Akın Olgun: Dünyanın herhangi bir yerindeki tüm...
Reklam

Akın Olgun: Dünyanın herhangi bir yerindeki tüm "öteki"lerin hikâyeleri aynı

Mürekkep Söyleşiler'de bu hafta Akın Olgun ile yeni hikaye kitabı Kül Sesleri'ni konuştuk.

08 Nisan 2020 - 17:39 - Güncelleme: 08 Nisan 2020 - 18:47

Akın Olgun, 1975 yılında Ankara’da dünyaya geldi, 90’lı yılların ortalarında, siyasi faaliyetlerinden dolayı tutuklandı ve yedi yıl cezaevinde kaldı. 2002 yılında İngiltere’ye yerleşti. Kısa dönem Sabah gazetesi Londra Muhabirliği yaptı. 2009-2015 yılları arasında BirGün gazetesinde köşe yazarı olarak yazı hayatına katılan Olgun, Türkiye siyaseti, devlet şiddeti ve bu şiddetin kurbanlarını konu alan yazılar kaleme aldı. Olgun, BirGün, Cumhuriyet, Yeni Özgür Politika, Gazete Karınca, Gazete Duvar,  Jiyan.org, Ara Söz, Bianet, Sendika.org, MedyaBlok gibi gazete ve haber portallarında düzenli olarak yazdı.

“Adları Saklıdır”, Olgun’un kendi kişisel tarihinin belli bir dönemini irdeleyerek, sorguladığı ve çıkardığı sonuçları kaleme aldığı ilk kitabıdır. Gerçek yaşam hikâyelerini kurgulayarak kaleme aldığı “Ecel Öyküleri” ile yazın hayatına devam etmiş, kimi yazıları ile dağınık şiirlerini bir araya getirdiği, “Karanfil Mevsimi” adlı kitabıyla, yeniden okurla buluşmuştur. 

Mürekkep Söyleşiler'de bu hafta Akın Olgun ile yeni hikaye kitabı Kül Sesleri'ni konuştuk.

“Çığlık” isimli hikâyenizde hikâyenin kahramanı “tüm iniltilerin vardır bir hikâyesi” ifadelerini kullanıyor. Bu ifadeden yola çıkarak "Kül Sesleri" kitabınızın ortaya çıkış hikâyesini sormak istiyorum. Nasıl karar verdiniz yazmaya? Sizi bu kitabı yazmaya iten sebepler nelerdi?

Aslında tam da alıntıladığınız sözün kendisi kitabın ve öykülerin yazım nedeni.  Evet, “iniltiler” ve özellikle kendi içine doğru çökmüş olanlar ve bir avuç insan dışında kimsenin dert etmeye tenezzül etmediği, daha doğrusu “ah vah” çekerek üzerinden atlayıp geçtiği insanların acıları, umutları ve hepsinin izleri.

Onların hikâyesi, hemhal olma sıramızın en sonunda duruyor. Eğer ünlü, meşhur, tanınmış değilseniz, başınıza gelenler, günlük yaşamın doğal akışı içine alınıyor ve birbirine benzer birçok hikâyeden biri olarak kanıksanması normalleşiyor.

Bunun olduğu yerde “iniltiler” kendi içlerine çökerek sessizleşiyor, gündemin öksüzleri olarak bir kenarda kalakalıyorlar.

Paşa çocukları değiller, elit ailelere de ait değiller. Yani kendi yaşamlarından başka hiçbir şeye ait değiller. Yani gözden ıraklar. Merak ettiklerimiz, özendiğimiz, hayretle tartıştığımız hikâyelerin içinde onların bir yeri yok, ya da kurguların yan karakterleriler sadece.   

İşte bu durumu dert ediyor Kül Sesleri. Onların gözünden, onların sözleri ile hayatı yakalamaya ve yüzleşmeye çalışıyor.

Hayatı yakalama, ayakta kalma ve yarını çıkarma derdinin nasıl ağır bir yük olduğunu göstermeye çalıştım.

