Murat Erdin yazdı
Her dört yılda bir büyülenmiş bir yuvarlağın peşinden koşan 22 kişinin yarattığı büyülü bir eğlence izleriz. Bunun adına “Dünya Futbol Şampiyonası” denir. Sporun daha çok futboldan ibaret olduğunu düşünen biz Türkler bu turnuvaya kısaca “Dünya Kupası” deriz. Futbolun patronu FIFA’nın düzenlediği bu turnuvaya dünyanın altı kıtasına yayılan, adını ilk kez duyduğumuz, nüfusu Türkiye’nin orta halli bir ilçesi kadar olan ülkeler de katılır. Örneğin Cape Verde yani Yeşil Burun Adaları o ülkelerden biridir. Onların oynadığı oyun daha renkli, daha kendine özgüdür. Tribündeki taraftarları da öyle. Televizyonun karşısına geçip Dünya Kupası’nı izlerken karşımdaki takımların ait olduğu kültürler bana çok şey anlatır. Benim bu halim tıpkı ortaokul yıllarında Atlas okurken büründüğüm hale benzer. Atlaslara bakmayı hala çok severim.
Vikipedi, Atlas’ı şöyle açıklıyor. “Atlas, belirli bir alanı ya da bütün dünyayı göstererek, coğrafya, astronomi, dilbilim vb. bir ya da birkaç konuyu açıklamak için hazırlanmış haritalar derlemesidir. Coğrafya atlasları ilgili bölge konusunda iklim, yerbilim, bitki örtüsü ya da nüfus gibi konuları içeren tematik bilgiler de kapsayabilir.”
2026 Dünya Kupası’nın ilk maçı 11 Haziran Perşembe akşamı Meksika ile Güney Afrika arasında oynandı. Ben o maçı izlerken Nelson Mandela’yı düşündüm. Güney Afrika Cumhuriyeti’nde ırk ayrımcılığının hangi acılara yol açtığını ve sonunda nasıl sonlandırıldığını anımsadım. Irk ayrımı yasalarının tek tek ortadan kaldırıldığı, demokrasinin önünün açıldığı yıllarda Güney Afrika’nın Ankara Büyükelçisi ile bir röportaj yapmıştım. Bana iki önemli adamın vizyonu sayesinde yol aldıklarını söylemişti: Frederik de Clerk ve Nelsan Mandela. Mandela sırf siyah olduğu için 27 yıl hapis yatmış, ancak 1990 yılında serbest kalabilmiş, yapılan serbest seçimlerde Güney Afrika’nın ilk siyah Cumhurbaşkanı olmuştu. Mandela hiçbir zaman intikam peşinde koşmadı. Onun vicdanlı çocukları Meksika ile oynadılar ve maçı 2-0 kaybettiler.
Kanada ile Bosna Hersek maçını izlerken başkent Saraybosna’yı yıllarca kuşatma altında tutan Sırpların acımasızlığını, Igman Dağı’ndan kente atılan bombaları, yıllar önce bir belgesel çekimi için gittiğimde gezdiğim Başçarşı’yı ve gururlu Boşnakları düşündüm.
ABD ile Paraguay maçını izlerken Amerikalıların futbol dedikleri rugby oyunundan bizim futbol dediğimiz ayak oyununa geçişlerinin ne kadar başarılı olduğunu düşündüm. Ayak oyunlarında ABD her zaman iyidir.
Katar ile İsviçre maçı oynanırken El Cezire adlı haber kanalının Türkiye’de neden yayına geçmediğini, körfez sermayesinin futbola neden sürekli para yatırdığını, saha kenarlarında okuduğum “Visit Qatar” reklamlarını ve neden Katar’ı ziyaret etmemiz gerektiğini düşündüm.
Haiti ile İskoçya maç yaparken yakın zamanda ölen Haiti diktatörü Duvalier’i düşündüm. Jean-Claude Duvalier, 1971 yılında kendisi gibi diktatör olan babası François Duvalier’in ölmesinden sonra daha 19 yaşındayken ülkenin başına geçmişti. Babasının takma adı “Papa Doc” oğlunun takma adı “Baby Doc” idi. Jean-Claude Duvalier de babası gibi ülkeyi demir yumrukla yönetti. “Tonton Macoute” adı verilen gizli polis örgütü ülkede yüzlerce kişinin ölümünden ve kaybolmasından sorumluydu. 2010 yılında Haiti’de büyük bir deprem meydana geldi ve tüm ülke yerle bir oldu. İşte böyle bir ülkenin milli takımı İskoçlara karşı oynuyordu. Ben tüm bunları düşündüm.
Avustralya ile Türkiye oynarken 1915 yılında Gelibolu topraklarına dayanan ANZAC’ları düşündüm. O yıllarda biz Türklerin Avustralya askerlerine yaptığını şimdi onlar bizim futbol takımımıza yapıyordu. Savunmalarını bir türlü aşıp gol atamadık.
