O gece yağmur hiç dinmedi

O gece yağmur hiç dinmedi

"O gece yağmur hiç dinmedi. Delirmiş rüzgâr kulağıma öyküler fısıldadı durdu."

07 Aralık 2017 - 21:22

Serhat Halis yazdı

Kibriti çakınca, karanlığa açılan camdaki benle göz göze geldim. Söndürmeden öylece küllüğe attım cansız kürdanı. Kolumdaki saate baktım, 4’ü 10 geçiyordu. Görüşmeye daha bir saat vardı; ama ben erkenden gelmiştim işte. Hoparlörden yükselen ses; “ve kuzeydeydi güneş”diyordu. Sonra garson yaklaştı; “Buyur abe, rakın”. “Eyvallah dostum…”

İçimde garip bir huzursuzluk vardı. Sanki son anda bir şey olacak ve o gelmeyecekti. Ne kadar değişmişti acaba? En çok da fikirlerini merak ediyordum. Geçen zamanda neye evirilmişti? İlk tanıştığımız zamanki keskinlikte miydiler; yoksa zamanın törpüsü onun görüşlerine de mi dokunmuştu?  Neyse, o gece yağmur hiç dinmedi…

Onunla en son karşılaştığımız o kısa anı anımsadım. Dersim’de bir yaz gecesi, bir çeşme başında, eski anılarımıza karışan suyun sesi Efsunlu bir dostluk hikâyesi anlatıyordu bize. O, durmadan üniversitedeki arkadaşlarımızı sormuştu. Ben de “falancası çok yozlaştı”, “filancası anarşist oldu”yla karşılık vermiştim. Beklediğim soruyu en sona bırakmıştı: “Özlem nasıl?” dediğinde yalan söylemiş, “Senden sonra hiç görmedim” demiştim. Oysa herifin biriyle evlenmiş, bir çocuğu bile olmuştu. Ardından dayanamamış, diğer soruyu da patlatmıştı: “Peki ya sen” demişti, “Efsun’u gördün mü hiç?”… Sigaradan bir nefes daha aldım, camdaki ben hâlâ oradaydı. O gece yağmur hiç dinmedi…

Çeşmeden akan suyun sesi ne esrarlıydı. O yaz gecesi, küçük bir sessizlikten sonra; “Kalem sende mi kardeş?” diye sormuştu. Boynuma bir zincirle astığım küçük kırmızı kalemi gösterdim. “Saat sende mi abi?” diye karşılık verdim. Biraz mahcup, “Olm bu dağa taşa saat mi dayanır?” demişti. Sonra bir sessizlik daha… Ayrılık vakti gelmişti, vedalaştık. Saatimi çıkardım ona uzattım, bir saate bir bana baktı; neden sonra o da kendi kırık saatini çantasından çıkarıp bana uzatmıştı. “Sadece pili bitti, pil takarsan çalışır” demişti. Saate baktım 4’ü 10 geçede sabitlenmişti.

Sabahı ölmüş bir kış gecesinde Erzincan’da tanımıştım Efsun’u. Turuncu aydınlık bir gökten lapa lapa kar yağıyorken üzerimize... Cevap vermemiştim Dersim’deki o çeşme başında; ama bu sefer anlatacaklarım vardı. “Yıllar sonra iki kıtayı gören bir parkta çıktı karşıma Efsun” diyecektim. Mavi gözleriyle hiç değişmediğini anlatacaktım. “Çubuk krakere benzeyen kolların var” dediğimde nasıl güldüğünü söyleyecektim. “O’na senden çok bahsettim, verdiğin saati üç gün boyunca kolundan hiç çıkarmadı abi” diyecektim. Sonra o büyük ihaneti anlatacaktım… Rakımdan bir yudum daha aldım. O gece yağmur hiç dinmedi…

“Altı kadından biri sen değildin ama…” Elimdeki yarısı kesilmiş küçük kırmızı kaleme baktım. Diğer yarısını düşündüm; bir mezarın dibindeydi şimdi. Kolondaki ses kaldığı yerden devam etti; “Beş yüz erkekten biri bendim…”.

İçimdeki huzursuzluk daha bir arttı. Randevu saati çoktan geçmişti. Nerede kaldı bu adam? “Söyle dostum Taylan, gelmeyecek misin yoksa?”. “Bi’ duble daha verem mi abe?”. “Ver dostum”…

Bizi bırakıp gittiği günü hatırladım. Hergele Meydanı’nda voltadaydık. Onun sırtında tiftikli eski hırkası, benim ise dirseklerinden kamburu çıkmış o kahverengi ceketim vardı. “Kardeş ben gidiyorum” demişti. Anlamıştım; bozkırları tutuşturmaya gidiyordu. Sonrası sessizlik. Hiç konuşmadan attığımız iki turun ardından, hırkasının cebinden çıkardığı birkaç zarftan birini bana uzattı. “Al kardeş, ben gittikten sonra okursun”, “Tamam abi”. Oysa benim hiç ağabeyim olmamıştı. Kardeşlerimin bana hissettiğine benzer bir şey hissettim. Sonra çantasından o kırmızı küçük kalemi çıkardı. Hikâyesini ikimiz de biliyorduk. Hiç konuşmadım. Konuşsam ağlayacaktım. Ağlasam Hergele yıkılacaktı. Saatimi çıkardım, olmayan ağabeyime uzattım Hergele’de… “Rakıyı tazeleyem mi abe?”, “Tazele dostum”. O gece yağmur hiç dinmedi…          

Serin bir nisan gecesi Büyükada’da, gönlüme akan Pınar’ın tınısına kaptırmıştım kendimi. Ağabeyden yadigâr o küçük kırmızı kalemi ansızın avuçlarına bırakmıştım Efsun’un. Durdu bir an için zaman; dindi öfke, dindi elem, dindi har…  “Buz ister misin abe?”, “ İstemem kardeş”…

Masada açılmamış bir zarf, kesik bir kırmızı kalem ve yalnız bir adam öylece duruyorduk. Hiç sönmeyen sigaramdan bir yudum daha aldım. Camdaki benle göz göze geldik bir kez daha. Zaman epey ilerlemiş olmalıydı. Kolumdaki kırık saate baktım; 4’ü 10 geçiyordu…

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
 İstanbul Modern Sinema’dan Çin filmleri seçkisi: Hikâye Çin’de Geçiyor
İstanbul Modern Sinema’dan Çin filmleri seçkisi: Hikâye...
Hızlı ve Öfkeli: Hobbs ve Shaw’dan yeni fragman
Hızlı ve Öfkeli: Hobbs ve Shaw’dan yeni fragman