‘Bir haber ulaştır, bir bakış lütfet
Yapsın resmini bu rüzgâr.
Susmak düştü hayale
İşte yeryüzü, işte ufuklar.
Kudret eli değmiş yağan kara
Dağa, taşa, kuşa, insana.
Yaba önünde savruluyor sanki
Ölçüler üstü bir manzara.’
İsmail Özmel (Kış) Türkçenin kışı böyle ya yazı nasıl olur?‘Ellerimde bayraklar,
Ayaklarımda kaykay.
Dilimde rüzgârgülüm
Başımda fırtınalar.’
İsmail Özmel (Türkçenin Rüzgârında Mutlu Saatler) (İsmail Özmel, Bütün Şiirler. Salkımsöğüt Yayınları.2006-Ankara) Şiir kitaplarımdan beşincisi ‘Türkçenin Rüzgârında’ adını taşıyor. Türkçe edebî mahsullerin zenginliği, gelişimi, merhaleleri ve sâhip olduğu çeşniler ve eserler, ona karşı olan sevgimi artırdı. Hele denemeleri yazarken kalemimin kâğıdın üzerinden kayıp gitmesi, aklımdan hayâlimden geçen her görüntüye bulduğum kelimeler ve bunun rûhumda oluşturduğu tatmin ve mutluluk, Türkçenin güzelliği ve zenginliği ile ancak anlatılabilir diye düşünüyorum. Her şeyden önce Türkçe yegâne anlaşma vasıtamız, birbirimizi onunla anlıyoruz, en güzel edebî mahsulleri onunla yazmışız, eserler onun çeşitli dönemlerinin rüzgârını, esintisini bizlere o ulaştırdı ve yüreğimizi onun mısraları ferahlattı, tefekkür dünyamızı onun birikimleri zenginleştirdi. Dünya, onun ağzıyla bize ulaştı. Bu duygularımı bir şiirimde şöyle dile getirdim: TÜRKÇE’NİN TADINA VARDIĞIM ZAMAN‘Türkçenin tadına vardığım zaman
Derin bir uykudan uyandım meğer.
Müjde oldu kaleme, gönle doğdu aydınlık
Uykusuz gecelerin hediyesi bu seher.’
‘Sihirli Zaman’ adlı denemeler kitabımda: TÜRKÇE‘Bir zamanlar, sana kimse bakmaz imiş…
Güzellikler bakmadan görülmez ki,
Tatmadan sevilmez ki.
Sen duyulmadık güzelliklerin kapısı…
Sen her âfetten bizi koruyan sığınak
Önümüzü aydınlatan ışık
Her şeyimizi sakladığımız hazine.
Çağlar, zamanlar boyu çok yaşa!
Bizi de yaşat…’
(İsmail Özmel. Sihirli Zaman. Salkımsöğüt Yayınları Ankara.2006, s:15) Çetinoğlu: Türkçemiz, imparatorluk dili. Artık, bu cümleye ‘idi’ kelimesini eklemek gerekiyor. Çünkü gençlerimize, aşiret dili bile ağır geliyor. Kabile dili ile konuşuyorlar... Özmel: Bir düşünürümüz Osmanlıca medeniyet dilimiz, Türkçe kültür dilimiz demişti. Biz bu medeniyet dili üzerinde hiç durmadık. Ziya Gökalp bu cümlesi ile İslâm’ı kabul ederek girdiğimiz yeni kültür dâiresinin; dilimize olan etkilerini anlatmak, böylece Arapçanın Türkçeyi derinden etkilediğine dikkatleri çekmek istemiştir sanıyorum. Mukaddes kitabımız Kur’anı Kerim’de ‘Ey Muhammed! Biz düşünüp öğüt alır diye Kur’an’ı senin dilinde indirerek kolayca anlaşılmasını sağladık.’ (Duhan/58) denilerek mukaddes kitabın herkes için anlaşılır hâle getirilmesi gerektiği anlatılmaktadır. Bu kural yeni dinin her kavramının karşılığının Türkçede olması gerektiği gerçeğini ortaya çıkarmıştır. Zamanın kalem sâhipleri bu ihtiyacı duyarak eserlerinde bu noktaların aydınlanması için gayret göstermişler ve kavramlara karşılıklar bulmuşlardır. Türkçe yüz yüze geldiği bu noktada, zamanın kalem sâhipleri, dilin içine nüfuz eden yeni kelimelere karşılıklar bulmaya