Röportaj: Oğuz ÇetinoğluGİRİŞ:Turkish Forum isimli yazışma grubunda yayınlanan yazısında, Dr. unvanlı bir hanımefendi, aşağıdaki yazıyı yayınladı. Mevzu ile alakalı olarak kendisine sorduğum soruları cevaplandırmadı.Yazıda ileri sürülen iddialar, günün moda tâbiriyle bilgi kirliliğine sebebiyet vermiştir. Dr. Unvanına bakıp da doğru bilgiler verdiğini zanneden insanlarımızı aydınlatmak maksadıyla; ismini açıklamayı doğru bulmadığım Hanımefendi’nin bilgi kirliliğine yol açan satırları (imla hatâları ve dilbilgisi yanlışlarına ilişilmeksizin) aşağıya alınmıştır. Mevzuu çok iyi bilen Prof. Dr. Adnan Demircan Beyefendi ile yaptığım röportaj ile muhtelif kaynaklardan derlediğim bilgileri okuyucularımıza sunuyorum.BİZ BU AŞUREYİ NİYE YİYORUZ?Geldik Muharrem ayına…İki farklı görüntü yaşayacağız.Birincisi; evlerde aşure pişecek, komşulara dağıtılacak, keyifle kaşık sallanacak.Bir “kutlama” görüntüsü...İkincisi; ekranlarda, gazete fotoğraflarında, karalara bürünmüş insanlar, zincirlerle dövünüp kendilerini kanatacaklar.Bir “yas” görüntüsü…İkisi de aynı tarihte. Aynı dinin mensuplarından birileri derin bir yas sergilerken diğer bir kesim adeta onlarla alay eder gibi bir kutlama nasıl yaşar ? Neden yaşar ?Bu neden böyle oluyor ?Din bezirgânı, insanları her şeyden önce din konusunda cahil bırakmayı gerekli gördüğü, kafa çalıştırtmamayı da temel kural olarak yerleştirdiği için böyle oluyor. Neyi neden yaptığını bilmemek, temel kural.Hani kutlama olarak bir aşure yiyoruz da, neden yiyoruz onu bilelim.İlk önce birileri neyin yasını tutuyor, onu belirterek başlayalım.Yas tutanlar (Şiîler), peygamberin torunu Hüseyin’in çocukları ile birlikte Kerbelâ’da Emevîler tarafından vahşice katledilişinin protestosunu yaşatıyorlar.Gerçekleştirdiği bu vahşetten sonra Emevî yönetiminin tavrı ne olmuş ?Şiîlerin protestolarını canlı tutmak için sergiledikleri bu yası boğuntuya getirmek, etkisiz kılmak için, siyasal bir taktik olarak, aynı günü bir bayram havasına sokup insanlara kutlatmak geleneğini başlatmış, bunu Sünnî kesim içinde ve giderek tabiî Osmanlı’da, Türkiye’de yerleştirmiş. Birileri “Peygamberimizin soyu katledildi” diye yas tutarken, neyi neden yediklerini bilmeyen din kardeşlerinin de aşure keyfi sürdürmesinin nedeni bu.Tabiî “Peygamberin soyunun kurutuluşunu aşure yiyerek kutlayalım” diye halkın önüne çıkılamayacağı için Kerbelâ Olayı’nın yaşandığı Muharrem’in 10. gününe başka anlamlar yüklenmiş. “Bu çok kutsal bir gündür” denmiş. “Peygamberimiz o güne çok önem verirdi, oruç tutardı” denmiş. (Nitekim bazılarımız bu nedenle oruç tutar).Peki, peygamber Muharrem’in 10’unda neden oruç tutarmış, onun yolundan gidenler neyin orucunu neden tutuyorlar bilen var mı?Genelde yok tabiî.Efendim, Yahudilerin en kutsal günleri “Yom Kipur Katan” günüdür. Bu, Musa’nın onları Firavun’dan kurtardığına inandıkları gündür. Yahudiler o gün oruç tutarlar. Peygamber Mekke’den hicret ettiğinde, Medine’deki Yahudilerin o gün oruç tuttuğunu görmüş, sebebini sorup öğrenince, “Ben de tutarım, biz de tutalım. Biz Musa'yı severiz, ona daha da layığız” diye oruç tutmuş, başkalarına da tutmayı emretmiş, bu geleneği başlatmış.Eee, tabiî, milletin önüne çıkıp da “Aşure yiyin de peygamberin