Bienalden bienale fark var
Reklam

Bienalden bienale fark var

16.Uluslararası İstanbul Bienali artık bir bienal olmaktan öte bir sanat olayı. Kendisiyle beraber başka paralel etkinlikleri yaratan ve Eylül ayı boyunca kuvvetli bir kültür-sanat rüzgarı estiren zihin açıcı bir periyod.

13 Eylül 2019 - 22:04

Murat Erdin yazdı

Son yıllarda ekonomik ve siyasi nedenlerle aksaklıklar yaşanıyor olsa da  Türkiye’de bienaller hala düzenleniyor. Belki çoğu sanatseverin haberi yok ama Sinop Bienali’nin yedincisi 17 Ağustos’ta “Burada ve Nerede” temasıyla sessiz sedasız açıldı ve 20 Eylül’e kadar devam edecek. Geçen yıl altıncısı düzenlenen Çanakkale Bienali ise konumu ve sahip olduğu mitolojik özellikleriyle büyümeye aday etkinliklerden birisi. Yeni açılan Truva Müzesi, antik rotalar, kazıları süren kentler ve Türkiye yakın tarihi için taşıdığı önem, Çanakkale’yi benzersiz kılıyor. Bu şehirde bir önceki bienalin tamamen siyasi baskılar nedeniyle yapılamadığını anımsatmakta yarar var.

Yoluna güç de olsa devam eden ve Sinop ve Çanakkale’ye oranla sesini daha gür duyuran bir başka bienal ise Mardin. Sözünü ettiğimiz siyasi ve ekonomik baskılar Mardin’de  daha çok hissediliyor olsa da Döne Otyam ve ekibi bu zor işin altından kalkabiliyor. Kentin içinden geçtiği uzun ve sancılı süreç, sahip olunan miras, Mardin için böyle bir etkinliği sanki zorunlu kılıyor. Ama yeterli mi ?  

Yazının başlığını “Bienalden Bienale Fark Var” koymamın nedeni, bu sorunun yanıtında yatıyor.

Bir bienalin düzenlenme nedeni sanatçıların eserlerini bir araya getirme ve sergileme kaygısı değildir. Her bienal bir şeyi söyleme isteğiyle düzenlenir ve sanatçılardan o söze ortak olmaları, eserleriyle ana temanın altını çizmeleri beklenir. Liverpool ve Venedik Bienalleri bunu başarıyla yapıyor ve sesini tüm dünyanın entelektüel çevrelerinde hatta tüm kamusal alanlarında başarıyla duyuruyor.

Türkiye’deki tüm bienalleri izlemeye çalışan ve İstanbul’un bienallerini gören bir yazar olarak gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki, Uluslararası İstanbul Bienali tıpkı Liverpool ve Venedik gibi, ‘bir şey’ söyleyebilen ve söylemek istediğini sanatçılara söyletebilen önemli bir etkinlik olarak bienaller tarihinde yerini almış bulunuyor.

Başlangıcındaki tutarlılık, düzenlenişindeki profesyonellik, küratör seçimindeki titizlik İstanbul Bienali’ni benzersiz kılıyor. Hiç kuşkusuz her türlü eleştiri getirilebilir ama 1987’den beri düzenlenen bir bienalin gelenekselleşmiş yapısına saygı duymamız da gerekiyor.

Bu yılki bienal “Yedinci Kıta” kavramsal çerçevesiyle yapılıyor ve 10 Eylül’deki açılışında Bige Örer’in dediği gibi “iklim krizinin tartışmasız bir gerçek olduğu, insanların yaşam biçimlerini, üretim ve tüketim sistemlerini temelden değiştirmek oldukları bir zamandayız.” Bienale davet edilen 56 sanatçı işte bu amaçla eserler üretti. Bunlardan 36’sı İstanbul için yeni eser tasarladı ve sergiliyor. Tarihi Haliç Tersanesi de sergi mekanlarından birisi olacaktı ama açılışa bir ay kala alandaki asbestli malzemelerin temizlenmemiş olması nedeniyle bienal yönetimi mekanı kullanmama kararı aldı. Keşke orası da, Pera Müzesi, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi ve Büyükada gibi bienal mekanlardan birisi olabilseydi.

Bu yılki bienalin küratörü Nicolas Bourriaud’nun eser seçimleri gayet yerinde. Yedinci Kıta’yı tanımlarken şöyle söylüyor: “Toplumlarımızın aynadaki sureti olan yedinci kıta, yaşamak istemediğimiz, reddedip attığımız şeylerden oluşmuş bir ülke. Yedinci Kıta’nın arkeolojisi ancak yok olmuş dünyalar için geçerlidir.”

Bienale katılan sanatçılar bunun farkında. Ürettikleri eserler birbirinden başarılı ve hemen hepsi hem temanın hem de İstanbul’un ne anlattığını biliyor.

Şehirleşme sürecinin başlangıcında insanoğlu doğayı tehdit ediyordu ve bunu yaparken elindeki silahlar taş, beton, demir ve çelikti. Artık geri dönülmez bir noktaya geldiğimiz bu süreçte artık doğa bizi tehdit ediyor ve onun elindeki silahlar asla mağlup edilemez: Güneş, rüzgar ve yağmur.

