Röportaj: Yusuf Çifci
Edebiyatımızın güçlü kalemlerinden Müge İplikçi, Doğan Kitap etiketiyle raflardaki yerini alan son romanı Sahte Cennetten Kaçış ile bizi insanın en karanlık dehlizlerine, aidiyet arayışının ve manipülasyonun kesiştiği o bıçak sırtı noktaya davet ediyor.
Roman; gazetecilik etiği, inanç, güç hiyerarşileri ve bireyin "kurtuluş" sanrısıyla içine düştüğü tuzakları odağına alırken, bir yandan da kadın dayanışmasının ve toplumsal hafızanın önemine dair sarsıcı sorular soruyor. Genç kadınların radikalleşme süreçlerinden, eril dilin kurduğu o kapalı kast sistemine kadar pek çok katmanı barındıran bu eser, sadece bir kurgu değil, aynı zamanda günümüz Türkiye’sine ve evrensel bir karanlığa tutulan bir ayna.
Mürekkep Söyleşiler'de bu hafta Müge İplikçi ile yeni romanı Sahte Cennetten Kaçış'ı konuştuk.
“Sahte Cennetten Kaçış” başlığı, romanın ideolojik omurgasına dair güçlü bir ima taşıyor. Bu “sahte cennet” tam olarak neyi temsil ediyor?
“Sahte Cennet”, kanımca, insanın aidiyet, anlam ve güvenlik ihtiyaçlarını sömürerek onu mutlak itaate, eleştirel düşüncenin yok olduğu bir hapishaneye dönüştüren her türlü ideolojik yapıyı temsil ediyor. Romanda, gerçek özgürlüğü ve iç huzuru vaat ederken tam tersine bağımlılık, korku ve yabancılaşma sunan sistemler kastediliyor. Buradaki cennet “sahte”, çünkü sunduğu güvenlik ve manevi doyum sadece bir yanılsamadan ibaret; gerçek ise, onu görmeye ve anlamaya niyetli bir mercekten bakıldığında kişinin benliğini, iradesini ve geleceğini gasp eden bir yapıdan ibaret.
Handan ve Selin’in stajyer gazeteci olması tesadüf değil gibi. Gazetecilik ile hakikat arayışı arasında nasıl bir bağ kurdunuz?
Gazetecilik, gerçeğin sistematik bir arayışıdır. En azından öyle olmalıydı! Handan ve Selin’in stajyer olması, onların henüz mesleğin “yıpratıcı” rutinleriyle değil, idealist “hakikat arayışı” motivasyonuyla hareket etmelerini sağlar. Roman, gazeteciliğin bu saf, sorgulayıcı ruhu ile “yapının” hakikati tekeline alan, sorgulamayı yasaklayan dogmatik yapısını karşı karşıya getirir. Gerçeğin ve elbette hakikatin arayışı, hem mesleki hem de varoluşsal bir mücadeledir burada. Kazanan kim, buna okur karar versin istedim.
Selin’in aile içi kırılganlığı sonrası tarikata sürüklenmesi, radikalleşme süreçlerine dair ne söylüyor? Sizce genç kadınları bu yapılara iten temel boşluk nedir?
Selin’in hikayesi, radikalleşmenin genellikle bir “kişisel kriz” veya “boşluk” anında başladığını göstermek içindi. Aile içi kırılganlık, sevgisizlik, değersizlik, gelecek kaygısı ve kimlik bunalımı; genç kadınları (ve elbette genç erkekleri) korunma, anlam ve topluluk arayışına iten temel dinamikler. Bu yapılar, böylesi derin bir boşluğu “yüce bir amaç” vaadiyle doldurur. Genç kadınlar için bu, çoğu zaman dış dünyanın karmaşasından ve duygusal yalnızlıktan bir kaçış teklifi, bir özgürlük vaadidir.
Yaşar karakteri yalnızca bir manipülatör mü, yoksa o da sistemin ürünü mü? Onu yazarken bir “canavar” mı yoksa “inşa edilmiş bir erkeklik modeli” mi gördünüz?
