir. Zaten böyle bir anlayışla ortaya konulan “sanat eseri” kalıcı olamaz. Bir fikri sanat yoluyla ifade etmek istiyorsanız, o fikri eserinizde çayın içindeki şeker gibi eritmesini bilmelisiniz.

Çetinoğlu: Yazarların topluma karşı sorumlulukları nelerdir? Sizce yazarlarımızın çoğunluğu sorumluluklarının gereklerini yerine getiriyor mu?

Ayvazoğlu: Bir yazar, öncelikle içinden çıktığı toplumu tanımak, onun tarihini, kültürünü, dünyaya bakış tarzını, karakterini, davranış biçimlerini bilmek zorundadır. Bilmediğiniz, tanımadığınız bir şeyi anlatamaz, eleştiremez, değiştiremez, dönüştüremezsiniz. Yazmak demek, değiştirmeye çabalamak demektir. Dünyaya kendi çerçevenizden bakarsınız; aslında bu bir teklif, bir dâvettir. Her yazı, aslında gizli veya açık bir eleştiri ve değişme talebidir. Her yazar, bunun ne büyük bir sorumluluk getirdiğini bilmek zorundadır. Eğer zamanla çerçeveniz genişler veya daralırsa, yani değişirseniz -ki bu kaçınılmazdır- yazarak etkilediğiniz insanlar, bir zamanlar sizin savunduğunuz fikirlerle karşınıza düşman olarak çıkabilirler.

Çetinoğlu: Türkçemiz, bir dönemde uydurukça kelimelerin istilâsına mâruz kalmıştı. Günümüzde de daha ziyade İngilizce ve biraz da Fransızca kelimelerin tehdidi altında. Gelişmeler; kelime ırkçılığı yapılmaması gerektiğini söyleyenlerin hoşgörü sınırlarını zorluyor mu?

Ayvazoğlu: Bilinmeyen zamanlardan başlayarak kendi kanunlarını ve bu kanunlar çerçevesinde kendi ses ve anlam dünyasını yaratan dillere dışarıdan yapılan aşırı müdahaleler, bir canlının genetik yapısıyla oynamak gibidir. Ne ile karşılaşacağınızı bilemezsiniz. Aslında dillerin birbirini etkilemesi, kelime alışverişinde bulunması son derece tabii bir hadisedir. Ancak bizdeki durum epeyce farklılık arz ediyor. Sözünü ettiğim aşırı müdahaleler, Türkçenin tarihle ve kültürle ilişkisini kesmiş, Esperanto gibi hiçbir derinliği, sesi ve kendine has anlam dünyası bulunmayan, dirençsiz, son derece fakir ve sun’i bir dil haline getirmiş, yeni nesilleri üç yüz-beş yüz kelimeye mahkûm etmiştir. İngilizce bu süreçte ortaya çıkan büyük boşluğu dolduruyor. 

Çetinoğlu: Türkçemizde varlığı bilinen kelimelerin sayısı 150.000’in üzerinde. Üniversiteli gençlerimizin çoğu, ancak 500 kelime ile konuşuyor. Kullandığı kelimelerin çoğunu da yanlış söylüyor. Teknik anlatımla: Diksiyon bozuk. Yazı dilindeki imlâ’nın karşılığı, sözlü anlatımda diksiyondur. Diksiyon, yalnızca spikerlerle ilgili bir kural olmamalı. Fakat onlar da bilmiyorlar. Bu işin sonunu nasıl görüyorsunuz?

Ayvazoğlu: Pek iyi görmüyorum; ama belki de Türkçede içinde yaşadığımız için farkında olmadığınız bir büyük oluşum yaşanıyordur. Yarın pekâlâ bizim doğru saydıklarımız yanlış, yanlış saydıklarımız doğru olarak kabul edilecektir, kim bilir!

Çetinoğlu: İnsanlar gibi milletler de Robenson hayatı yaşayamıyorlar. Birliktelikler, kültür ve kelime alışverişlerini geliştiriyor. Biz, aldığımız kadar kelime veremiyoruz. Hatta hiç veremiyoruz. Bu konudaki düşünceleriniz nelerdir?

