Dost bî-pervâ felek bî-rahm devrân bî-sükûn, Derd çok hem-derd yok düşman kavî , tâli' zebûn.
(Dost umursamaz, felek acımasız, dünya karışık. Dert çok, dert ortağı yok, düşman güçlü, talihim ise âciz.) İddia: "Ruminantlarda oluşan mastitis ve abortus semptomlarının etiyolojisi..." diye yazıyordu ders kitaplarımızda. Bir dönem veteriner yardımcılığı okuduğum için biliyorum. Peki, bu tümcedeki sözcükleri anlayıp anlamamız yazanların umrunda mı? Bunu dile getirdiğimde “bilim evrenseldir” diye yanıt veriyorlar, kullandıkları Latince sözcüklere kendilerince dayanak oluşturuyorlardı. Oysa orada şöyle yazsaydı; “Gevişgetirenlerde oluşan meme yangısı ile düşük belirtilerinin etkeni...” hepimiz kolayca anlardık. Sonuç olarak Iğdır'daki bir ineğin düşük yapmasıyla, Latin Amerika'daki bir köyde yetiştirilen ineğin düşük yapmasının etkeni birdir. Evrensellik de buna denir. Dil yerel olabilir, evrensel olan bilimdir. Böylece özleştirme akımı geçerli nedenlere dayandırılır. Cevap: Tamamen haklısınız. Fakat ‘Yangı’ ve ‘etken’ kelimeleri de milletimize, ‘iltihap’ mânâsındaki ‘mastitis’ ve ‘düşük’ karşılığı olan ‘abortus’ kelimeleri kadar değilse de yabancıdır. İltihap kelimesi beğenilmiyorsa, ‘şişkinlik’, ‘kızarıklık’, ‘ağrılı akıntı’ veya ‘yara’ denilebilir.İddia: “Kesinkes bu sözcük kullanılacaktır ” diye kimse (‘kimseye’ olmalıydı) dayatma yapamayız, bunu vurgulamak isterim.Cevap: Tekrar soruyorum: Câhil özentisine duçar olmuşları ne yapacağız? Dikkatli, hassas, disiplinli ve Türk dilbilgisi kaidelerine sıkı sıkıya bağlı kalmalıyız. Bu şartlar içerisinde ihtiyaç hâlinde yeni kelimeler üretebiliriz elbette. Fakaaaat Türk dilbilgisi kaidelerine uygun olarak…İddia: Söz konusu yabancı sözcüğün dilimizdeki karşılığı olduğunu bilmek, yeri geldiğinde de o sözcüğü yeğlemektir yapabileceğimiz.Cevap: Türk dilbilgisi kaidelerine uygun kelime türetme imkânı varken de mi?İddia: Dileyen “kelime ” der, dileyen de “sözcük ” der. Her iki kesim de birbirini bunun için kınayamaz. Cevap: Hakîki Türkçe-severler daima doğrusunu kullanmalılar; yanlış kullananları münâsip bir dille uyarmalılar.İddia: Öbür Türk toplulukları Rus egemenliğinden dolayı bu gibi akımlarda geri kaldılar. Dolayısıyla aramız açıldı. Bizim amacımız, bilgi çağını karşılayabilecek bir dil yaratmaktır. Bizim amacımız, bilgi çağından sonra gelecek olan çağa, dilimizi işlek bırakabilecek özgücü vermektir. Bunun için de Türkçenin bütün söz varlığından, bütün gücünden yararlanmalıyız. Görkemli bir ulusun, olağanüstü bir dili olmalı. Öbür Türk ulusları da egemenliklerini kazandıklarına göre, bu akıma koşulmalı, dillerinin gücünden yararlanmalıdırlar. Bu konuda deneyimi olan Türkiye'yi örnek almaları, bizim yaptığımız yanlışlara düşmemelidirler. Cevap: Moskof rejimi, aynı dine mensup, aynı soydan gelen insanların birbirleriyle irtibatını kesmek için İlminski’yi görevlendirdi ve kardeşleri anlaşamaz hâle getirdi. Bakü’de karşılaştığım bir Azerbaycanlı Türk’le de, Özbekistanlı Türk’le de konuşup anlaşabiliyordum. Kırım Türkleri ve Kazan Türkleri ile de… Fakat o Türkler, aralarında ancak Rusça konuşarak anlaşabiliyorlardı. Mel’un Moskof, hedefine ulaşmıştı. Onlar, bu işlerden vazgeçtiler. Şimdi onların yapmaktan vazgeçtiği ihâneti siz mi devam ettirmeyi düşünüyorsunuz? İddia: “Söz ırkçısı ” diyebileceğimiz kişiler bulunmakta. Bunlardan ayrı olarak biz, yer yer yabancı sözcüklere göz yumabiliyoruz, ancak bunun koşulları var. Örneğin “Röntgen” sözcüğüne karşılık bulunmasını istemiyoruz. Çünkü “Röntgen” kişi adıdır, çalışmalarından dolayı adı unutulmasın, saygı ile anılsın, gelecek kuşaklara ulaşsın diye bunu istiyoruz. Bilime katkı sağlayan kim olursa olsun, Tanrı katında göksel bir kişidir. Bu da adının yaşaması için yeterli bir gerekçedir. Benzer biçimde yabancılar da “Arf değişmezi ” diye matematiksel bir kavramı kullanarak Türk matematikçisi Cahit Arf'ın adını yaşatır. Bir başka durum ise şu; deyimler, atasözleri, türküler... Dilimize giren yabancı sözcükler; deyimlerimize, atasözlerimize de işlemiştir. Öztürkçe bir sözcük ile değiştokuş yapıldığında çok ayrık durmakta, söylendiğinde kulağı tırmalamakta, gülünç gelmektedir. Çetin bir durum olduğunu biliyoruz. Ancak bu durumun olması, bizim özleştirme düşüncesinden caymamız için bir neden değildir. Kalkıp da; “Atasözündeki yabancı sözcüğü değiştirelim” demiyoruz. O yabancı sözcüğün dilimizde bir karşılığı olduğunu bilelim, geliştirmekte olduğumuz, süregittiğimiz ekincimizi (kültürümüzü, medeniyetimizi, uygarlığımızı) kendimize özgü değerlerle yükseltelim. Atalarımız geçmişte çok güzel işler yapmışlar, tinleri Tanrı katında olsun, ancak yaptıkları yanlışları da bilip biz torunları olarak doğruyu yapmak için çaba göstermeliyiz. Dilimize yabancı bir sözcüğün girmesini bir yanlış olarak değerlendiriyoruz. Var olanları da, atasözlerimize değin girmiş olanları da dışlayamıyoruz.Cevap: ‘Atasözündeki yabancı sözcüğü değiştirelim demiyoruz.’ Cümlesinden başlayalım. Sâdece yabancı kelimeler değil, Türkçeleşmiş, Türkleşmiş kelimeler de değiştiriliyor. Hem atasözündeki yabancı kelimeyi değiştirmeye de lüzum kalmıyor. Atasözü içerisindeki uydurma kelime sebebiyle atasözü bütünüyle kullanılmaz hâle geliyor. Zâten dil devrimbazlarının, atasözleriyle pek de dost oldukları söylenemez.Kelime uyduranların sık sık arkasına sığındıkları bir bahâne var: ‘Eski kelime de kullanılsın, yeni kelime de kullanılsın!’ Tatbikat öyle olmuyor. İktisattaki, ‘Gresham Kanunu’ der ki: ‘Kötü para iyi parayı kovar.’ Bu ifâde, politik hayat için de, dil ile alakalı meseleler için de geçerlidir. Herkes bilir: sepetteki bir tek çürük elma, bütün elmaları çürütür. O halde, dilimizde bir tek uydurma kelime kalmaması için; ‘ben Türk’üm’ diyen herkes, dilimizi, güzel Türkçemizi korumak için çalışmalı gayret etmelidir.Siz ‘kültür ’ ve ‘medeniyet ’ kavramlarını aynı ‘ekinci’ kelimesi ile mi ifâde ediyorsunuz?