Yaşar, hem bir manipülatör hem de sistemin ürünü. Onu salt bir “canavar” olarak okumak, sorunu bireyselleştirip toplumsal ve yapısal boyutunu görünmez kılabilir. Yaşar ve Yaşar gibiler, ataerkil ve dogmatik bir sistem içinde iktidar, saygı ve cinsellikle ilgili çarpık kodlarla “inşa edilmiş bir erkeklik modeli”dir olsa olsa. Derinlemesine bakıldığında şunu görmek mümkündür: O da içinde yetiştiği zehirli hiyerarşinin hem faili hem de mağdurudur. Ve ne yazık ki iktidarını sürdürmek için sistemi yeniden üretmek zorundadır.

Tarikatta kullanılan “vize”, “teyze”, “bacanak” gibi kavramların, özellikle The Handmaid’s Tale (Damızlık Kızın Öyküsü) ile paralelliği çok çarpıcı. Bu bilinçli edebi gönderme ile neyi görünür kılmak istediniz?
Bu bilinçli bir göndermeydi. Tüm totaliter yapıların dil üzerinden nasıl gerçekliği yeniden inşa ettiğini göstermek içindi. “Vize”, “teyze”, “bacanak” gibi sıradan veya akrabalık ifadelerinin içi boşaltılarak yeni bir baskı hiyerarşisinin kodları haline getirildiğini işlemek istedim. Damızlık Kızın Öyküsü ile kurulan paralellik, bu tarz yapıların evrensel ve zamansız olduğunu vurgulamak; farklı coğrafya ve inanç sistemlerinde benzer tahakküm mekanizmalarının nasıl kullanıldığını görünür kılmak içindi.
Damızlık Kızın Öyküsü romanının başkarakteri Offred’in “Özgürlük bir yanılsamaysa teslimiyet de bir kurtuluştur” cümlesi romanın arka planında yankılanıyor. Selin’in teslimiyeti sizce gerçekten bir “kurtuluş” arayışı mı?
Selin’in teslimiyeti, olsa olsa bir “kurtuluş yanılsamasıdır”. Offred’in cümlesi, bu trajik paradoksu özetler: Dayanılmaz bir baskı karşısında, teslim olmak ve inanmak, psikolojik bir hayatta kalma mekanizmasına dönüşebilir. Selin’in durumu da böyle; onunla birlikte özgürlüğün ne kadar kırılgan ve manipüle edilebilir olduğunu görüyoruz. Neler neler başarmak istiyordu…
Tarikatta gençlere Gazali’nin İhya, Said Nursî’nin Risale-i Nur ve Mevlana’nın Mesnevi eserlerinin okutulması dikkat çekici. Bu metinlerin bağlamından koparılarak kullanılması hakkında ne söylemek istersiniz?
Kitapta; Gazali, Mevlana veya Said Nursî’nin derin, çok katmanlı ve çoğu zaman insanı özgürleştirmeye yönelik metinleri, dogmatik bir okumayla dondurulup otoriteyi pekiştiren, sorgulamayı engelleyen katı birer duvara dönüştürülüyor. Bu, böylesi metinlere yapılan en büyük kötülüktür.
Yaşar’ın “Kadın kirli bir varlıktır” anlayışı ve cinselliği sözde sevapla meşrulaştırması bir kadın için oldukça yıkıcı. Bu anlayışın sizce temeli nedir?
Bu anlayışın temelinde, kadın bedenini ve cinselliğini “kontrol edilmesi gereken tehlikeli bir güç” olarak gören derin bir erk korkusu yatar. Cinselliği “sevap” kisvesi altında meşrulaştırmak ise iktidardaki erkeğin en ilkel arzularını çarpıkça kutsallaştırması ve sınırsız bir sömürü ya da tahakküm alanı yaratmasıdır.

Handan’ın yıllar sonra gazeteciliği bırakmış olması ve İzmir’de eski polis Mehmet Durukan’la bir söyleşiye katılması, hafıza ve yüzleşme meselesini gündeme getiriyor. Sizce toplum olarak bu tür travmalarla yüzleşebiliyor muyuz?