Ayvazoğlu: Bu tespitiniz günümüz için doğrudur. Yoksa Türkçenin Arapçaya, Farsçaya, Balkan dillerine, hatta bazı Avrupa dillerine çok sayıda kelime verdiği biliniyor. Ne kadar üstün bir kültüre sahipseniz, dilinizin etkileme gücü de o kadar büyük olur. “Prestij”, yani itibar meselesi…

Çetinoğlu: Dil, insanla birlikte var olmuştur. İnsan topluluklarını millet hâline getiren unsurların en önemlilerinden biri dil’dir. Türk dilindeki bozulmalar, millet olma vasfımızı törpüler, aşındırır mı?

Ayvazoğlu: Dil kültür taşıyıcısı ve milletin süreklilik şuurudur; dili taşıdığı kültürden koparmak için her nesli farklı kelimelerle konuşmak zorunda bırakırsanız millî kimliği aşındırır, milleti köksüz bir kalabalık haline getirirsiniz. Çocuklara verilen isimlere bakınız, ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Çetinoğlu: Türkçenin ilim dili olamayacağı iddialarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ayvazoğlu: Bu lâf bir YÖK Başkanı tarafından edilmişti. YÖK-mök başkanlarımız böyle düşündüğü sürece Türkçenin ilim dili olması mümkün değildir.

Çetinoğlu: Türk Alfabesi’ndeki 29 harfi yeterli buluyor musunuz? ‘Adam öldüren kimse’ anlamındaki uzun a ile okunan ‘katil’ ile ‘öldürme’ anlamındaki ‘katil’ kelimelerini nasıl yazıyorsunuz? Kazanç anlamındaki ‘kâr’ kelimesindeki a’nın üzerine inceltme işâreti konulmuyor. Kâzım’lar, yılın 11. ayı Kasım tonunda okunuyor. Hâlâ ile hala birbirine karışıyor. İnceltme ve uzatma işâretleri ayrı olmadığı için karışıklıklar oluyor. Dilde bozulmaların bu şekilde başladığı görüşüne katılıyor musunuz? Çâreyi nerede görüyorsunuz?

Ayvazoğlu: Ünlü (vokal) bakımından çok fakir olan Arap alfabesiyle ünlüsü bol Türkçenin birlikteliği başından beri problemliydi. 1928’de aslında köklü bir zihnî dönüşüm hedeflenerek yapılan harf inkılabının dayandırıldığı en önemli gerekçe budur: Arap alfabesiyle Türkçenin ses yapısı arasındaki doku uyuşmazlığı. Arap alfabesinde kaf ve harfleriyle gösterilen sesler de Türkçenin eski ve aslî seslerindendir ve maalesef bugün yok olmuştur. Sözünü ettiğiniz problemlerin bir kısmı bundan kaynaklanıyor. Hecelerde uzatma ve inceltme sağlayan işaretle de ikide bir oynanınca problem içinden çıkılmaz hale gelmiştir. Doğrusu ben nasıl yazacağımı bilmiyorum. Okuyucularımın Türkçe bilgilerine güvenmekten başka yapabileceğim bir şey yok. Bazı kelimelerde uzatma veya inceltme için gerekli işaret mutlaka kullanmak lâzımdır. Hala ve hâlâ örneğinde olduğu gibi.

Çetinoğlu: Sanki milsiz olanı varmış gibi, ‘Milli Eğitim’ deniliyor. ^ işâretini kullanmayıp, telaffuzu okuyucunun idrakine bırakmak doğru mu? Bu konuda sizin uyguladığınız belli bir prensip var mı?

Ayvazoğlu:Nispet î’sini mutlaka kullanmak gerekir.

Çetinoğlu: Dil, milletin ortak malıdır. Ortak malımıza; aydınlarımız, yazarlarımız, sanatkârlarımız, politikacılarımız, öğretmenlerimiz olarak yeterli ölçüde sâhip çıkabiliyor muyuz?