TÜRKÇEMİZDE ‘DOĞRU’ ZANNEDİLEN YANLIŞLAR (DİL YANLIŞLARI BUŞACI HASTALIK GİBİDİR.)
2
İddia: Obalarda konuşulan Türkçeyi, yazı dilinde işlekleştirmişiz; hepsi bu! Dolayısıyla bir devrimden söz etmek doğru değildir. “Alfabe Devrimi” vardır; Arap alfabesinden (elifbasından) Latin'lerindekine geçmişiz. Bu yüzden sözü edilen dönemi “özleştirme süreci” olarak ele almak daha doğru olacaktır. Özleştirme sürecinde bulunan dilcilerde büyük bir buşku (heyecan) vardı. Bu buşku da bir sevgilinin gözünün kör olması gibi, var olan yanlışları bile görmeyecek denli kör etmiştir dilcilerimizi. Gönül isterdi daha özenli davransınlar, ancak ne yazık ki bu yanlış durumları da kabul etmemiz gerekiyor. “Tarihî ” yerine “tarihsel ” demek büsbütün yanlış bir tutumdur. “Dilimize zarar veren bunlar değil mi?” diye soruyorsunuz; evet bu gibi tutumlar zarar vermiştir.Cevap: Obalarda konuşulan dil meselesi… Köy edebiyatı, köy filminin moda olduğu günlerde de, sol kültür zemininde çaba sarfeden ekinciler-filmciler, köy ağzını İstanbul’a taşıma hevesindeydiler. Neden köy ağzı İstanbul’a da, İstanbul ağzı köye değil? ‘Köy’ kelimesinin yerine ‘oba’yı koysak ne değişir ki?İddia: ‘Kumsal ’ ve ‘uysal ’ kelimelerinden başka, dilimizden atılmış olan ‘sarsal ’ ve ‘arsal ’ kelimeleri vardır. Türk Dil Kurumu’nun (TDK) ‘Tarama Sözlükleri’nde görülebilir. Cevap: ‘Sarsal’ ve ‘arsal’ kelimeleri neden dilimizden atılmış, öldürülmüş? Ölü kelimeyi nasıl ve hangi sebep ve gerekçelerle diriltmeye çalışıyoruz? Sormuştum galiba…TDK millî bir kurumumuzdur. Fakat hiç yanlış yapmadığı iddia edilemez. Buna karşılık, binlerce yanlışı, konunun uzmanları tarafından defalarca söylenmiş, cilt-cilt kitaplar yazılmıştır.Azerbaycan’daki ‘ersel’ kelimesi… ‘koca’ kelimesine ne oldu? HİV virüsü mü kaptı? Kırım’da da ‘akay’ diyorlar. Hanımlar için de ‘apay’… Azerbaycan’da ‘torun’a ‘neve’ diyorlar… Desinler, bize bir zararı olmaz ki… Her gördüğümüzü, duyduğumuzu alacak kadar arsız mıyız? Hem ‘koca’ kelimesi, ‘karı’ kelimesi çok kaba değil mi? ‘Zevcim’ veya ‘zevcem’ demeyi beceremeyenler, ‘eşim’ demeyi de mi bilmiyorlar? Köyden veya şuradan buradan ‘koca – ersel’ kelimelerini alacağımıza, oralara ‘eşim’ kelimesini teklif edersek; daha nezih, daha kibar daha ince bir davranış olmaz mı? AZERBAYCAN TÜRKÇESİ:Azerbaycan İlimler Akademisi Üyesi Prof. Dr. Ali Şâmil Hüseyinoğlu’na aşağıdaki soruları sordum. Dostum Ali Bey soruların altında yazılı cevapları gönderdi.1- Azerbaycan Türkçesinde Türkiye Türkçesindeki 'kelime ' yerine 'söz ' kelimesi mi kullanılıyor?'Kelime ' hiç kullanılmıyor mu, Bu kelimeyi kullanan ve bilen kişi yok mu?Cevap: Azerbaycan Türkçesinde ‘kelime’ ve ‘söz’ kelimelerinin her ikisi de kullanılır. Fakat farklı anlamlarda kullanılır. Masala ‘söz kesmek’ normal halda konuşanın fikrini yarıda koymak sözünü ağzında yarıda saklamaya zorlamak anlamındadır. Bir başka ‘söz kesmek’ ise iyi anlamdadır. Masala deyilir: ‘Ahmed gile gitmişdik. Sözkesdi ittik.’ Yanı Ahmet’in kızını oğluma alacam. Onlara getdik ve dügünün ne vakt olacağını tarafların her birinin hansı mesrefleri ödeyecegini kararlaştırdık.Birisi hızlı konuşanda; ‘kelime - kelime de ki yaza bilim…’ Söyleyirik. Azerbaycan’ın standart dilinde de ağızlarda da ‘kelam’ ve ‘söz’ ayrı anlamda kullanılır. Bu normal sayılır. ‘Söz kestik’ yerine ‘kelime kestik’ deyen söylenmez. ‘Kelime – kelime konuş’ yerine de ‘söz – söz konuş’ denilmez. ‘Sözüne güvenilir’ veya ‘kelamına güvenilir’ denilir de, ‘kelimesine güvenilir’ denilebilinemez.2-Azerbaycan Türkçesinde 'rakamsal ' diye bir kelime var mı? Varsa ne mânâya geliyor?Cevap: Azerbaycan Türkçesinde 'rakamsal' kelimesi ‘rakamla alakalı’ veya ‘rakam olarak’ şeklinde yazılır ve kullanılırdı. Son yıllar Türkiye televizyonunun ve gazetelerinin etkisi ile gençler anlayır ve kullanıyor.3-Azerbaycan'da konuşulan Türkçeye, 'Almanca ' der gibi, 'İngilizce ' der gibi 'Azerbaycanca ' denilmesi sizce ne ifâde ediyor? Böyle denilmesinden memnun olur musunuz? Cevap: Hayır! Ben ve benim kibiler kızıyorlar. Neden? Azerbaycanda 8’den fazla halk ve etnik gurup yaşayır. Türkler, Talışlar, Tatlar, Lezgiler, Avarlar, Kürdler, Saxurlar, Udinler, Qırızlar, Xınalıqlılar, Buduqlar vs.1936 yıla gibi bunların her birisi bir halk ve haman halkın dili de Türkçe, Talışça, Lezgiçe, Avarca, vs gibi yazılırdı. Sovyetler İkinci Dünya Savaşına hazırlaşırken Türkiye Cumhuriyeti’nin Almaniya’nın yanında yer alacağında korkarak Azerbaycan’da yaşayan Müsülman halkları ‘Azerbaycanlı’ adı ile dillerini de ‘Azerbaycanca’ deye tanıtdı. 