Eğer imkânsızlıklar içinde hayat mücadelesi veriyorsanız, içinizde çok fazla nasırınız olur ve kimse içinizdeki nasırları görmediği için, sürekli basarak acıtır. Bazen bu bir devlet olur, bazen bir patron, bazen en yakınınız. Acının bir iniltiye dönüşmesi ise dışa vuran sesidir.

Ve elbette her şey pür pak değil. Devasa birikmiş tortular var her öykünün içinde. O tortularla yaşamayı kanıksamış, o tortularla mücadele eden, o tortuların içinden silkinip dışarı çıkmaya çabalayan ama en çok hayatta kalmaya çalışan…

Bunu başarabilenler de var, olduğu gibi kabul edenler de. Umut biriktirenler de var, umudunu tüketip, mecburiyetlere teslim olan da. Hepsi iç konuşmalarının içinden akıp gidiyor.

"HEPİMİZ BİR ŞEYİ UMUT EDİYOR VE ONUNLA YAŞIYORUZ"

Peki neden “Kül Sesleri” ismini tercih ettiniz? Ne demek Kül Sesleri?

Kül Sesleri ismi, içimizde yanan, yakılan ne varsa bunun mutlaka dışarıya taştığını anlatmak için kondu. Özellikle üç kısa parçadan oluşan Kül Sesleri öyküsü, diğerlerinden ayrı olarak, tüm Türkiye’nin gözleri önünde günlerce ölü bedeni yerde kalan Taybet Ana, cesedi günlerce buzdolabında bekletilen Cemile ve bodrumlarda yanan tüm çığlıklar ve elbette tüm ülkenin derin sessizliğe bürünmesine karşı bir not düşmek için yazıldı. Yanan evler, eşyalar, insanlar ve onların küllerinin havaya savrulup, toprağa tekrar düşmesinin bir metaforu olarak karalandı. Bütün hikayelerin içinde aslında bir kül olup savrulma duygusu var.  Patriyarkanın bir kadını kendi değirmeninde öğütüp, tüm ruhunu teslim alması, mülteci mahallelerinin içinde kayıp giden hayatların sokak başlarında birikerek, işçi pazarlarına dönüşmesi, mevsimlik çocuk işçilerin portakal kokulu hayal dünyalarına vurulan pranga, hayallerini gerçekleştirmek için göze alınan yolculukların dramları, bir daha iki yakası bir araya gelememiş olanların savrulup, yok olmaları ve hepsinin iç konuşmalarında saklı dünyalarında yakıp küllerini savurdukları iniltiler var.

Bu yüzden Kül Sesleri ismini kitap için çok anlamlı buluyorum.

Kül Sesleri’nde toplamda 15 hikâye bulunuyor. Bu hikâyelerdeki karakterlere baktığımızda onların kenar mahallelerde yaşayanlar, evsizler, devlet şiddeti görenler, mevsimlik işçiler, hayat kadınları, eşcinseller gibi çeşitli kesimlerden oluştuğunu görüyoruz.  Aslında karakterler bir anlamda Orhan Kemal’in ifadesiyle "küçük insanlar"dan oluşuyor. Niçin bu insanları anlatıyorsunuz?

