Murat Akdağ yazdı
Zorlu PSM bu yıl Arthur Miller’in “Satıcının Ölümü” adlı kült eserini sahneledi ve oyunun, oyuncu seçme sınavından sahnelenme koşullarına, sahnelendiği ortamdan bilet fiyatlarına kadar pek çok tartışma yaşandı. Ben kendi hesabıma bu tartışmaların içine düşmekten çok “gösterimin çözümlemesi” meselesine odaklanmak istiyorum.
26 Mart Perşembe günü ilk gösterimi yapılan oyunu, 16 Haziran Salı günü yapılan sezonun son gösteriminde izleyebildim.
Öncelikle gösterimin oyun metni üzerinde durmak gerekir herhalde! Miller’in yazdığı oyun metninin değerini tüm tiyatro meraklılarının bildiğini düşünerek ben metnin yazıldığı döneme odaklanma derdindeyim.
METNİN TARİHSEL BAĞLAMI
Metin; 1949 yılında yazılmış. “E, ne var bunda” diye sorulabilir. Hemen cevap yazayım, “Bretton Woods” var. “Nedir Bretton Woods” diye soranlara ise tek cümle ile “Amerika merkezli petro-dolar sisteminin yürürlüğe girmesi, tüm mekanizmanın dolar, petrol, otomobil ve bitmek tükenmek bilmeyen otoyollar olmasıdır” diye cevap verebilirim.
1944 yılının sıcak temmuz ayı ortalarında, ABD’nin New Hampshire eyaletinin Bretton Woods bölgesinde yer alan Mount Washington Otel’de yapılan ekonomik anlaşma sonucunda mekanizma, “dolar verene petrol, petrol verene dolar” şeklinde ilerleyecekti ve bu sistemin çalışması için milyonlarca otomobil yapılmalıydı. Bu otomobillerin dolaşımı için de kilometrelerce yollar, yollar, yollar olmalıydı. Bu yollarda ömür tüketerek hayatta kalmaya çalışan sıradan dünya vatandaşları gerekiyordu. 2. Dünya Savaşı sonrası kurulacak yeni Dünya düzeninin anlaşmasının imzalandığı toplantıya ülkemizi temsilen 4 kişilik bir heyet katılmıştı.
Miller’in, “şah-eser” oyun metnini ilk okuduğum andan beri, metindeki her sahnenin Bretton Woods sisteminin üzerine kurulu bir yapıyı oluşturmak için tasarlandığını düşünmüşümdür.
WILLY LOMAN VE SİSTEM
Bende bu düşüncenin oluşmasına delil olacak göstergeler şunlardı: Metnin başkarakteri Willy Loman hayatta kalabilmek için sürekli yollar kat edip, şehirler değiştirerek, satış yapmak zorundadır. Ailesini bir arada tutmanın, çocuklarını yetiştirmenin, karısını mutlu etmenin tek yolunun bu olduğunu düşünür ama tüm çabası sistemin işlemesine hizmet etmekten başka bir şey üretmez. Satış yapması ya da yapmaması dahi önemli değildir. Zaten ne sattığını bilmeyiz. Önemli olan yolda olmasıdır, araba kullanmasıdır, petrol tüketmesidir. Çarkı döndürmesidir. Yolda olamayacak duruma geldiğinde ise işine son verilir. Evine yakın yerde, New York kent merkezinde ona ihtiyaç yoktur. O hep yol gitmeli, sistemi çalıştırmalıdır.

Öyle ki, Boston’a, aşığıyla buluştuğu otele gidip gelirken bile “petro-dolar” sisteminin mekanizmasını çalıştırır ama Willy Loman mekanizmayı asla kendi arzusu için kullanamaz. Petro-dolar sisteminin mekanizması onu hep sistemin gereklilikleri içinde hareket edecek şekilde kurgulamıştır. Ailesi de bu sistemin bir parçası olmuştur. Sisteme ihanetle aileye ihanet aynı şeydir. Willy Loman kendi arzusu ile hareket ettiğinde sistem de aile de arıza verir. Uzun yolları gitmek istemediğinde işinden olur, aile dışı mutluluk aradığında oğlu Biff’e travma hatta baht dönüşü yaşatır.