1991-yılda Azerbaycan bağımsızlığına kovuşanda bu problem çözüldü. Azerbaycan sözü devlet, bölge coğrafı ad kibi saklandı. Halklar ve onların dilleri eskiden olduğu kibi Türkler, Talışlar, Lezgiler ve s. yazılması hakkında kanun kabul edildi. Bu uzun sürmedi. Haydar Aliyev hakimiyyete gelenden 2-3 yıl sonra Rusıya’nın baskısı ile Türk halk ve dil adı kibi aradan kaldırıldı.Bizler yazanda Azerbaycan Türkleri ve Azerbaycan Türkçesi yazırık. Bu yazını bizlere hiç kim yasaklamır. Gazetelerde dergilerde kitablarda radıo ve televizyonda Azerbaycan Türkleri ve Azerbaycan Türkçesi kullanılır. Ne yazık ki bazen Moskova taraflısı bürokratlar ona engel olmaya calışır resmi yazışmalarda bizleri Azerbaycanlılar ve Azerbaycanca yazmaya zorlayırlarSizlere başarılar dilegiremHormetle, Ali ShamilAzerbaycan Milli Elmler Akademiyası * * *İddia: ‘Cümle ’ yerine ‘tümce ’ denilebilir. Olmazsa ‘sözlem ’ diyebiliriz. -İstersem ‘hür ’ derim, istersem ‘erkin’, istersem de ‘özgür ’…Cevap: Denilebilirse de, doğru yapılmış olmaz. Bakınız niçin: ‘Erkin’ kelimesinden başlayalım:Lügatler, ‘erkin’ kelimesinin açıklamasını; ‘Her durumda istediği biçimde davranan; serbest.’ Karşılığını veriyor. Geniş bir yorum yapıldığında, ‘kaide tanımayan kimse’ mânâsına ulaşılabilir.‘Kimsenin bana bu konuda karışmak gibi hakkı bulunmamaktadır.’ Diklenmesine karşılık da: ‘Siz kendinizi lügatteki karşılığı gibi ‘erkin’ olarak kabul ediyorsanız, kimsenin size karışamayacağını söyleyerek meydan okuyabilirsiniz. Buna rağmen Türkçe severler, Türkçe hassasiyeti olanlar size doğruyu söylemek mecburiyetindedirler. Türkçe kimsenin kendi öz değeri değildir. Kimilerine göre 4.000, kimilerine göre 40.000 yıllık Türklerin malıdır. Kimsenin onu hor kullanmaya yozlaştırmaya, hakkı yoktur. Buna rağmen ‘kullanacağım’ diyorsanız, siz bilirsiniz. Kimse mâni olmaz.Bir hikâye: Yaşlı bir İstanbul Beyefendisi, İstanbul’un namlı külhanbeylerinden biri ile dar bir geçitte karşılaşırlar. Beyefendi, yaşına hürmet edilerek geçiş önceliğinin kendisine verileceğini düşünerek ilerler. Diğeri karşısına dikilir: ‘Ben bir zibidiye yol vermem!’ İstanbul Beyefendisi geri çekilir ve ‘Ben veririm Efendim, buyurunuz…’ Der… ‘Özgür’ kelimesine gelince: Bu kelime, hem meydana getiriliş, hem de mânâ ve mefhum bakımından yanlıştır. Dilimizde isme eklenen bir ‘gür’ eki bulunmamaktadır. Kelime, Türkçedeki ‘öz’ ve ‘gür’ kelimeleri birleştirilerek yapılmıştır. ‘Öz’ kelimesi; isim, sıfat ve zamir olarak kullanılmaktadır. ‘Gür’ kelimesi ise sıfattır. Bizim zamanımızda ilkokul 4. sınıfta iken Türkçe bilen öğretmenlerimiz öğretirlerdi: Türkçede sıfatlar başta bulunur. ‘Akkor’, ‘alvuvar, ‘gökdelen’, ‘kelaynak’ gibi… Bu şekilde yüzlerce emsal gösterilebilir. Yâni, ‘istisna’ değildir. Birleşik kelimelerde sıfatların başta bulunacağı kaidesini kim, ne zaman ve niçin değiştirdi? Açıklanabilir mi?İddia: ‘Mükafat ’ yerine ‘ödül ’ kelimesi kullanılmalı…Cevap: ‘Mükâfat’ kelimesi, pahalı bir kelime. Yeterli kültür seviyesine erişememiş şahıslar bu kelimeyi kullanmayı beceremeyebilirler. Çok görülmemeli, ayıplanmamalı.Not: Kelimenin doğrusu ‘mükâfat’tır. ‘mükafat’ yazılışı yanlıştır. O şekilde yazmayınız. Ayıplanırsınız. İddia: ‘Bir dili devirip yerine başka bir dil getirmemişiz.’Cevap: Evet! Türkçeden vazgeçilip, yerine Fransızca veya Almanca ikame edilmiyor. Fakat bir grup; Arapça ve Farsça kelimeleri, diğer grup batı dillerinden gelen kelimeleri dilden atmaya çalışıyor. Üçüncü bir grup da Türklerin Uluğ Türkistan’da iken kullandıkları kelimeleri tedâvüle sürerek, kelime katliamı yapanlara, ‘iyi niyetli’ görüntüsü içerisinde destek veriyor. Bir başka grup, Türk dilbilgisi kaidelerine aykırı kelimeler türetiyor. Bu yapılan, ‘dil devrimi’ değilse mutlaka ‘dil katliamı’dır.Herkesin anladığı bildiği ve kullandığı kelimeleri atıp yerine başlangıçta yalnızca uyduranların ve ikame edenlerin bildiği kelimeler konuluyor. Zamanla câhil özentisi ile özürlü olanların ve daha sonra da sürü psikolojisi ile mâlûl olanların devreye girmesi ile kelime katliamı devam ettiriliyor. Bu, dil katliamı değil de nedir?Türk dili sahâsında 60 yıllık tecrübesi bulunan Oxford Üniversitesi emekli profesörü Geoffrey Lewis (*) katliamın farkındadır ve araştırmalarının neticesini ‘Trajik Başarı / Türk Dil Reformu’(**) adı ile yayınlamıştır.