Çünkü onlar biziz. Onların hikayeleri ile kendi hikayelerimiz arasında birbirinden kopmaz bağlar var. Portakal yiyorsunuz ama o portakalları mevsimlik çocuk işçi Berivan topluyor. Kadınlar öldürülüyor, şiddetin her türlüsüne maruz kalıyor ve biz patriyarkayı besleyen ve işimize geldiği için onu hayatımızda kurumlaştıran bir yerde duruyoruz. Türkiye’de şiddete uğramamış, fiziksel ve psikolojik olarak muhatabı olmamış kaç insan vardır? Şiddet hayatın her alanında bu kadar hâkimken ve şiddete uğrayanların sesi mahalleden, karakoldan, mahkeme salonlarından ve en çok da yan komşumuzun duvarının arkasından gelirken, kendinize ne kadar toz kondurmamaya çalışırsanız çalışın, o şiddetin bir parçası olursunuz. Karşı kıyıya geçmeye çalışan bir insan ile aramızda bağ yok mu? Hepimiz bir şeyi umut ediyor ve onunla yaşıyoruz. Karşı kıyıya geçerken boğulan bir gencin umudu ile kendimiz ve sevdiklerimiz için ayakta tutmaya çalıştığımız hayallerimiz arasındaki bağ, zaten umudun kendisi. İşyerinin önünü kapatıyor diye, kiraz ağacının dibine her gece çamaşır suyu döken ve onu kurutarak kesilmesini sağlayan kötülük ile doğanın yok edilmesi arasında devasa bir bağ var. Öyle olmasa Gezi’nin çocukları bu kötülüğe karşı hayatlarını vermezdi. Gezi’de hayatlarını verenler kimlerdi? Kimdi onlar? Mahallemizde yaşayanlardı, sokağımızdaki komşumuz, iş yerindeki arkadaşımızdı ve aslına bakarsanız tarihi o “küçük insanlar” yazıyordu.

Hikâyelerde zaman ve mekân kavramlarını pek de görmüyoruz.  Bunun yanında bu hikâyelerin üstü kapalı da olsa Türkiye’nin yakın geçmişinde yaşadığı çeşitli olaylara da göndermelerle dolu olduğunu görüyoruz. Okuyanlar şüphesiz hangi olaylara gönderme olduğunu çok iyi anlayacaktır ama yine de sormak istiyorum: Neden bu göndermeleri yaparken üstü kapalı bir anlatımı tercih ettiniz? Olayın karakterinizin önüne geçmesinden mi korktunuz?

Mekân ve zaman kavramını bilinçli olarak kullanmamayı tercih ettim. En azından bunun için çabaladım. Bu aynı zamanda hem yazımı güçleştiren, hem de derdi anlatmayı zorlayan bir şey ama dünyanın herhangi bir yerinde, aslında tüm ötekilerinin hikâyelerinin aynı olduğunu ve sadece öyküde geçen isimleri değiştirerek bile bunun görülebileceğini anlatmaya çalıştım. Ne kadar başarılı oldum bilemiyorum. Hikâyelerin üstü kapalı bir anlatıma sahip olduğu konusunda haklısınız. Okuyucunun hayal dünyasına onları emanet etmenin daha doğru olduğunu düşündüm. Bazen her şeyi olduğu gibi anlatmak, okuyucuya müdahil olacağı bir alan bırakmamayı beraberinde getirebiliyor. Birlikte hayal etmemiz gereken boşluklar olmalı diye düşünüyorum.  

Karakterlerden çok yaşadıklarıyla ilgili olmanın da bunda etkisi var açıkçası. Yaşananlar o kadar çıplak ki, karakterden çok yaşanan ve yaşatılanla yürümeyi tercih ettim sanırım.

"MÜCADELE ETME TERCİHLERİ AZALDIKÇA GELECEK KAYGISI BÜYÜR"

Sizin de politik duruşunuzdan dolayı cezaevinde yedi yıl kaldığınızı biliyoruz. İngiltere’ye siyasi sığınma talep ettiniz ve şu anda da İngiltere’de yaşıyorsunuz. Hatta birkaç öykünüz de burada geçiyor. Bir yazarın anlattığı eserde kendisinden izler bulunmaması düşünülemez. Bu anlattığınız hikâyelerde otobiyografik unsurlar var mı?

2002 yılından beri Londra’da yaşıyorum. Sanırım Londra’da yaşadığım için öykülerin bazılarının burada geçtiği düşüncesi de doğallığında oluşuyor lakin Londra’da geçtiğini düşündüğümüz bazı hikâyeler aslında, değişik ülkelerde ve zamanlarda geçiyor. Kurguda onların yer, zaman ve mekânlarını ortadan kaldırıp, hayali olarak bir araya getirdim.  Benden parçalar taşıyan yanları daha çok iç konuşmalarda bulmak mümkün.  Çünkü her şeyi bilmeniz mümkün değil, doğal olarak karakterlerin iç konuşmalarına dahil oluyor ve o an ne düşünmüş olabileceklerine dair bir ilişki içine giriyorsunuz. 