çalışmışlar. Yeni kelimelerin bazıları Türkçenin âhengine ve söyleyişine uymuşlar, diğer kelimelerle anlam ve âhenk birliği kurmuşlardır. Böylece gelen kelimelerin söyleyişleri Türkçeye uymuş hem de Türkçe bâzılarına yeni özel anlamlar kazandırarak geldiği dille olan ilgisini kesmiştir. Bugün azbuçuk Arapça bilenler, Arapça’da bu kelime şu anlama gelir, bizimkiler bunu bilememişler ve farklı bir anlamı bu kelimeye kazandırmışlar diyerek kusur, noksan aramışlardır. Sanki Ecdad onlar kadar Arapça bilmiyordu. Onlara verilecek en kısa cevap, o kelime Arapça’nın kelimesi iken o anlama kullanılması doğrudur ve normaldir, ama Türkçe kelimeler ailesine katılınca ona Türkçe’nin ses ve âhengini vermemiz ve Türkçe’yi kullanan halkın yüklediği anlamları da Türk hançeresinin ve dilinin başarısı olarak selamlamamız gerektiğini anlatmalıyız. Dil konusunda bir örnek olsun diye İngilizceye bir İngiliz yazarın gözü ile bakalım. İngilizcenin 17 dilin karması olduğunu açıklayan batı kaynaklı eserlerden birisi de T. S. Eliot’un yazdığı ve dilimize Sevim Kantarcıoğlu’nun kazandırdığı ‘Kültür Üzerine Düşünceler’ adlı eserdir. Yazar İngilizcenin zenginliğini ve âhengini başta Almanca olmak üzere, İskandinav dillerinden, Norman Fransızcasından, çeşitli tarihlerde Fransızcadan, Latinceden, Grekçe’den ve Keltçeden aldığı kelimelerle sağladığını uzun uzadıya anlatmaktadır. (s:121-122) Bir dilin başka dillerden kelime alması dilin kusuru değildir, bunlar tarihî ve kültürel zaruretlerle ortaya çıkmışlardır. Bu harpler, siyâsî, ticârî ve kültürel münâsebetlerin, bir yeni kültür ve medeniyetin çeşitli yollarla etkilediği, ihraç ettiği kelimeler ve kavramlar olagelmiştir. Dil bu yeni kelimelere ve yeni bakışlara karşı kendini koruma inisiyatifi içine girmiş ve Cumhuriyetle birlikte bu mücâdele daha anlamlı ve şuurlu bir biçimde; yazarlar ve kamu kurumları vasıtası ile; yapılmaya çalışılmıştır. Bu konuda yapılanları az bulabiliriz, eksik bulabiliriz, yanlışlarını, aşırılıklarını bulabiliriz ama bunca gayreti de görmezden gelmek mümkün değildir. Çetinoğlu: Dilimizin fakirleşmediğini söylüyorsunuz… Özmel: Türkçede kaybolmuş kelime veya kavram yoktur. Osmanlıca bütün haşmeti ile metinlerdedir. Cumhuriyet döneminin muazzam birikimleri ciltler hâlinde mahzenlerdedir. Bunları günlük kütüphânelere sokmuyorsak veya kısmen koyuyorsak, ders kitaplarında onlara yer vermiyorsak veya az veriyorsak, bunun kabahati kimdedir? Türkçenin ders saatlerini azalta azalta neredeysek kaldırma noktasına geliyorsak, bunda dilimizin, edebiyatımızın ve birikimlerimizin ne kabahati vardır? Divan edebiyatının aruzdan ibâret olduğunu zanneden kimselerin Millî Eğitimin etkili yerlerine geldiği dönemleri hatırlamalıyız. Kelimeler ve kavramlar metinlerde, mısralarda yaşarlar. Onu iştahla tüketecek, okuyunca beslenecek nesillerin sofrasına bu gıdalardan koymazsanız, elbette beslenme eksik olur ve bünye istediğimiz gibi güçlü olmaz. Her rüzgâr, her esinti onları alabora eder, yabancı, bozucu unsurların tesir sahasında