İddia: Toplumun kendi kendine türetip de obasında yaşattığı sözcüklerimiz de bulunmaktadır; ‘ölümsel ’ , ‘yensel ’ gibi…Cevap: İşte işin püf noktası da buradadır. Türk millî kültürüne gönül vermiş insanlar, dilin sâdeleştirilmesine, millîleştirilmesine çalışmaktadırlar. Dilde gelişme (tekâmül) ve ıslahat (reform) yapılmasını, bu işin, sokaktaki, kahvehânelerdeki, tarlasındaki vatandaşlarımız tarafından değil, ehil kişilerden teşkil edilecek dil akademisi tarafından kontrollü olarak yürütülmesi gerektiğini söylemektedirler. Öz Türkçeciler ise, dil meselesini bilsin-bilmesin herkes tarafından kelime uydurulmasını ve bu kelimelerin herkes tarafından kullanılmasını istiyorlar.Dil bahsindeki çalışmalar hatırlanacak olursa, 1911 yılında, Genç Kalemler Dergisi’nde, Ömer Seyfettin ve Cenap Şahabettin tarafından başlatıldı. Ziya Gökalp de bu hareketi destekledi. Fâruk Nâfiz (Çamlıbel), Hâlid Fahri (Ozansoy), Orhan Seyfi (Orhon), Yusuf Ziya (Ortaç), Refik Hâlid (Karay), Reşat Nuri (Güntekin), Yahya Kemal (Beyatlı), Mehmet Âkif (Ersoy), Süleyman Nazif gibi dönemin şair, yazar ve fikir adamları kısa zamanda dil inkılabına uygun eserler vermeye başladılar. Böylece yazı dili ile konuşma dili arasındaki fark, giderilmiş oldu. Dil inkılabı gerçekleşmiş; güzel, zevkli ve herkesin anlayabileceği bir dil, hem konuşma hem de edebiyat dili hâline gelmişti. Cumhuriyetin ilk 10 yılında bu dil kullanıldı. 1930 yılında, tasfiye hareketi başlatıldı ve bu yolda, Geoffrey Lewis’in söyleyişi ile ‘Trajik Başarı’ya ulaşıldı. ‘Devamlı Devrim’ taraftarları doymadılar, daha trajik başarılar için var güçleriyle kıyım hareketlerine devam ettiler.Yaptıkları ve yapmaya devam ettikleri işin adı ‘Dil katliamı’dır.Şimdi iddia sâhibi tarafından kullanılan uydurma kelimelere bakalım: ‘Ölümsel’: herhalde ‘ölümcül’ diyecekti, dili / kalemi sürçtü.‘Ölümsel’ ve ‘yensel’ kelimeleri, özleştirmeci dil devrimbazlarının hazırladığı ‘Türkçe Sözlük’te yok. Neden acaba? Yeterince özleştirmeci olmadıkları için mi?‘Kereksel / gereksel’ diye bir kelime bile varmış! Vardır zâhir… Hatta onların bilmedikleri başkaca ‘sel’li, ‘sal’lı kelimeler de vardır: kahvaltısal, giysisel, gereksinimsel, sütsel, ekmeksel, evsel, çöpsel, uyduruksal, kıytırıksal… gibi…Mâdem ki her kök kelimenin ardına her türlü ek getirilebiliyor, ‘sel’ ve ‘sal’ maymuncuk takıları neden getirilmesin ki?(*)Geoffrey Lewis: 19 Haziran 1920 tarihinde Londra’da doğdu. Oxford Üniversitesi’nden mezun oldu. 1950 yılında ‘Doktor’ unvanını aldı. 1961 yılında ‘profesör’ oldu. İngilizce konuşulan ülkelerde ‘Türkçe Öğretmeni’ olarak isim yapmıştır. 1959 – 1968 yılları arasında Robert Kolej’e misâfir profesör olarak dersler verdi. 1986 yılından itibâren Oxford Üniversitesi’nde Türkçe Profesörü olarak vazife yaptı.İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Oxford Üniversitesi’nde Türkiye hakkında çalışmalarına başlayan Lewis Türkiye ve Türk dili hakkında birçok önemli eser yazmış ve tercümeler yapmıştır. 1998 yılında, Türkoloji ilmine üstün hizmetleri sebebiyle kendisine, ‘Türkiye Cumhuriyeti Liyakat Nişanı’ sunulmuştur.‘Trajik Bir Başarı’ isimli kitabında dil devriminin ilim dışı tarafları üzerinde durmuştur.Prof. Dr. Geoffrey Lewis, 9 Şubat 2008’de Londra’da vefat etti. (**)Trajik Başarı / Türk Dil Reformu: İngilizce adı ‘The Turkish Language’ olan kitap,16 X 24 santim ölçülerinde, 260 sayfadır. İstanbul Şehir Üniversitesi’nde İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Mehmet Fatih Uslu tarafından Türkçeye çevrilmiş, Mart 2007’de, Paradigma Yayıncılık tarafından yayınlanmıştır. Kitabın en önemli hususiyetlerinden biri Prof. Lewis’in renkli, yeri geldiğinde alaycı, yeri geldiğinde ciddî ve hüzünlü, zaman zaman da keyifli, baştan sona kadar akıcı üslubudur. Yazar, taraflılık ve tarafsızlık endişesinden uzak olarak Türkçenin başına getirilen felâketi, bütün yönleriyle anlatmaktadır.