Ayvazoğlu: Sahip çıkılsaydı, herhalde bugün karşılıklı şikâyetlerde bulunmazdık.

Çetinoğlu: ‘Şiir okudum’ yerine ‘şiir patlattım’, ‘evet’ yerine ‘hı hı’… deniliyor. Şüphesiz sizi rahatsız eden başka uygulamalar da vardır. Bu basitlikler sizce geçici mi? Kalıcı olması nasıl önlenebilir?

Ayvazoğlu: Argo her zaman vardı ve olacaktır. Çeşitli argolardan bazı kelimelerin zamanla günlük dile mal olması, hatta yazı diline geçmesi tabii bir dil hadisesidir. Ama öyle kişilerden öyle yerlerde ve zamanlarda öyle kelimeler duyuyoruz ki, rahatsız olmamak mümkün değil.

Çetinoğlu: ‘Olanak yaratmak…’ Muhafazakâr bir yazar böyle yazıyor. Nasıl karşılıyorsunuz?

Ayvazoğlu: Benim kulağımı tırmalıyor.

Çetinoğlu: Roman, hikâye ve deneme yazarlığının ve şairliğin dışında bir de şarkı sözü yazarlığı olarak adlandırılan alan oluşturuldu. Bestelenmeye uygun deryalar zenginliğinde şiirlerimiz varken, neden böyle bir ihtiyaç doğdu sizce?

Ayvazoğlu: Besteciler, büyük şairlerin eserlerini bestelemeye cesaret edemez, bestelerinin şiirin altında ezilmesinden korkarlar. Bu yüzden prozodi açısından problem çıkarmayacak, derin anlamlarıyla besteyi tehdit edip yormayacak ve akılda kolay kalacak vezinli kafiyeli sıradan lâfları tercih ve talep ederler. Bu talep şarkı sözü yazarlığı diye acayip bir mesleğin doğmasına yol açmıştır.

Çetinoğlu: Bol reklâm sâyesinde kitapları çok satan, kitapları çok sattığı için de popüler olmuş yazarlarımızda edebî ve estetik bir taraf bulabiliyor musunuz?

Ayvazoğlu: Bir kitabın çok satılması, o kitabın iyi kitap olduğu anlamına gelmediği gibi, kötü kitap olduğu anlamına da gelmez.

Çetinoğlu: Kültürel açıdan nasıl bir ülkede yaşamak isterdiniz?

Ayvazoğlu: Aslında benim ülkem, Türkiye, insanlık tarihinin en zengin, en renkli ve derinlikli kültürlerinden birine sahiptir. Yani tam yaşamak istediğim ülke… Bu ülkeyi ve kültürünü yeniden keşfetmek zorundayız.

Çetinoğlu: Beşir Ayvazoğlu olarak ulaşabileceğiniz yere ulaşabildiniz mi, Ne hedeflediniz, Nerelerdesiniz?

Ayvazoğlu: Ebû Hayyan’ın Kitabü’l-İdrak adında Türkçe-Arapça bir lügati vardır. Bu lügatte yanılmıyorsam “ülkü” kelimesi “el-kasdü’l-mütebaid”  diye açıklanır. Yani “yaklaştıkça uzaklaşan kasıt, amaç…”.

Çetinoğlu: Basın mesleğinde, ‘İyi haber, haber değildir.’ Şeklinde bir söz vardır. Sorular, hep olumsuzluklar üzerine oldu. Sözü, dil ve kültür konusunda sizi memnun eden olumlu gelişmelerle bitirmek istesek, neler söyleyebilirsiniz?

Ayvazoğlu: Ben karamsar değilim; her alanda konuştuğumuz problemlerin farkında olan çok pırıltılı gençler yetişiyor. Bütün milletin tarihinde sıkıntılı devirler yaşanmıştır. Unutmamak gerekir ki, çok zengin bir kültürün üzerinde oturuyoruz. Gelecek nesillerin bu kültüre sonuna kadar bigâne kalacaklarını düşünmek abestir. Tarihimizin ve kültürümüzün derinliklerine doğru büyük bir keşif yolculuğunun başlayacağına ve Türk dünyasının Rönesans’ına inanıyorum.