Bazı öykülerinizde umut, bazı öykülerinizde ise umutsuzluk sezdim. Gelecek hakkında ne düşünüyorsunuz?

Umut ve umutsuzluk üzerine iri cümleler kurmayı çok tercih etmiyorum. Öykülerde de bir “mesaj” kaygısı gütmedim. Zaten yaşananların kendisi çok çıplak. O çıplaklığa örteceğimiz her şeyin, yaşanmışlığın hakikatini gizleyeceğini düşünüyorum.

Hepimiz geleceğe dair konuşuyoruz artık. Sürekli bunun üzerine kaygılanıp, düşünmemiz bile içinde bulunduğumuz ruh halinin hayli “beter” olduğunu gösteriyor bize ama aynı zamanda bunu düşünmek  ve olasılıklar hakkında fikir yürütmek de hayatı politikleştiriyor olumlu anlamda. En azından hayatın zaten politik olduğunun farkına varmamızı sağlıyor. Farkına vardıkça duyarlılığımız da artıyor.  

Gerçeği söylemek gerekirse geleceği göremiyorum. Söyleyeceğim her şey çok havada kalacaktır. Özellikle Türkiye’ye dair söylenen her şeyin kaç defa yarı yolda kaldığını gördük, yaşadık ama “ne olacaksa bir an önce olsun” duygusu, tüm bu belirsizlik halinin üstüne oturuyor.  “Ne olacaksa bir an önce olsun”  duygusu aynı zamanda en kötüsüne hazır olma halinden de bağımsız değil. Bu duygu birikmiş ve içimizden dışarıya doğru taşar hale gelmişse, asıl korkması gereken, bu duyguyu topluma yükleyenlerdir. Mücadele etme tercihleri azaldıkça, gelecek kaygısı büyür, gelecek kaygısı büyüdüğünde, kaybedecek çok fazla bir şeyin kalmamaya başlar.

Daha önce Ecel Öyküleri isimli bir hikâye kitabı yayımladınız, Kül Sesleri ise ikinci hikâye kitabınız. Bu edebi yolcuğu nasıl değerlendiriyorsunuz? Kül Sesleri’nde nasıl bir Akın Olgun var?

Aslında Ecel Öyküleri ikinci kitabımdı. İlki Adları Saklıdır ve ardından yazı ve şiirlerden seçme yapıp, bir araya topladığım Karanfil Mevsimi var ve son olarak Kül Sesleri. Bunların içerisinde Ecel Öyküleri ilk öykü denememdi. Ona, yazı ergenliğimi yüklemiştim açıkçası. Kül Sesleri’nde “nasıl bir Akın Olgun var” sorusuna net bir cevabım yok açıkçası. Belki buna okur karar vermeli. Benim açımdan yeni bir kitaba yelken açtığım bir durak şu anda.

Edebiyat sizin için ne ifade ediyor? Toplumsal olayları aktarma işi mi, bir görev mi yoksa sadece yazma tutkusunun dışa vurumu mu?

Edebiyat bence bunların hepsini ve elbette daha fazlasını kapsıyor. İnsanlığın devasa bir birikimidir edebiyat ve tüm insanlığın hafızasıdır. Hepimiz o hafızının parçaları, karakterleri, hikâyeleri, anlatıcısı, anlatılanı, taşıyıcısı ve en önemlisi kendisiyiz.

Kaynak: murekkephaber.com

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
The Midnight Sky filminden fragman yayınlandı
The Midnight Sky filminden fragman yayınlandı
'Ortak Yapım'dan Türkiye tiyatrosuna 10 yeni eser
'Ortak Yapım'dan Türkiye tiyatrosuna 10 yeni eser