Taş evlerle dolu, ara sokaklarda kaybolma ülkesi: Antakya

Asi Nehri’nin bulanık suları çevreliyor kenti, hava ılık; kapatıyorum gözlerimi. Kaybolmak istiyorum sokaklarında Antakya.

Reklam
Taş evlerle dolu, ara sokaklarda kaybolma ülkesi: Antakya
03 Ocak 2021 - 19:51

Yusuf Çifci yazdı

Bir kasım ayında bir anda aklıma geliyor. Hatay’a gitmeliyim, diyorum. Nereden çıktı şimdi Hatay’a gitmek? Bilmem. Gitmeliyim işte. Kendimi, havayolu şirketlerinin mobil uygulamalarında acaba hangi saat çıkmalıyım yola, derken buluyorum. Evet, evet en güzeli sabah erkenden orada olmak. O kadar heyecanlanıyorum ki o gece uyumuyorum bile. Hatta evde sıkılıp hiç olmazsa havaalanında kahve içerim, diyerek atıyorum kendimi sokaklara. Uzun Havabüs yolculuğu gözüme görünmüyor bile. Kahveydi, boş boş sosyal medya gezintileriydi derken uçak saati geliyor. Hava neredeyse aydınlanmak üzere.

Bu arada kulaklığımda bir şarkı çalıyor:

Bitmek tükenmek bilmeyen uzun bi' yol

Çocuk, eminim zor ama tercihin çok

Vazgeçmek de yol seçmek de bi' yol, yol

Muğlak dönemde bir mucize

Sağlam bedende kanser gibi

Alışmak da yol savaşmak da yol, yol

Merhaba Antakya!

Güneş doğudan doğar batıdan batar, ama Güneş’in doğuşu ve batışı her şehirde aynı anlama gelmezmiş gibi gelir bana. Mesela İstanbul’da Güneş’in doğuşu demek koşturmacayı, batışı ise yer yer beraberinde tekinsizliği getirir. Tabii ki de yakalayamıyorum gün doğumunu. Bir sabah vakti varıyorum Antakya’ya. Güneş’in doğuşunun üzerinden çok değil, birkaç saat geçmiş. Kimse bir yerlere koşturmuyor, sakinlik kaplamış her yeri.

Asi Nehri ilk önce şaşırtıyor beni. Hiç bu kadar bulanık bir nehre denk gelmediğimi hatırlıyorum. Hemen araştırmaya koyuluyorum. Orontes olarak da bilinirmiş. Lübnan'da dağlardan inen sellerin birleşmesiyle doğup sonra Suriye'ye giriş yaparmış kendileri. Humus yöresindeki bazaltı, lav akıntıların etkisiyle yolunu saparak Hama kireçtaşı platolarına yönelip oradan çıktıktan sonra bir süre Suriye-Türkiye sınırında akıp ve Hatay ilinden Akdeniz'e dökülürmüş.

Son günlerde sıkça mizahı dönen bir dizi repliği mırıldanıyorum: Meğer ne çok kültür biriktirmişsin içine, meğer ne ülke dolaşmışsın uzun ömründe… Bu arada Asi demelerinin de bir sebebi varmış; bu nehir bulunduğu bölgede ters akan tek nehirmiş. İşte ters akan bu nehir, Antakya’yı bir karpuz gibi ortadan ikiye yarıyor. Bir yanda eski taş evler, diğer yanda alabildiğince beton. Tabii ki de beton bölüm hiç de ilgimi çekmiyor. Gönlümü hemen taş evlerin bulunduğu yarım küreye kaptırıyorum. Bu yarım küreye Eski Antakya deniyor.

Daphne ile Apollon’un Aşk Acısı

Bu arada görmeyi çok istediğim Antakya Arkeoloji Müzesi’nin salgın nedeniyle kapalı olduğunu öğreniyorum. İçim buruk. Bana göre dünyadaki en güzel terapilerden biri müze gezmek. Yok mu oluru, diyorum. Hatay Şehir Müzesi açık istersen oraya git, diyorlar. Heyecanlanıyorum. Fakat gittiğimde kentin tarihi, ticareti, üretimi, günlük yaşamı ve yemek kültürünün tanıtıldığı sıradan bir şehir müzesi ile karşılaşıyorum. Olsun. Bu arada nasıl ki Samsun’a gittiğimde, MÖ 3 bin ila 2 bin yılları arasında, kentler-devletler kurup anaerkil bir şekilde hayatlarını sürdüren Amazonlar’ın bir dönem Terme'de yaşadıklarını öğrendiğimde şaşkınlığımı gizleyememişsem burada da çok ilginç bir bilgi öğreniyorum.

Daphne ile Apollon’un aşkı bu topraklarda filizlenmiş. Bu topraklarda defne ağacına dönmüş Daphne. Bu topraklarda aşk acısı çekmiş Apollon. Tıpkı adı aşkla anılan diğerleri gibi. Sonra sonra anlıyorum neden Hatay’ın her yanında defne ağacı ürünlerinin satıldığını.

Daracık Sokaklar, Sokak Lambalarının Işığında Yürüyen Gölgeler

Dedim ya Yeni Antakya hiç de ilgimi çekmedi diye, işte gönlümün buyurduğu yarım kürede sokak sokak arşınlıyorum Eski Antakya’yı. Ne güzel yerler, ne güzel yerler… Kim bilir her bir taşında ne yaşanmışlık barındırıyor bu kent? Sokaklarda kapatıyorum gözlerimi ve istediğim tek bir şey var: Kaybolmak. Sakla beni Antakya, kaybet beni sokaklarında.

Akşama kadar her bir sokağını dolaşıyorum. Yetmiyor akşam da sokaklara atıyorum kendimi. Sokaklar neredeyse bomboş. Başka bir şehirde olsanız korkacağınız kadar ücra her yer. Ama nedense tuhaf bir güven veriyor bu kent. Korkutmuyor hiçbir şey. Ara ara gölgeler beliriyor bazen. Gülümsüyor her gölge yanınızdan geçerken.

Sonra bir dost gel seni en tepeye götüreyim, diyor. Göreceklerine inanamayacaksın… Gördüklerime inanamıyorum. Yahya Kemal, Aziz İstanbul’a bir tepeden bakıyor; ben de Antakya’ya.

YORUMLAR

  • 0 Yorum