 

BEŞİR AYVAZOĞLU:

11 Şubat 1953 tarihinde Sivas’ın Zara ilçesinde doğmuştur. Sivas'ta ilk ve orta öğreniminin ardından 1975'te Bursa Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü'nü tamamlamıştır. Çeşitli liselerde Türkçe ve edebiyat öğretmenliği yapmış, TRT’de uzman olarak çalışmıştır. Lise yıllarında mahallî gazetelerde amatör olarak yürüttüğü gazetecilik mesleğine Hergün, Tercüman, Türkiye, Zaman ve Yeni Ufuk gazeteleriyle, Aksiyon Dergisi’ndeki köşe yazarlığı ve yöneticilik ile devam etmiştir. 1985-1991 yılları arasında Tercüman Gazetesi’nin “Kültür-Sanat” yönetmenliği yapmıştır. Yeni Ufuk gazetesinde ise genel yönetmen olarak çalışmıştır. Dergâh, Kubbealtı Akademi, Hareket, Hisar, İzlenim, Türk Edebiyatı, Türkiye Günlüğü, Yeni Türkiye gibi dergilerde birçok deneme ve makalesi yayımlamıştır. Bir ara Kültür Bakanlığı danışmanı olarak görev yapmıştır.

 

Atatürk Kültür Merkezi, Türk tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu, Atatürk araştırma Merkezi gibi kuruluşları bünyesinde toplayan Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksük Kurumu, İstanbul Şehir Tiyatroları Repertuar Kurulu, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, Türk Dili ve Edebiyatı Merkez İlim ve Redaksiyon Kurulu üyeliklerinde bulunmuştur. Ayrıca CNN Türk’te Hilmi Yavuz’la birlikte iki yıl ‘Gökkubbemiz’ adlı kültür programını hazırlamış ve Kasım 2001-Temmuz 2005 tarihleri arasında Radyo ve Televizyon Üst Kurulu üyesi olarak görev yapmıştır. TRT 2’de ‘Bir Tepeden’ adlı bir kültür programı hazırlayan yazar, halen Türk Edebiyatı Dergisi’nin genel yayın yönetmenliğini yürütmekte ve Zaman gazetesinde köşe yazarlığı yapmaktadır. Türkiye Yazarlar Birliği, iLESAM, Çocuk Vakfı ve Sezer Tansuğ Kültür ve Sanat Vakfı’nın kurucu üyeleri arasında yer alıp Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nin de üyesidir.

Çok sayıda başarı armağanına layık görülen Beşir Ayvazoğlu’nun yayınlanmış eserlerinden bâzıları:

Bozgunda Fetih Rüyası, Gülnâme, Derkenar, Altın Kapı, Aşk Estetiği, İslam Estetiği ve İnsan, Geleneğin Direnişi, Yaza Yaza Yaşamak, Ateş Çiçek Lâle, Şehir Fotoğrafları, 1924 Bir Fotoğrafın Uzun Hikâyesi, Divanyolu / Bir Caddenin Hikâyesi, Türkün Kültür Coğrafyasında Bir Gezinti, Kuğunun Son Şarkısı, Mehmed Akif ve Safahat, Dede Efendi, Fuzuli Kitabı, Şeyh Galib Kitabı, Muhammed İkbal Kitabı, Doğu-Batı Arasında Peyami Safa, Güller Kitabı / Türk Çiçek Kültürü Üzerine Bir Deneme ve diğerleri…

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
Elçin Poyrazlar: Polisiyenin geleceği parlak!
Elçin Poyrazlar: Polisiyenin geleceği parlak!
Ahmet Güneştekin'in yeni sergisi Macaristan'da
Ahmet Güneştekin'in yeni sergisi Macaristan'da