Willy Loman hayatı boyunca eş, evlat, komşu, aşk, ev gibi pek çok şeye dair umut besler ama onun sadık dostu sadece otomobildir. Bretton Woods sistemin petro-dolar yazılımıyla çalışan otoyol mekanizmasındaki kritik işlemci: otomobil! Willy Loman’ın bütün hayatı otomobile bağlıdır.
Metnin henüz başında, Willy Loman yorgun şekilde yarı yoldan eve döndüğünde karısı tarafından telaş içinde karşılanır ve sorulan ilk soru “otomobille bir kaza filan mı oldu” sorusudur. Oyunun ilk cümlesi budur. Çünkü aileyi, o küçük hayattan Bretton Woods sistemine bağlayan en önemli şey otomobildir. Willy Loman’a bir şey olabilir ama otomobile olamaz. Olmamalıdır.
OTOMOBİL VE YOL
Aile için otomobil kutsaldır, vazgeçilmezdir, değerlidir ama Willy Loman için çok daha fazlasıdır; hayattır. Karısına “Birden arabayı kullanamaz oldum” dediğinde karısı “Belki de direksiyondandır” der ama Willy Loman “Yo hayır. Benden” der. Ortaya çıkar ki otomobilde, otoyolda, petro-dolar sisteminde sorun yoktur. Sorun Willy Loman’ın artık bu yapıya uygun olmamasındadır.
Willy Loman bunu anladığında kendisini otoyola çıkaran otomobile daha sıkı bağlanır. Otoyoldan çıkacaksa otomobille birlikte çıkmalıdır. Bir iki defa bunu dener. Otomobille birlikte ölmeye çalışır ama başaramaz. Son hamlesinde, bahçesine fidanlar diktikten sonra denemesinde başarılı olur. Ölüme gitmeden önce bahçesine ağaç fidanları dikmesi de enteresandır. Sanki esiri olduğu Bretton Woods’a (Bretton Ormanı ya da Ağaçları) karşı evin bahçesinde küçük bir ağaçlık örgütlemek istemiştir.

Belki de diktiği ağaçların günün birinde Bretton Woods’u gölgede bırakmasını hedeflemiştir. Dünyada birkaç dikili ağaç bıraktıktan sonra, kendisini sisteme bağlayan ve sistemden koparan fallik otomobiliyle bir şölen halinde yürür ölüme ve hemen fark edersiniz, Willy Loman hasta yatağında ölemezdi. Ona yakışan şey, otomobilde, hayatını adadığı mekanizmayı çalıştırırken son nefesini vermekti.
REJİ VE SAHNE
Bu bakışla, metindeki otomobil çok önem kazanıyor. Willy Loman’ı sisteme bağlayıp hayat veren de, sistemi çalıştıramadığında hayattan alan da aynı otomobil. O halde, oyunun yönetmeninden, oyun metninin sahne uygulamasında otomobile vurgu yapması beklenebilirdi fakat Rufus Norris sahnede otomobili hiç göstermemiş. Bakış açısını otomobilden ziyade yola odaklamış ve seyri mükemmel bir iş çıkmış ortaya.
Rufus Norris’in “boş alan” üzerine kurulu rejisi oyunun zamansız ve mekânsız bir bağlamda izlenmesini sağlıyor. Böyle olunca sahnede yaşananların 80 sene öncesine ait, bize uzak bir kültürün göstergeleri olmadığını anlıyorsunuz.

SAHNE DİLİ VE TASARIM
Biraz sandalye ile evin içinde, bir duruş-bakış pozisyonuyla evin dışına, bir hareket değişimiyle evin farklı bölümlerine ya da değişik mekânlara geçebiliyorsunuz.