İddia: Azerbaycan Türkçesinde ‘rakamsal ’ kelimesi vardır.Cevap: Türkiye’de câhil özentisi özürlüler olur da Can Azerbaycan’da olmaz mı? Var tabiî ki! Ne zamandan beri var? Türkiye televizyonlarının Azerbaycan’da seyredilmeye-dinlenilmeye başlanmasından sonraki tarihlerden itibâren… Ondan önce Azerbaycanlı hiçbir soydaşımız, kardeşimiz ‘rakamsal’ kelimesini bilmez ve kullanmaz idi. (Azerbaycan İlimler Akademisi Üyesi Prof. Dr. Ali Şâmil Hüseyinoğlu’dan alınan bilgidir.)İddia: Türkçe ve Azerbaycanca, kökleri bir olan ayrı dillerdir.Cevap: Türkçe ve Almanca, kökleri aynı olmadığı için ayrı dillerdir... de… Azerbaycanca ve Türkçe; kökleri bir olmasına rağmen nasıl oluyor da ‘ayrı dil’ oluyor? Bu iddiaya mâkul ve mantıklı bir cevap bulmak gerek veya ortaokul dilbilgisi kitaplarından; ‘lehçe’, ‘şîve’, ‘ağız’ târiflerini okuyup öğrenmek…
.jpg)
3
Hayalî röportaj cevaplarında yer alan Türk dilbilgisi kaidelerine aykırı usullerle türetilen uydurma kelimelerden bâzıları ve neden yanlış olduklarının açıklaması: damga: Lügatlerde ‘damga’ kelimesine 9 karşılık veriliyor. Fakat hiçbirinde ‘harf’ karşılığı verilmiyor. ‘Harf’ yerine ‘damga’ denilmesinin ne çeşit bir özenti olduğunu anlamak mümkün değil.düşün: ‘Fikir’ karşılığı olarak kullanılıyor. ‘Düşünmek’ fiilinin mastarı kesilerek elde edilmiş bir kelimedir. Türkçemizde, ‘mek’, ‘mak’ mastarı kaldırılınca kalan kök, emir mânâsı ifâde eden kelime hâline gelir. ‘Kalkmak’tan ‘kalk, ‘oynamak’tan ‘oyna’… gibi. ‘Bu meseleyi bir defa daha düşün’ denilir de ‘düşün dünyamız’, ‘düşün adamı’, ‘düşün yazısı’ denilemez.ekin: ‘Kültür’ kelimesi yerine kullanılıyor. Bir ara ‘ekit’ ve hatta ‘ekinç’ diyenler olmuştu. ‘Ekin’ kelimesi, (toprağa tohum) ‘ekmek’ mastarından gelen şekliyle dilimize yerleşmiştir. ‘Ekinsel’ kelimesi de ‘sel’ takısı sebebiyle çift kamburludur.genel: ‘Umûmî’ kelimesinin yerine kullanılmak üzere uydurulmuştur. Eski zamanlar Anadolu Türkçesinde bulunan ‘gen’ kelimesine, Fransızcadan alınan ‘el’ eki eklenerek meydana getirilmiştir. Arapça ‘tarih’ kelimesinin sonuna Fransızcadan alınan ‘sel’ takısı konularak uydurulan ‘tarihsel’ kelimesi Türkçe olmadığı gibi, ‘genel’ kelimesi de Türkçe değildir. Türkçe dilbilgisi kaidelerine aykırı olarak meydana getirilen bir kelimedir. kez: ‘Defa’, ‘kere’ (veya ‘kerre’), ‘sefer’, ‘kat’ kelimelerinin yerine ve bir sayının diğer bir sayı ile çarpılacağını ifâde etmek için kullanılıyor. (3 kere 5, 15 eder’ gibi.) Bu kelime çok eskiden kullanılıyormuş. Divanü Lügati’t-Türk’te var. Fakat oradaki manâsı başkadır. O mânâ tamâmen unutulmuştur. 1936’dan sonra dil devrimi ile birlikte yeniden kullanılmaya başlandı. Böylece, tam 4 kelime çöpe atıldı, dilimiz fakirleştirildi. Dil devrimbazları, ‘Canım, kez de kullanılsın, defa ve sefer kelimeleri de…’ diyebilirler. Fakat tatbikat öyle olmuyor. Kötü kelime, iyi kelimeyi kovuyor. Her yeni kelimeyle, dilimizdeki 4 veya 8 kelimeyi çöpe atarsak, dilimizin ne hâle geleceğini görmek için insanın, âlim olmasına lüzum yok. Türkçeyi toplu iğnenin sivri ucu kadar sevmesi bile yeter. Hatta kültürümüze ve dilimize ihânet etmeye hakkının olmadığını bilmesi bile kâfidir.neden: ‘Sebep’ kelimesinin yerine kullanılmak isteniyor. ‘Ne’ köküne eklenen ‘den’, kelime yapma eki değil, çekim ekidir. ‘Neden’ kelimesi Türkçede ‘soru zarfı’dır. Dilimizde, çekim eki ile soru zarfı yapılamaz. ‘Neden’ kelimesi ancak, ‘ne sebeple’ mânâsında kullanılabilir. ‘Sebebi nedir?’ denilir de, ‘nedeni nedir’ denildiğinde dilin zevki, güzelliği, estetiği kayboluyor.