Bu duruma dikkat çeken sanatçılardan Tayvan doğumlu En Man Chang, vahşi kentleşmenin yok ettiği emekleri “Temelsiz Toprak” eseriyle anlatırken, Gelibolulu sanatçı Ozan Atalan, aynı nedenle topraksız kalan ve yok olan mandaları gün yüzüne çıkarıyor. Mariechen Danz’ın Haliç Tersanesi’nde sergilenmesi planlanan yerleştirmesi, insan organlarını ve emeğini simgeleyen tuğlalardan oluşuyor. Bu tuğlaların her biri çevremizin oluşumunda insan emeğinin oynadığı rolü anlatıyor. 1981 Bergama doğumlu sanatçı Elmas Deniz’in çalışması da dikkat çekiyor. Elmas Deniz, İstanbul’un Şişli ilçesinden Taksim bölgesine kadar olan coğrafyanın üç boyutlu topografik haritasını sergiliyor. Üzerinde hiçbir binanın olmadığı çıplak bir rölyef bu. Doğanın ham halini, İstanbul’un üzerine zalimce yerleştiği gerçeği görüyorsunuz. Simon Fujiwara da eserini bu bienal için hazırlamış. İstanbul yakınlarında işletilen bir lunaparkın çöpünde bulduğu malzemelerden harikulade bir eser üretmiş. Adına “Dünya Çok Küçük” demiş. Gerçekten de öyle değil mi?

Bienalde İstanbul’a özel üretilmiş başka eserler de var. Suzanne Husky bizim izin bir halı dokurken, Eva Kotatkova sanırım Türkiye’nin içinde bulunduğu sosyo-politik ortama bir çare sunsun diye “Empatiyi Yeniden Kurma Makinesi” üretmiş. Güney Afrikalı sanatçı Turiya Magadlela ise yine İstanbul için kadın çoraplarından oluşan dev bir örtü sermiş ayaklarımızın altına. Onun amacı da ülkemizin gündeminden düşmeyen bir konuya parmak basmak: Kadına şiddet.

Amerikalı Max Hooper Schneider, Karagöz ile Hacivat’a dayanan gölge oyununu yaratmak için İstanbul’da bir kukla ustasıyla çalışmış. İsveçli Ylva Snöfrid  “Fantazya” eserinin tamamını İstanbul’da çalışarak ortaya çıkarmış. Hollandalı Jennifer Tee’nin bienal için ürettiği yapıtlar ise lale motiflerini içeriyor.

Bu saydığımız eserlerin hepsi başlı başına önemli ve hepsi İstanbul’a, ana temaya özel olarak tasarlanıp üretilmiş. Özellikle Mardin’in, kendine has gelenek, yemek ve yaşayış biçimlerine ve özellikle kültürel çerçevesine uygun eserlere çok ihtiyacı olduğunu vurgulamadan geçmeyelim. Sanıyorum bu noktada maharet, yaşadığı kentin farkında olan, yeterli kültürel altyapıya sahip bir küratöre ve onun danışmanlarına kalıyor.   

İstanbul Bienali’nde sergilenen işlerin sahipleri arasında artık aramızda olmayan sanatçılar da var. Bunlardan biri olan ve 1919 yılında ölmüş olan Ernst Haeckel, hayatı boyunca doğayı ve insanı incelemiş bir filozof ve anatomi hocası. Haeckel, ekoloji kavramını, yani canlı varlıklar arasındaki ilişkiyi inceleyen bilim dalını yaratan kişi. Haeckel’in başyapıtı, hayvanların, deniz yaratıklarının ve mikroorganizmaların renkli çizimlerini yaptığı kitap. İşte İstanbul Bienali bize bu bilim adamının kitabını ve çizdiği desenleri görme fırsatı sunuyor. Artık hayatta olmayan bir diğer sanatçı ise Llhuros adlı kurmaca bir uygarlık yaratıp sergileyen ve 2008 yılında hayatını kaybeden Amerikalı sanatçı Norman Daly. İlk kez 1972’de sergilenen bu eseri Pera Müzesi’nde görebilirsiniz. Bienalin kavramsal çerçevesiyle doğrudan ilişkili olan bu seçkileri bulup çıkardığı için bienalin küratörü Bourriaud’ya teşekkür etmeliyiz.

16.Uluslararası İstanbul Bienali artık bir bienal olmaktan öte bir sanat olayı. Kendisiyle beraber başka paralel etkinlikleri yaratan ve Eylül ayı boyunca kuvvetli bir kültür-sanat rüzgarı estiren zihin açıcı bir periyod.

Siz de 10 Kasım’a kadar sürecek bu rüzgara kapılın ve sanatçıların önerdiği alternatif dünyalara ortak olun.    

Kaynak: murekkephaber.com

YORUMLAR

  • 1 Yorum
  • Pelin E
    1 hafta önce
    Tebrikler, güzel bir yazı olmuş. Her bienal kendi ruhunu yansıtmalıdır, bulunduğu yerin dokusunu yansıtacak eserlere sahip olmalıdır.
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
​!f İstanbul’un kazananları belli oldu
​!f İstanbul’un kazananları belli oldu
Damdaki Kemancı orijinal çevirisiyle sahnelenecek
Damdaki Kemancı orijinal çevirisiyle sahnelenecek