Rufus’un reji anlayışı metne kuş kondurmanın dışında, sahne tasarımcısına geniş bir hareket alanı açmış ve Es Devlin’in otoyol enstalasyonu harika bir çözümleme olmuş. Es Devlin’in çarpıcı tasarımını görünce akla Pan-Amerikan Otoyolundan Beat Kuşağı şairlerine, yol filmlerinden Canterbury öykülerine, Frank Sinatra şarkılarından göç, tehcir, sürgün hikâyelerine kadar pek çok şey geliyor.
Oliver Fenwick’in ışık tasarımı eksiksiz, olağanüstü. Oyuna sahnede birkaç oyuncu gücü katmış kadar başarılı.
OYUNCULAR
Gelelim oyunculara…
Ne yalan söyleyeyim… Oyun metnindeki Willy Loman rolünü Halit Ergenç’in oynayacak olması bana, Halit Bey'in neredeyse 25 senedir sahneye çıkmamış olmasından dolayı “Acaba olur mu” dedirtmişti. Oyun gecesi gördüm ki acabasız, tereddütsüz, endişesiz ve pürüzsüz oluyormuş. Halit Bey'i sahnede Willy Loman olarak izlemek, “Bu adam yıllardır nerelerdeydi” diye sorduruyor. Halit bey ara vermese şimdiye kadar kim bilir ne klasikler, ne çağdaş oyunlar, ne komediler, dramlar oynardı da biz de görmüş olurduk, “püriten oyunculuk nasıl olur”.
Halit Ergenç, seyirciye Willy Loman’ı öylesine çıplak, öylesine saf, öylesine duygu odaklı, öylesine insan olarak gösteriyor ki, onun göstergeleriyle modern “orta sınıf” insanın içinde bulunduğu tüm açmazları fark edebiliyorsunuz.

Her oyuncunun oynadığı rolü anlatmak dışında bir de kendi mevcudiyetini gösterme durumu vardır ki; mayınlı bölgedir. Oyuncuları bu aşamada bazen zaaflarına yenilmiş olarak görmek mümkündür. Kimi zaman oynadığı rolü anlatmaktan çok sahnede kendini göstermeye çalışan oyuncularla karşılaşırsınız, kimi zaman yanındaki oyuncuyla ego yarıştıran bir tuhaflıkla ya da oyunun ihtiyaçlarını umursamadan elini kolunu, sesini nefesini gelişi güzel kullanan şaşkınlarla.
Halit Ergenç ise kendisini sahneye koyuşundan, sahne üzeri devinimine, mikronla oynuyor olmanın yarattığı tüm aleyhteki halleri lehine çevirmekteki ustalığına, yanındaki oyuncuyla paylaştığı sahnede rol arkadaşını var etmeye çalışan çabasına, tüm oyunu, oyunun yapılış sebebini, oyunun varoluşunu sırtında taşımak için çırpınışını gördüğünüzde sahnedeki kişinin bir oyuncudan çok daha fazlası olduğunu, rafine bir meslek ahlakı izlediğinizi anlıyorsunuz. 25 yıl aradan sonra tiyatro sahnesine hoş geldiniz sevgili Halit Ergenç. Dilerim uzun kalırsınız.
DİĞER OYUNCULAR
Oyunun bir diğer değeri olan Zerrin Tekindor’u izlemekse her zaman olduğu gibi inanılmaz mutluluk verici. Malum… Oyun bir erkek oyunu. Baş ve hatta yan karakterlerin tamamı erkek. Oyun metninde 4 kısa, 1 büyük kadın rolü Linda var. Zerrin hanım Linda’ya hayat veriyor ama oyun metninin yazarı Linda’yı da pek görünür kılmamış. Neticede oyun bir erkek anlatısı. Kadınlar çoğu sahnede pasör görevi görüyorlar fakat Zerrin hanım var olduğu her sahnede harikalar yaratıyor. Özellikle sonlara doğru devleşiyor. Restoran dönüşü 2 oğluyla oynadığı sahne olağanüstü. Zerrin hanımı Linda’da izlemek, bir oyuncunun vites geçişlerini nasıl ayarlaması gerektiği konusunda derslik değer taşıyor. Saygı duydum, ayakta alkışladım.