Almanya-Curaçao maçında adını ilk kez duyduğum bu ülkenin nerede olduğunu düşündüm. İnternete girip 155 bin kişinin yaşadığı yeri buldum. Venezuela’nın kuzeyindeydiler, Hollanda’ya bağlıydılar ve keşifler-sömürgeler çağının bir parçasıydılar. Curaçao taraftarlarının tribünde yarattığı atmosfer harikaydı. Elemeleri geçip Dünya Kupası’na katılmaları onlar için büyük bir başarıydı. Ama turnuvadaki en büyük talihsizlikleri sanırım ilk maçlarını Almanya gibi bir futbol makinesine karşı oynamalarıydı. Tam 7 gol yediler. Maç biterken Almanya’nın Brezilya’ya 7 gol attığı 2014 Dünya Kupası maçını da düşündüm.
İspanya ile Cape Verde maçını izlerken de Yeşil Burun’un dünyanın hangi bölgesinde olduğunu düşündüm ve maç sırasında internete girip baktım. Afrika’nın batısında, Senegal’in yüzlerce kilometre açığında bulunan bu ada ülkesi de tıpkı Curaçao gibi eski bir sömürge ülkesiydi. Onlar daha iyi top oynadılar ve İspanya’dan gol yememeyi başardılar. Maç 0-0 bitti.
Hollanda-Japonya karşılaşmasını izlerken 17.yüzyılda ülkeyi kasıp kavuran “lale çılgınlığını” düşündüm. Tek bir lalenin ev fiyatına satıldığı tarihin ilk ekonomik balonu sadece Hollanda’yı değil Avrupa ülkelerini de sarsmıştı.
Belçika ile Mısır oynarken iki ülkenin takımındaki iki önemli futbolcu nedeniyle İngiltere Futbol Ligi’ni (Premier Lig) düşündüm. Mısır’da Muhammed Salah, Belçika’da Kevin de Bruyne oynuyordu ve ikisi de Premier Lig’de defalarca karşı karşıya gelmişti. Şimdi ülkeleri adına oynuyorlardı ve maç güzel geçiyordu. Mısır’ı beğendim. Tıpkı piramitleri ve Kahire’nin eski çarşısını beğendiğim gibi.
Suudi Arabistan-Uruguay maçını izlerken Dünya Kupası başlar başlamaz televizyonun karşısına geçen ve bitene kadar kalkmayan üstad Eduardo Galeano’yu düşündüm. Suudilerin sonraki maçını izlerken 2018 yılında İstanbul Konsolosluk binasında acımasızca öldürülen ve cesedi yok edilen gazeteci Cemal Kaşıkçı’yı düşüneceğim.
İran ile Yeni Zelanda maçını izlerken İran’daki savaşın ne zaman biteceğini ve Hürmüz boğazının ne zaman açılacağını, Trump adlı işadamının, Tahran’daki mollaların ve İsrail’deki dinci hükümetin dünyayı ne hale getirdiğini düşündüm.
Fransa-Senegal maçını izlerken Paris-Dakar rallisini düşündüm.
Irak ile Norveç arasındaki maçı izlerken iki ülke arasındaki devasa demokrasi ve refah farkını, Avrupa Birliği üyesi olmayan Norveç’in küçük nüfusuyla büyük bir etki yaratırken, Irak’ın Saddam Hüseyin öncesinde ve sonrasında nasıl acılar çektiğini, Bağdat Müzesi’nin nasıl yağmalandığını düşündüm.
Arjantin ile Cezayir oynarken dünyanın en büyük futbolcusu olan Diego Armando Maradona’yı, onun futbol oynadığı günleri, Arjantin’in efsanevi futbolunu, Napoli’yi yıllar sonra nasıl şampiyon yaptığını ve 2020 yılındaki ölümünü düşündüm. Maradona’yı her futbolsever gibi Arjantin’in her maçında düşünürüm.
Özbekistan-Kolombiya maçını izlerken yakın zamanda gittiğim dünyanın en güzel kenti Semerkant’ı, doğuda yaratılan o büyük uygarlığı düşündüm. Kolombiya ise bana uyuşturucu kartelllerinden ve Pablo Escobar’dan başka bir şey düşündürtmüyor.
Dünya Kupası’nda dünyayı düşünürken Türkiye’nin yakın tarihini ve bu tarihle iç içe geçmiş kendi tarihimi de düşünmeden edemiyorum.
Çocukluğumda A Milli Takımın bize yaşattığı 8-0’lık hezimetleri, siyah-beyaz yıllarda yediğimiz golleri, ailece ekranın başına geçip maçlar hakkında iddiaya girdiğimizi, Enzo Bearzot yönetimindeki İtalya’nın 1982 yılındaki şampiyonluğunu, İlhan Mansız’ın 2002’de Senegal’e attığı altın golü, bu yıl turnuvaya katılmanın verdiği heyecanı, kupa öncesinde artan televizyon satışlarını ve reklam harcamalarını düşünüyorum.
Tüm bunları düşündükçe futbolun sadece futboldan ibaret olmadığını daha iyi anlıyorum ve futbolun zirvesi sayılan Dünya Futbol Şampiyonası’nı daha çok seviyorum.



