Handan’ın gazeteciliği bırakarak yıllar sonra Mehmet Durukan’la buluşması, o zamana kadar bireysel ve toplumsal hafızanın nasıl bastırıldığını, yaraların nasıl üstünün örtüldüğünü gösteriyor. Toplum olarak travmalarla yüzleşmekte zorlanıyoruz çünkü yüzleşme; acı verici bir hesaplaşma, suçluluk ve sorumluluk alma sürecini de gerektiriyor. Zamana yayılan uzun, sancılı bir süreç. Roman, açıkça söylemese de bu yüzleşmenin ancak bireysel cesaret ve geçmişle dürüst bir hesaplaşma ile mümkün olabileceğini de ima ediyor. Hemen hemen bütün kitaplarımda ifade ettiğim gibi: Hafıza, unutarak değil, hatırlayarak iyileşir.
Siz bu hikâyeyi yazarken güncel olaylardan mı beslendiniz, yoksa daha evrensel bir karanlığı mı anlatmak istediniz?
İkisi de. Güncel olaylardan, haberlerden ve gerçek hayattaki benzer yapılanmalardan beslenmekle birlikte, anlatmak istediğim şey daha evrensel olan bir karanlıktı. İnsanın; kimlik, aidiyet ve inanç “ihtiyacı” üzerinden nasıl sömürülebildiği; dogmatik yapıların bunu nasıl kullandığı vb. Roman, özelde Türkiye’ye ait göndermeler taşısa da temel meselesi itibarıyla evrenseldir. Kafam bu anlamda çok net.
Selin’in Yaşar’ı seçmesi, aşk ile ideolojik bağımlılık arasındaki sınırları bulanıklaştırıyor. Sizce Selin gerçekten âşık mıydı, yoksa manipülasyonun kurbanı mı?
Selin’in Yaşar’a duyduğu şey, bir “aşk sanrısıdır”. Orada ciddi bir manipülasyon var. Bir narsistin eline düşmüş bir kurbandan bahsediyoruz. Gerçek aşk; özgür irade, eşitlik ve karşılıklı saygı üzerine kuruludur. Selin’in durumunda ise korku, bağımlılık, kurtarıcıyı yüceltme ve kendi benliğinden vazgeçme söz konusu. O, olsa olsa manipülasyonun kurbanıdır; duyguları, ne yazık ki Yaşar’ın ve sistemin onun zihninde inşa ettiği bir yapıdır.
Roman boyunca erkeklik hiyerarşisi katmanlı bir şekilde işleniyor. “Yüce”, “bacanaklar” gibi kavramlarla kurulan yapı, erkek dayanışmasının karanlık yüzüne mi işaret ediyor?
Kesinlikle. “Yüce”, “bacanak”, “abi” gibi kavramlarla örülü hiyerarşi; erkek dayanışmasının karanlık, dışlayıcı ve tahakkümcü yüzünü temsil ediyor. Kapalı bir kast sistemi. “Dayanışma”, burada eşitler arasında değil; efendiler ile sadık hizmetkârları arasında ve suç ortaklığı temelinde.
“Sahte Cennetten Kaçış” bir tarikat romanı olmanın ötesinde, aynı zamanda bir kadın dayanışması ya da dayanışmanın eksikliği hikâyesi mi?
Evet! Roman, Handan’ın Selin’i kurtarma çabası üzerinden potansiyel bir kadın dayanışması hikâyesi anlatırken, aynı zamanda söz konusu yapının içindeki kadınların (“teyzeler”in) birbirlerine karşı nasıl araçsallaştırıldığını göstererek dayanışmanın eksikliğinin de hikâyesini anlatmayı deniyor. Ancak orayı çok fazla kurcalamadığı da kesin! Şunu söyleyebilirim: Sistem, kadınları birbirine düşman, rakip veya denetleyici konumuna getirerek gerçek bir dayanışmayı engelliyor. Ancak buna karşın aradan Melike gibi sızan güzellikler de mevcut.
Okur romanı bitirdiğinde sizce hangi duyguyla baş başa kalmalı: Öfke mi, yüzleşme mi, umut mu, yoksa uyanış mı?
Hangisini istiyorsa… Okuru tek bir duyguya hapsetmek istemem. İdeal olan, hepsinin bir karışımıyla baş başa kalması… Yüzleşme, öfke, uyanış… Hepsi mümkün. Ve nihayetinde Handan’ın bitmeyen mücadelesinden süzülen o umut. Umut, evet.





