soyunun kurutuluşunu kutlayın... Oruç tutun da Yahudilerin ‘Yom Kipur’unu kutlamış olun” denemezdi. Bu konuda düşülen telâş nedeniyle, dikkatleri başka yöne çekmek ve Muharrem’in 10’una yine de bir kutsallık yükleyebilmek için uydurmacılıkta bir rekor kırılmış. Asırlardır insanlara bu uydurmalar hem de en saygın bildikleri kişi ve kurumların da desteği ile pompalanır. (Ne kadar yaygın bir kampanya ile pompalandığını göstermek için örnek olarak seçilmiş olan aşağıdaki 4. ilâ 30. sıra arasındaki kaynaklara göz atılabilir). Bakın Muharrem’in 10’unda (her kim nereden, nasıl biliyorsa) sözde neler olmuş :1. Hz. Nuh, gemisini Cudi Dağı'nın üzerine o gün demirlemiş. ( Yeriyle, günüyle bunu Dünya’da bir tek biz biliriz).2- Hz. Yunus, balığın karnından o gün kurtulmuş.3- Hz. Adem'in tövbesi o gün kabul edilmiş.4- Hz. Yusuf, kardeşlerinin atmış olduğu kuyudan o gün çıkartılmış.5- Hz. İsa o gün dünyaya gelmiş ve o gün semaya yükseltilmiş. (Hristiyanlardan saklıyoruz bunu. Onlar bilmez).6- Hz. Davut'un tövbesi o gün kabul edilmiş.7- Hz. İbrahim'in oğlu Hz. İsmail o gün doğmuş.8- Hz. Yakup'un, oğlu Hz. Yusuf'un hasretinden dolayı kapanan gözleri o gün görmeye başlamış.9- Hz. Eyyüb, hastalığından o gün şifaya kavuşmuş.10- Hz. İbrahim’in, Nemrut’un ateşinden o gün kurtulmuş.Musa Kızıldeniz’i yarıp taraftarlarını o gün kurtarmış.Bu kadar dolmayı “gık’ çıkarmadan yuttuktan sonra üzerine aşure de iyi gider.Afiyet olsun !...Hanımefendi’ye gönderdiğim ve fakat cevaplandırılmayan mektubum:Saygıdeğer Efendim, Turkish Forum isimli yazışma grubunda yayınlanan yazınızı okudum.Öncelikle belirteyim: 10 Muharrem kutlama günü değil, anma günüdür.10 yıldan fazla zaman geçti ki, 10 Muharrem günlerinde, Türkiye’de hiç kimse, zincirlerle dövünüp kanını akıtmıyor. Düzenlenen törenlerde, Kızılay çadırları kuruluyor ve doktorlar gözetiminde kan bağışında bulunuluyor.Yurt dışında, dövünüp kanını akıtanlar varsa bile bizi ilgilendirmez.Evet! Din bezirgânları insanları câhil bırakıp kafa karıştırmaya çalışıyorlar. Kafası karışan insanlar da neyi neden yaptıklarını bilmiyorlar.Peki, yeterli bilgiye sâhip olmayanlar neyi neden yazdıklarını biliyorlar mı?Yas tutanlar yalnızca Şi’î inancına mensup kişiler değil. 10 Muharrem gününde Sünni Müslümanlar da Kerbela Şehitlerini hüzünle anarlar.Her ikisine de mesâfeli olanların, en iyi bildikleri konularda yazmaları daha faydalı olur.10 Muharrem’de, Yahudiler değil, Museviler oruç tutar. Bilindiği gibi Yahudilik bir ırkın, Musevilik ise bir semâvî dinin adıdır. Musevi olmalarına rağmen (Karaim Türkleri gibi), Yahudi olmayan topluluklar da vardır. İsrail’de yaşayan Museviler, Karaimleri kendilerinden saymazlar.Peygamber Efendimiz, yalnız 10 Muharrem günü değil, 9 ve 11 Muharrem günleri de oruç tutmuştur. Ümmetine de bu şekilde oruç tutulmasını tavsiye etmiştir. Diğer taraftan 10 Muharrem’de Musevilerin tuttukları oruç ile Peygamberimizin tuttuğu oruç arasında hiçbir bağ yoktur.