Biff’i oynayan Fatih Artman ise rolüne çok yakışmış. Yer yer aksanlı konuşması, kamera önünde yaptığı oyunculuğu hatırlatıyor, sahnede New York’lu bir genç yerine bitirim Ankara bebesi görüyor gibi oluyorsunuz ama Fatih Artman sahnede var oluyor. Hakikaten orada oluyor. Oynadığı rolü anlıyor, savunuyor, seyirciye ulaştırıyor ve bunu tiyatro sanatına saygı duyduğu, işini iyi yapmaya çalıştığı için yaptığı görülüyor. Dilerim hiçbir kamera önü işi Fatih Artman’ın tiyatro sahnesinden uzaklaştırmaya sebep olmaz. Zira ben kendisini, Boşnak köklerini de dikkate alarak, 3 vakte kadar sahnede Stanley Kowalski olarak görmek isterim.
Happy’i oynayan Kerem Arslanoğlu’na ise ulaşamadım. Oyunda var mı yok mu, sahnede mi değil mi, oynuyor mu oynamıyor mu anlamadım. Ha… Oyun metninde yer alan sözleri söyledi. Mikrofon da vardı, sahnede söylediği sözleri duydum ama “oyunculuk sanatı” denen şey herhalde bundan çok daha fazlasını yapmayı gerektiriyordur. Ayrıca Kerem beyden çıkan sesi mikrofon sayesinde duydum ama sözleri anlamak mümkün değil. Kerem bey sanki ait olmadığı bir yerdeymiş de hemen o yerden çıkıp asıl yerine gitmeye çalışıyormuşçasına oyundan, rolünden, sahneden hatta tiyatro sanatından kaçış halinde gibi geldi. Kendisini ilk defa bir oyunda izledim. Bir başka oyunda belki bir farklılık olur ama Kerem beyin benim izlediğim oyuna hiçbir katkısı yoktu.
Henry’i oynayan Kubilay Karslıoğlu’nu galiba tam 27 yıldır izliyorum. Kubilay Karslıoğlu her zamanki gibi. Sahneye geliyor, lafını söyleyip gidiyor. Ne iyi ne kötü. Oyuna ne zararı var ne yararı. Yılların verdiği deneyim ve memuriyet alışkanlıklarıyla ne yapılabilirse bu oyunda onu yapmış ama yani benim izlediğim akşam Henry rolü bana anlatılmadı. Gösterildi, tanıtıldı ama anlatılmadı. Sağlık olsun.
Charley’i oynayan Beyti Engin’de her zamanki gibi neşe dolu. Beyti Engin kazara bir maden ocağına, hastane morguna, kereviz deposuna ya da bir uzay istasyonuna girse, girdiği yer tiyatro olur. Oynadığı rolü seyirciye ulaştırmanın dışında kendisini ölçülü bir artistlik başarıyla seyrettirmesi tebrike şayan. Daha nice oyunda seni bol bol izlemek dileğiyle selamlar Beyti Engin.
Bernard’ı oynayan Ömer Can Çoltu benim için gecenin sürprizi oldu. Kendisini bir oyunda ilk defa izliyorum ve yukarıda Halit Ergenç’le ilgili yazdığım şeylerin mikrosunu Ömer Can Çoltu için de yazabilirim. Bir oyuncu için “genç” denebilecek yaşta ama sahnedeki her halinden ne kadar disiplinli, ne kadar açık algılı, ne kadar donanımlı olduğu görülüyor. Hesaplanmamış, kontrolü altında olmayan bir an bile yok. Dilerim iyi oyunlarda, iyi yönetmenlerle iyi rollerde oynama şansı olur. Türk tiyatrosu bir aktör kazanmıştır.