bırakır. Biz bilmekle kullanmak arasındaki farkı bilmiyoruz. Efendim divan edebiyatını öğrenip de ne olacak, günlük konuşmalarda bu eski kelimeleri mi kullanacağız, derler. Türkçe’nin Yunus Emre ve halk edebiyatı ile başlayan şiir hazinesinin Divan edebiyatıyla birleşince büyük bir varlık kazandığını, Cumhuriyet döneminin çok yönlü ve zengin edebiyatı ile birleşince, bir dünya şiir ve edebiyat galerisi ortaya çıktığını, oradaki târifsiz güzellikteki ifâdeleri, teşbihleri ve diğer sanatları öğrenseler, bu örneklerden âhengi ve derinliği görseler, onların düşünme ve hayal güçlerini ne kadar artacağını, bakış açılarının ne kadar genişleyeceğini takdir edebilecekler midir? Kültür denilen zenginliğin, nelerin bir arada bulunması ve nelerle birlikte mayalanarak hayat felsefemizi, yaşama umudumuzu ve hayata bağlılığımızı güçlendirdiğini bunlara nasıl anlatacağız? Kelime hazinesi ne kadar zenginse, düşünme ve çözüm önerilerinin de o kadar zengin ve ihatâlı olacağını nasıl anlatacağız? Umarım bu noktalar zannettiğimizden daha önce geride bıraktığımız, bir hâtırâ hâline dönüşmüş, handikaplar olur dileğindeyim. Arapça dilbilgisi kuralları ile yapılmış, Türkçenin yabancısı bir terkipler furyası içinde Türkçe âdeta gölgede bırakılmıştır. İlim dili Arapça olsun demiyorlar mıydı, bugün de ilim dili İngilizce olsun diyenler vardır ama bu tarihî tecrübe milletimizi uyandırmış ve bu son iddia sâhipleri çok azınlıkta kalmışlardır. Tabii ki dilimiz Türkçe üzerindeki çalışmalar Osmanlı Devleti’nin son döneminde Genç Kalemlerin öncülüğünde bir sâdeleşme ve zenginleşme hamlesi olarak ortaya çıktı. Bu hamle Cumhuriyetle birlikte müesseseleşti ve zaman içinde Türk Dil Kurumu (TDK) adını aldı. Yeni nesillerin bilemediği bazı gerçekler vardır. Dil kurumu ‘hostes’ kelimesine karşılık, ‘gök konuksal avrat’ diye bir kelime ürettiğini o zamanın karşı ekibi yazıyor biz de inanıyorduk. Bu gün de böyle iddiaları ileri süren, gelişmelerden habersiz olanlar vardır. Türkçe’nin kat ettiği merhalelerden haberi olmayanlar böyle söylemeye devam edeceklerdir. Türk Dil Kurumu ve Türkçenin sevdalılarının gayretleri ile 10.000 kelimeyi geçkin yeni kelime dilimize kazandırılmıştır. Müddeiumumi’yi söyleyen, kullanan kaldı mı, savcı dururken, ama hâkim de yargıç ta beraber hayatiyetini sürdürmektedir. Artık Erkânı Harbiyeyi Umumiye Riyaseti diyen kaldı mı? Şimdi efendim genel kelimesi Fransızca bir kelimeyi hatırlatıyor, olabilir ama söyleyiş Türkçe’nin ahengine ve akışına uygun hâle gelmiştir yâni bizim olmuştur. Kelimelerin kökenini ön planda tutarsak, bir anlamda kelime ırkçılığı yapmış olmuyor muyuz? Zaten üretme ve türetme imkânları yönünden, fiil köklerinin çokluğu yönünden Türkçe’nin yeni kelime üretmesi ve türetmesi hiçbir zaman bir mesele olmamıştır. Yeter ki biz onu işlemeye ve âhengine âhenk, anlamına anlam katmaya devam edelim.‘Türkçe’yi koruma kanununun çıkmasını daha ne kadar bekleyeceğiz?’ diyerek soran İsmail Özmel; ‘Edebiyat dergileri ve diğer gayretler bu konudaki tahribatı önlemeye yetmiyor.’ Diyor |