İnsanlarımızın bir bölümü, âdeta arkalarından iteklenerek cehâlet çukuruna düşürülmüştür. Onlar okumuyorlar, bilmiyorlar. Okuyanları da bilgi kirliliklerinden kurtarmak, sizin de dâhil olduğunuza inandığım aydınların görevidir. Görevinizi tam ve doğru yaptığınızdan emin misiniz?Saygılarımla.Mürekkep Haber'in Notu: Sayın Oğuz Çetinoğlu, aşağıda yer alan röportajın istenildiği takdirde bölümler halinde yayımlanabileceğini belirtmiştir. Konunun dağılmaması ve röportajın konuyla ilgili sistemli bir kaynak olması amaçlanarak -her ne kadar uzun bir metin olsa da- röportaj tek parça halinde yayımlanacaktır.1. BÖLÜM‘10 Muharrem Âşurâ Günü ile Muharrem ayında pişirilen aşure arasında hiçbir bağlantı yoktur.’İslam Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. ADNAN DEMİRCAN Anlatıyor:
Oğuz Çetinoğlu: Kasıtlı değilseler, bilgi yetersizliği ile özürlü kişiler, On Muharrem Günü ve Aşure adlı yiyeceğin hazırlanıp komşulara dağıtılması konularında, yanıltıcı ve hassasiyet sâhibi kişileri rahatsız edecek düşünceler yayıyorlar. Sizinle bu düşünce ve iddiaları konuşmak istiyorum. Kabul buyurduğunuz için teşekkür ederim. Prof. Dr. Adnan Demircan: Ben teşekkür ederim. Ne yazık ki, her yıl aynı konular, genellikle ehil olmayan kişiler tarafından, toplumumuzda ihtilafı derinleştirici ve ayrışmayı körükleyici bir şekilde gündeme getirilmektedir. Sosyal medyanın ve haberleşme imkânlarının arttığı günümüzde bu problemlerle daha sık bir şekilde karşılaşıyoruz.Çetinoğlu: Lütfedeceğiniz bilgilerle bilgi kirliliğini önleyeceğiz inşallah. Sağolunuz. İlk sorum şöyle: On Muharrem günü nedir? Kısaca anlatır mısınız? Prof. Demircan: 10 Muharrem, hicri takvimin ilk ayı olan Muharrem’in onuncu gününü ifade eder. Daha çok Hz. Hüseyin’in şehit edildiği Kerbela’daki katliamın meydana geldiği gün ve Hz. Peygamber döneminde bugünde tutulan oruç sebebiyle bilinir. Bildiğiniz gibi Hz. Hüseyin(1) Hicrî Takvime(2) göre 10 Muharrem 61 (10 Ekim 680) tarihinde Kerbela’da(3) şehit edildi.Çetinoğlu: On Muharrem’in ‘birileri ’ için ‘kutlama ’, ‘diğer bir kesim ’ için ‘yas günü ’ olduğu iddia ediliyor. İddiayı, Türkiye’nin şartlarına göre yorumlar mısınız? Prof. Demircan: Ülkemizde böyle zıt iki düşünce olduğu iddiasını temellendirmek mümkün değildir. Sadece ülkemizde değil İslâm dünyasının herhangi bir yerinde dahi bu düşüncenin olduğu kanaatinde değilim. 10 Muharrem’de şehit edilen Hz. Hüseyin İslâm dünyasında herkesin ortak değeridir. Bırakın Hz. Hüseyin’in, herhangi bir kâfirin dahi ölümüyle ilgili böyle bir kutlama âdeti yokken Hz. Peygamber’in sevgili torununun şehadeti sebebiyle ülkemizde kutlama yapıldığı açık bir iftiradır.Aslında Hz. Hüseyin’in şehadeti, İslâm dünyasında herkesi üzmüş olan ve Müslümanları birleştirmesi gereken bir hadise iken ayrılık konusu yapılmaya çalışılmaktadır. Hz. Hüseyin’in şehadetiyle Sünnîlik arasında ilişki kurulmaktadır ki, hadisenin meydana geldiği sırada Sünnîlik ve Şiîlik diye bir mezhep yoktu. O sırada Hz. Ali’nin taraftarlığı anlamında bir Şia(4) vardır; ama bu da siyasî bir taraftarlıktır. Hz. Hüseyin’in öldürüldüğü olay sırasında oluşturulan ordunun mensuplarının büyük bir kısmı bu insanlardan oluşuyordu. Hatta aralarında bizzat Hz. Hüseyin’i Kûfe’ye dâvet edenler vardı. Ancak bunları herhangi bir mezhebe nispet etmek mümkün değildir.Bazı kardeşlerimiz, uzun asırlara dayalı bir yas geleneği sürdürüyorlar. Bu yas geleneği bir anmanın ötesinde anlam ifade ediyor. Esasen İslâm’da vefat eden kişi veya kişiler için yas tutma geleneği üç gündür. Asırlar boyu devam ettirilen bu yasa, farklı bir anlam yüklenerek, ibâdet aşkıyla devam edilmektedir.