Kadın’ı oynayan İpek Türktan ise oyunda acı çekerek oynuyor gibi. Rolünden memnun olmayan ödenekli tiyatro memuru oyuncular vardır. Kaderine, çalıştığı kuruma, oynadığı oyuna, çalıştığı yönetmene, oynadığı role lanet eder gibi “Ay benim ne işim var burada” der gibi oynarlar. İpek hanım bana biraz bu göstergelerle oynuyor gibi geldi. Kariyerini ve potansiyelini bilen biri olarak, İpek hanımın bu role takla attıracağından eminim ama galiba istemiyor. İstemediği yerde duran hiç kimse güzel değildir.
Jenny’i oynayan Defne Koldaş da kariyerinin çok altında bir rol oynuyor ama sahnede mutlu ve güzel görünüyor. Herkes biliyor ki Defne Koldaş bu rolden çok daha fazlasını oynayabilecek potansiyele sahip ve herkes görüyor ki Defne Koldaş oynadığı oyunla, oynadığı rolle barışık; mutlu. Ayakta alkışlanıyor.
Stanley’i oynayan Mert Aydın ise ışık saçıyor. 2 saat 45 dakika süren oyunun en kalabalık gülme sahnesi onun repliği ile oluyor. Bu durum, Mert Aydın’ın zamanlama ve kendini sahneye koyma başarısını, tüm oyuna, rejinin hâkimiyetini gösteriyor. Tıpkı Defne Koldaş gibi Mert Aydın da çok daha yüksek potansiyele sahip bir oyuncu. Daha bir ay önce kendisini bir başka oyunda birden fazla role bürünürken, şarkı söyleyip dans ederken izledim. Bu yüzden burada bu garson Stanley rolündeki parıltısına şaşırmıyor, tebrik ediyorum.
Howard’ı oynayan Talha Kaya ise oyunun en aksayan halkası. Oyuna zarar verecek derecede başarısız oynuyor. Halit Ergenç’le karşılıklı oynadıkları sahnede Halit beyin çektiği acıyı ben oturduğum yerden gördüm ve Halit beye bir kere daha saygı duydum. Talha bey bu oyuna nasıl girmiş, nereden hangi ekolden yetişmiş, kendisinin oyuncu olduğuna nasıl ikna olmuş bilmiyorum ama sahnede fena halde amatör duruyor. Çok üzüldüm. Tiyatro sanatı adına üzüldüm.
Oyunda, hareket ekibinde yer alan, bulundukları her sahneye değer katan bir dansçı ekibi var. Onları da zevkle seyrettiğimi söylemeliyim.
SONUÇ VE POLİTİK OKUMA
Başta beri oyunun “eko-politik” analizini yapmaya gayret ettim. Miller’in 1949 yılında yazdığı oyun metninin 1944 Bretton Woods sisteminin toplumsal düzene yansıyan negatif etkilerini göstermeye çalıştığı iddiasındayım fakat bu sistemin 1971 yılında geçerliliğini yitirmesi ve son 50 yıllık süreçte “petro-dolar” yazılımının yerine “elektrik-libra”nın aldığını da yazmak lazım. Galiba günümüzün Willy Loman’ları Pan-Amerikan Karayolu yerine İpek Yolu üzerinde gidip geliyorlar. Tabii sonuç değişmiyor; her yol Satıcının Ölümü’ne çıkıyor. Sahnedeki 55 metrelik yol yerleştirmesine bu açıdan bakmayı da ihmal etmeyin isterseniz.
EZ CÜMLE
Ez cümle, Zorlu PSM bu oyunla Türk tiyatrosuna bir değer katmıştır. Sporda, iyi oynayan takım değiştirilmez. Umarım bu oyun için de spordaki bu kaide uygulanır da Rufus Norris ve tüm yaratıcı ekip, seçkin oyuncu kadrosuyla beraber, her sezon değilse bile 2 sezonda bir İstanbul’a gelip böyle güzel işler sahneler.

