| İSMAİL ÖZMEL18 Aralık 1933’te Niğde merkez, Ahipaşa Mahallesi Ahi Sokak (Şenol Sokak) 20 numaralı evde doğdu. Babası Birinci Cihan Harbi ve İstiklâl Harbi gazilerinden terzi Bekir oğlu Ahmet Özmel, Annesi Altuncu ailesinden Huriye Özmel’dir. Niğde Dumlupınar İlkokulu (1946), Niğde Ortaokulu (1949), dört yıla yakın İstanbul’daki lise öğrencilik yılları (1949- 23.6.1953), sonra Niğde Lisesi (1955), Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi (1959) mezunu. Bir süre öğretmenlik yaptı. (1962-1967). Genelde serbest avukat olarak çalıştı. İsmail Terzioğlu, İsmail Bekiroğlu ve Mızrap takma adları ile de yazan İsmail Özmel, İLESAM ve Türkiye Yazarlar Birliği üyesidir. İlk şiiri 1952 yılında ‘Türk Sanatı’ dergisinde ve Elazığ Uluova (23/24 Haziran 1953) gazetesinde yer aldı. Lise son sınıfa Niğde’ye geldiğinde, Niğde’nin Sesi günlük gazetesinde başyazı yazmaya başladı. (1954-55) Kırk yıla yakın bu gazetede yazdı. Diğer yazı ve şiirleri Şûle, Millî Işık, Boğaziçi, Türk Edebiyatı, Türk Dili, Yesevi, Kayseri Erciyes, Filiz, Kültür ve Sanat dergileri ile Tercüman, Son Havadis, Kayseri Hâkimiyet, Bursa Hâkimiyet, Hür Anadolu gibi gazetelerde yayımlandı. Ona yakın şiiri bestelendi. Ansiklopedilere maddeler yazdı. Arısoy ailesinden Melâhat Hanımla evli ve Dr. Selçuk Özmel ve Mak. Müh. Bekir Serdar Özmel’in babasıdır. Yayın hayatına Ocak-Şubat 2006’da başlayan Akpınar isimli, iki ayda bir yayımlanan, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin imtiyaz sâhibidir. Dergi; 24. sayıya ulaşmıştır. Yayınlanmış Eserleri: ŞİİR:Bir Daha Yaşamak (1969), Zaman Kuşun Kanadında (1984), Çağır da Geleyim Güzel İstanbul (1986), Her Mevsim Bahar (1995), Türkçe’nin Rüzgârında (2004), Bütün şiirleri (2006). BİYOĞRAFİ:Adana Halk Şairi Sadık Çavuş (1996), Dünden Bugüne Niğdeli Şair ve Yazarlar (1. Cilt: 1990), Türk Edebiyatından Esintiler, (Niğdeli Şair ve Yazarlar , 2. Cilt: 2001), Niğdeli Şair ve Yazarlar. Üç cilt bir arada, (İlaveli ikinci baskı, 1236 sayfa), Tekten Matbaası.2009-Niğde DENEME – İNCELEME: Özdeyişler (1970), Türk Musikisi ve Kültürümüz (1988), Dil ve Edebiyat Yazıları (1997), Kültür ve Tarih Sohbetleri (1999), Sihirli Zaman, (2006), Bindallı Yazılar, ( 2007), Türk Musikisi ve Kültürümüz (2. Baskı–2007), Denemeler-Yorumlar, (2010), Dil ve Edebiyat Yazıları, 2.Baskı-2011), Kültür ve Tarih Sohbetleri. (2.Baskı-2011), 55 Soruda Düşünen İnsan (2012), Yansımalar, (Bir Yol Hikayesi, Eflatun Sordu) 2014 Ansiklopedilere maddeler yazdı. Yayın hayatına Ocak-Şubat 2006’da başlayan Akpınar isimli, iki ayda bir yayımlanan, kültür, sanat ve edebiyat dergisinin imtiyaz sahibi ve Genel Yayın Yönetmenidir. Dergi, Ocak Şubat 2015 döneminde 55. sayıya ulaşmıştır. İsmail Özmel, İLESAM (İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği) 2012 yılı Şeref ödülüne layık görülmüştür. Bu ödül, ülkemize ve insanlığa nitelikli eser ve çalışmalarıyla hizmet etmiş, ilim ve edebiyat alanında 50. yılını dolduranlara verilmektedir. |





