örneğin: ‘Mesela’ yerine kullanılan bu kelime, ‘örnek’ kelimesi ile ‘n’ ekinden meydana gelmektedir. ‘Mesela’ kelimesini, ‘Osmanlı Türkçesidir’ diye kullanmak istemeyenler, ‘Örneğin’ uydurma kelimesi yerine, ‘söz gelimi’, ‘söz gelişi’ ifâdelerini kullanabilirler. ‘sel’ – ‘sal’ takısı: Nisbet eki yerine akla gelebilecek her kelimenin ardına takılan bu heceler ‘Dil katliamı’ndan önceki Türkçenin hiçbir devresinde kullanılmamıştır. Emsal olarak gösterilen ‘kumsal’ ve ‘uysal’ kelimelerindeki ‘sal’ hecesi, nispet eki değildir. ‘Fiziksel’ yerine ‘fizikî’, ‘rastlantısal’ yerine ‘tesâdüfî’, ‘evsel atıklar’ yerine ‘ev atıkları’ demek lâzımdır.sorun: Kelimenin kökü ‘soru’ dur. Türkçedir. Fakat sonuna konulan ‘n’ eki işlek bir ek değildir. ‘yazın’, ‘kışın’, (Halk dilinde) ‘geceleyin’ gibi zaman bildiren birkaç kelimede vardır, hepsi bu kadar. Bâzen de çekim eki olarak kullanılır. ‘Sorun’ kelimesi zaman bildirmiyor, çekim ile de alakalı değildir. Bu kelime kullanılırken; ‘dert’, ‘problem’, ‘dâva’, ‘mesele’, ‘zorluk’, ‘sıkıntı’ ve benzeri pek çok kelime çöpe atılmış oluyor. Dilimiz fakirleşiyor.sözcük: 7’den 77’ye, en âliminden en câhiline kadar her Türk’ün anladığı ve bildiği ‘kelime’yi atıp ‘sözcük’ün kullanılmasının mâkul ve mantıklı hiçbir açıklaması yoktur. ‘Kelime’, dilimize yabancı dilden girmiş olsa bile, Türkçedir hatta Türkleşmiştir.sürmek – sürdürmek - sürdürülebilir: ‘Devam etmek’, devam ettirmek, devamlı’ mânâsında kullanılan bu kelime, tarih boyunca; ‘tarlayı sürmek’ ‘(av köpekleri için) iz sürmek’ şeklinde kullanılmış ve yerleşmiştir. ‘Çalışmayı sürdürmek’ şeklinde kullanılması uygun değildir.tüm: ‘Bütün’, ‘tamam, ‘noksansız’, ‘tam’ ve ‘tümden’ kelimesi ‘hepten’ mânâsında kullanılabilir. ‘Tüm kişiler’ şeklindeki kullanımı yanlıştır; ‘herkes’ veya ‘bütün insanlar’ en doğru ifâde tarzıdır. Türkçe olan ‘Bütün’ kelimesini bırakıp, yanlış kullanmalara yol açan tüm kelimesinin tercih edilmesi akıl ve mantık dışıdır.ulus: Dil devrimbazlarının, ‘millet’ kelimesinin yerine kullandıkları bu kelimenin karşılığı, Divanü Lügati’t-Türk’te; ‘köy’ ve ‘şehir’ olarak geçmektedir. Üstelik kelime Türkçe değil, Moğolcadır. Eski kaynakların hiçbirinde ‘halk’, ‘kavim’ ve ‘millet’ karşılığı olarak kullanılmamıştır.ya da: ‘Veya’, ‘yahut’ ile ‘yeyahut’ edatları yerine kullanılıyor. Böylece Türkçemiz fakirleştiriliyor. ‘Ya da’ söylenişi, yazılışı Türkçemizde vardır fakat ‘ya’ kelimesi ile bir arada kullanılır. (Ya Ahmet ya Mehmet ya da Hasan, hangisi gelirse gelsin, fark etmez.) misalinde olduğu gibi; arka arkaya sıralanan kelime ve kelime grubu içerisinde bağlantıyı pekiştirmek için ‘ya’ hecesinden sonra ‘da’ edatı konulur. ‘Ya da’yı sık sık kullananlar, ‘ya’ hecesinin Türkçe değil, Farsça olduğunu bilmiyorlar.yaşam: ‘Hayat’ mânâsında kullanılan bu kelime ile birlikte ‘kaşıntı’, ‘kırıntı’ ‘bulantı’ kafiyesindeki ‘yaşantı’ kelimesi de kullanılıyor. İkisinde de ‘hayat’ kelimesinin sevimliliği, güzelliği ve zarâfeti yok.zorun, zorunlu, zorunluk, zorunluluk: ‘Zor’ kelimesi Farsçadır. Türkçede ‘z’ harfi ile başlayan tek bir kelime yoktur. Türkçedeki işlek olmayan eklerle Farsça kelimeyi Türkçeleştirmek mümkün değildir. Ayrıca Türkçemizde ‘lu’ sıfat yapma ekidir, isim yapma eki değildir.* * *Betik, es geçmek, göksel, koşuk, koşul, sakınca, sav, varsıl ve yazınsal kelimeleri ile alakalı notlar bir başka yazının Derkenar bölümünde verilecektir.Yeri gelmişken, aşağıdaki kelimelerin de Türk dilbilgisi kaidelerine aykırı olduğunu belirtmekte fayda var:Adıl, amaç, andaç, anı, anlak, aşama, aygıt, ayrıcalık, bağımsız, bağlam, beğeni, belirteç, betimlemek, birey, birim, boyut, buşku, çalıştay, çıkarsamak, değinmek, dışsatım, direngen, dize, doğaçlama, doğal, döngü, düş, düşsel, düzey, egemen, eğilim, eleştiri, eleştirmen, engel, ergimek, eril, etik, etkinlik, evre, evrim, gereksinim, gizem, gizil, görece, göreceli, görsel, güvence, içerik, içsel, içselleştirmek, ilbay, ilçebay, ilgeç, ilgi, ilginç, ilişkin, imge, indirgemek, işitsel, iye, iyelenmek, izdüşüm, izlemek, izlenim, kanıksamak, kanıt, karşın, karşıt, kamu, kamusal, kişisel, konuk, konut, koşuk, koşul, koşut, kural, kuram, kutsal, nesnel, ruhsal, olanak, olası, olasılık, olay, oylum, ödün, önem, öngörmek, öykü, özgü, özgüç, örgüt, öznel, özümlemek, özveri, sakınca, salık, sarmal, sınaç, simgesel, siyasal, sonuç, sorunsal, soyut, sözel, tanık, tanım, tekdüze, tin, tinsel, toplum, tutuklu, tümce, uğraş, uyak, uyarı, uygar – uygarlık, yadsımak, yanıt, yapay, yargı, yapıt, yasal, yaşam, yaşıt, yeğleme, yönerge, yönetsel, yöneylem, yöresel, yüküm, yükümlülük, yüzey, zoralım…Türkçemizi bozan sâdece uydurma kelimeler değil. Türkçe karşılığı olduğu halde dilimizi istila eden yabancı dillerden alınan kelimeler. Bu kelimelerden bâzıları:Agresif, aktif, alarm, alternatif, ambulans, antik, aplikasyon, brifing, center, defans, deklarasyon, destinasyon, detay, deterjan, dizayn, doküman, egzersiz, enternasyonal, enstalasyon, erozyon, favori, filtre, final, format, galeri, izolasyon, kabine, kombinasyon, komisyon, kompozisyon, korner, kuaför, lansman, legal, lider, lokasyon, market, medya, miting, operatör, operasyon, organizasyon, pasif, performans, prestij, radikal, segment, servis, spesiyal, sponsor, stant, star, süper, transfer, trend…Bu kelimelerden bâzılarının tek kelime ile ifâde edecek şekilde karşılıkları yoktur. Fakat Türkçemizde birden fazla kelime ile ifâde edilen pek çok madde ve mefhum vardır: Yabancı dil, babaanne, Ortaokul, günbatımı, kuzeydoğu, sütanne, kız kardeş, otoyol gibi…NETİCE:Türkçemiz her biri çok büyük ve mühim dört tehlike ile karşı karşıyadır: 1-Yabancı kelime istilası, 2-Uydurma kelimeler, 3-İnternet Türkçesi, 4-Yabancı dille eğitim.Batı dillerinden gelen kelimelere savaş açanlarla, Arapça ve Farsça gibi doğu dillerinden gelen kelimelerin tasfiye edilmesini isteyenler vardır. Türkçeye en çok zararı olanlar da Türkçe bildiği zannedilen insanlardır.Batı dillerinden kelime alınmasına muhalif olanlar, Arapça ve Farsçadan alınan kelimeleri sevmeyenlerle birlikte eski Türk dillerinden kelime almak için Divanü Lügati’t-Türk’e başvuruyorlar.Divanü Lügati’t-Türk, şüphesiz her Türk’ün medârı iftiharı olan eşsiz bir eserdir. Onu küçümsemeye kimsenin hakkı yoktur. Ancak şu hakikatleri de bilmek lâzımdır: Eser, 1072-1074 yılları arasında yazılmıştır. Yaklaşık 9.000 kelimeyi ihtiva etmektedir. Bu kadar kelime, bugün gelişmiş batı ülkelerinde ilkokul tahsili sırasında bir çocuğun karşılaştığı kelime sayısının yarısından bile azdır. Türklerin İslâmiyet’i kabullerinin üzerinden takriben 100 sene kadar sonraki dönemde kelime hazineleri bu kadardır. Ecdadımız, sonraki 1.000 yıl içerisinde komşu oldukları ve ticarî, askerî ve beşerî münâsebetlerde bulundukları milletlerin medeniyetlerinden istifâde etmişler, kültürlerinden malzeme, dillerinden kelime almışlardır. Alınan o kelimelerin tamamı, 1.000 yıl içerisinde, yazılışı ile telaffuzu ile bizim öz malımız hâline gelmiştir. Her biri bütün Türkler tarafından bilinen ve kullanılan canlı ve diri zenginliklerimizdir. O zenginliklerimizi çöpe atıp, 10 ayrı kelimeyi temsil ve birden çok mânâ ifâde eden tek kelimeye râzı olmak dilimizi fakirleştirir. Mevzu, dâva, mesele, dert, problem kelimelerini atıp yerine ‘sorun’ kelimesi; mertebe, kademe, merhale, safha kelimelerini unutturup, ‘aşama’ kelimesi dayatılırsa, Türkçenin ifâde gücü zayıflar.Buyurunuz size dayatmacıların dayattıkları kelimelerle yazılmış bir paragraf:
‘Gelgelelim, bu bizim söylerimiz ölgüsüz yazılardır, üzerinden çağlar geçse bile bunlar ayakta duracaktır, savlağında değiliz. Yalnız şu var ki bir dönenme savaşında eli yazak tutanlara düşen yumuş soldamlı yolları seçmek olmalıdır. Bizim ufak ve değersiz sınamalarımızı anlamadan, dinlemeden kötüleyenlerin bu ucuz yazıcılığından, ne yazık ki, öz dilin bir asısı olmayacaktır.
Bu, enez bir gidiştir. Bu, ulaşmak istediğimiz bakana önüne abanmak, Çinsiz ve kuru bir gürültü yapmaktır.
Bu direkte çıkan söylerimizin en eynel söyler olduğunu anımızdan geçirmiyoruz. Ama bize ilişenlerden de kuru ve boş öğüt değil, sayın öz dil örnekleri bekliyoruz.’ (1)
Nurullah Ataç yazıyor:Dil devrimi, bir devrim geçirmiş, geçirmekte olan bir toplumun düşüncelerini, duygularını, görüşlerini bildirmeğe elverişli bir araç araması demektir. Düşüncelerde, duygularda, görüşlerde bir devrim olmuş, ne ile belirecek bu? Ancak yeni bir dille belirebilir. Bizim eski dilimiz, eskiden kullandığımız Arapça, Farsça sözler bizim eski düşüncelerimizi, duygularımızı, görüşlerimizi gösterebilirdi; onlar değiştikçe onları gösteren sözler de elbette değişir...
Devrimlere diş bileyenlerin dil devrimine de saldırmalarını anlıyorum. Ama kendilerinin devrimci olduklarını söyleyenlerin dil devriminden yana olmamalarını, dilimizi değiştirmeden de toplumu değiştirebileceğimizi sananları anlamıyorum... (2)
(1)Ahmet Kemal Yahyaoğlu: Türkçenin Katli: s 139 Yakın Plan Yayınları. İstanbul 2013 (2) Yayhaoğlu. age sf 227Hedeflerini itiraf ediyorlar: Toplumu değiştirmek… Yâni devşirmek. Başka söze lüzum var mı? NOT: Bu satırları yazmama vesile olan herkese müteşekkirim. Bu satırlar hakkındaki düşüncelerini yazanlara da teşekkür borçlanacağım. (O. Ç.) FAYDALANILAN KAYNAKLAR:ATATÜRK VE TÜRK DİLİ: Zeynep Korkmaz. Türk Dil Kurumu Yayını. Ankara, 1992 ‘BYE-BYE’ TÜRKÇE: Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu. Otopsi Yayınları. İstanbul 1995 DEĞİŞEN DÜNYA DEĞİŞEN DİL: Mâcit Gökberk. Yapı Kredi Yayınları. İstanbul 1976DİL DÂVÂSI: Burhan Bozgeyik. Bedir Yayınları. İstanbul 2010 DİL KONUSUNDA YAZILAR: Ömer Seyfeddin. Bilgi Yayınevi. Ankara 1999 DİL TARTIŞMALARINDA GERÇEKLER: Heyet tarafından hazırlanmıştır. Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 1990 DİL YARASI: Prof. Dr. Mustafa Argunşah. Türk Ocakları Kayseri Şubesi Yayını. Kayseri 2006 DİLİN TETİĞİ BOZULDU: C. Yakup Şimşek. Yazar Yayınları. Ankara 2013 DİLLER VE TÜRKÇEMİZ: Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş. Alfa Basım Yayım. İstanbul, 1996DOĞAN BÜYÜK TÜRKÇE SÖZLÜK: D. Mehmet Doğan. Yazar Yayınları. Genişletilmiş 25. Basım. Ankara, Haziran 2014MİLLÎ KÜLTÜR MES’ELELERİ VE MAÂRİF DÂVÂMIZ: Sâmiha Ayverdi. Kubbealtı İktisadî İşletmesi. İstanbul, 2014 MİSALLİ BÜYÜK TÜRKÇE SÖZLÜK: İlhan Ayverdi. Kubbealtı İktisadî İşletmesi. İstanbul 2010 OSMANLICA-TÜRKÇE ANSİKLOPEDİK LÜGAT: Ferit Devellioğlu. Aydın Kitabevi. Ankara 1986OSMANLI’NIN DİLİ: Prof. Dr. Hayati Develi. Kesit Yayınları 2010 ÖTÜKEN TÜRKÇE SÖZLÜK: Yaşar Çağbayır. Ötüken Neşriyat A.Ş. İstanbul, 2007SÖYLEYİŞLER: Nurullah Ataç. Yapı Kredi Yayınları. İstanbul, 2008SÖZÜM TÜRKÇE ÜSTÜNE: Prof. Dr. Mustafa Argunşah. Kesit Yayınları. İstanbul, 2010 SÖZÜN DOĞRUSU 2 Cilt: Yavuz Bülent Bâkiler. Türk Edebiyatı Vakfı. İstanbul, 2005TEMEL TÜRKÇE SÖZLÜK (Kamus-i Türkî): Doç. Dr. Mertol Tulum. Tercüman Gazetesi Yayını. TÜRK DİLİNİN SÂDELEŞMESİ: Doç. Dr. Abdullah Uçman. Kitabevi Yayınları. İstanbul 1997 TÜRK DİLİNİN SARF VE NAHVİ / Fuat Köprülü- Süleyman Sâip: Prof. Dr. Metin Karaörs. Türk Dil Kurumu Yayınları. Ankara 2006. TÜRK LEHÇELERİNDE KARŞILAŞTIRMALI ŞEKİL VE CÜMLE BİLGİSİ: Prof. Dr. Metin Karaörs Akçağ Yayınevi. Ankara, 2005 TÜRK MİLLÎ KÜLTÜRÜ: Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu. Ötüken Neşriyat. İstanbul 1997TÜRKÇE MESELESİ: Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil. Yağmur yayınevi. İstanbul, 2006TÜRKÇE SARF VE NAHİV: Hüseyin Câhit. Yayına Hazırlayanlar: Prof. Dr. Leylâ Karahan-Dilek Ergönenç. TDK Yayınları. Ankara, 2000 TÜRKÇE SÖZLÜK: Dil Derneği Yayını. Ankara 2003 TÜRKÇE SÖZLÜK: Türk Dil Kurumu Yayını. Ankara 2011 TÜRKÇEDE EKLERİN KULLANILIŞ ŞEKİLLERİ VE EK KALIPLAŞMASI OLAYLARI: Prof. Dr. Zeynep Korkmaz. TDK Yayınları. Ankara, 2011 TÜRKÇEMİZ VE UYDURMACILIK: Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş. Boğaziçi Yayınları. İstanbul, 2008 TÜRKÇENİN GRAMERİ: Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu. Türk Dil Kurumu Yayınları. Ankara, 2015TÜRKÇENİN ISTILAH MESELESİ: Şakir Alparslan Yasa. Kurtuba Yayınları. Ankara 2013TÜRKÇENİN KARANLIK GÜNLERİ: Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu. Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları. İstanbul, 2011 TÜRKÇENİN KATLİ: Ali Kemal Yahyaoğlu: Yakın Plan Yayınları. İstanbul, 2013 TÜRKÇENİN SIRLARI: Nihat Sâmi Banarlı. Kubbealtı Neşriyat. İstanbul, 1998 TÜRKÇENİN SÖZ DİZİMİ VE CÜMLE TAHLİLLERİ: Prof. Dr. Metin Karaörs. Erciyes Üniversitesi. Kayseri,1993 TÜRKÇENİN YAPISI: K. Grönbech’ten çeviren. Mehmet akalım. Türk Dil Kurumu Yayınları. Ankara, 2011YAŞAYAN TÜRK LEHÇELERİ: (KAZAK TÜRKÇESİ) (2 Cilt hâlinde Ders notu) Prof. Dr. Metin Karaörs



