Çetinoğlu: Bildiğim kadarıyla 10 yıldan fazla bir zamandan beri ülkemizde, On Muharrem günlerinde insanlar, zincirlerle dövünüp kendilerini kanatmıyorlar. Kerbela şehitlerinin anıldığı mekânlarda, Kızılay’ın kurduğu çadırlarda doktor gözetiminde kan bağışında bulunuyorlar. Sizin gözlemleriniz nedir?Prof. Demircan: İnsanların kendilerini dövmeleri, kanlarını akıtmaları, anlamsız ve gereksiz bir uygulamadır. İslâm’ın yas tutma anlayışına da uymamaktadır. Ancak ne yazık ki, böyle bir âdet uzun süre İslâm dünyasının çeşitli yerlerinde ve ülkemizde de uygulandı. Sizin de ifade ettiğiniz gibi, bir süredir ülkemizde İstanbul’da bu uygulama terk edildi. Görsel medyada çıkan görüntülerin oluşturduğu rahatsızlık, Caferî kardeşlerimiz üzerinde bir baskı oluşturduğu için kan verme etkinliğine devam ediyorlar. Doğrusunu isterseniz, bunun hayırlı bir işe vesile kılınması sevindirici bir durum. Ancak İslâm’da yas amacıyla kan akıtmak diye bir şey yok. Kendi kafamıza göre din uyduramayız.İslâm tarihinde başta Hz. Peygamber olmak üzere birçok değer verdiğimiz insan vefat etti veya öldürüldü. Hz. Ömer bir Mecusi tarafından gerçekleştirilen suikasta kurban gitti. Hz. Osman, bir grup Müslüman’ın evine girerek kendisine saldırmaları suretiyle öldürüldü. Hz. Ali sabah namazına giderken, bir Haricînin(5) saldırısı sonucu öldürüldü. Bu zatların hepsi bizim için değerli insanlardır; ancak hiçbirinin vefatı sebebiyle yas törenleri icra edilmemekte, bu maksatla insanlar kanlarını akıtmamaktadırlar. Bu etkinlikleri yas töreninden çıkarıp ‘anma ve anlama’ törenleri haline getirmek gerekir.Hz. Hüseyin, şehit edildiğinde 57 yaşındaydı. Hz. Peygamber vefat ettiğinde ondan beş-altı yaş büyüktü. Babası Hz. Ali de, Hz. Ömer de öyle idiler. O da diğer insanlar gibi ölümlüydü. Onun uğradığı ihanet ve zulüm elbette insanların aynı hataları tekrar etmemeleri için anılmalıdır. Ancak bunu bir yas ritüeline dönüştürmek, olgunun muhtevâsını boşaltmak anlamına gelir.(1)Hz. Hüseyin: Peygamber Efendimizin Kızı Fatıma’dan (ra) dolayı torunu, Hz. Ali’nin (kav)(*) oğludur. On İki İmâmlar'ın üçüncüsü(**) olan Hüseyin bin Ali, İslam Devleti’nin bir Emevî saltanatına dönüşmemesi için mücadele vermiş ve Emevîler tarafından öldürülmüştür. Soyundan gelenler Hüseynî veya Seyyid olarak yâd edilir.(*)kav: ‘Kerremallâhü Veche’ ifâdesinin kısaltılmışıdır. Hz. Ali, Peygamberimizin amcası Ebu Tâlib'in oğludur. Hicretten 23 yıl önce doğmuş ve hiçbir puta tapmamıştır. Bunun için mübârek ismi söylendiğinde, ‘Kerremallâhü Veche’ denilerek saygı ile yâd edilir. Bu ifâdenin mânâsı; ‘Allah (cc) O’nu şerefli kılsın’ olarak açıklanabilir.(**)Birincisi Hz. Ali, İkincisi Hz. Hasan’dır. (ra)(2)Hicrî Takvim: İslamî takvim olarak da isimlendirilir. 1 yılı 354 veya 355 gün olan ve 12 kameri aydan oluşan, Hz. Muhammed (sav) Efendimizin Mekke'den Medine'ye göç ettiği tarihi başlangıç kabul eden ve ay'ın dünya çevresinde dolanımını esas alan bir takvim sistemidir. Hicretin, Muharrem ayı yani takvimin başlangıç günü veya ayıyla bir ilgisi yoktur.(3)Kerbela: Günümüzde Irak'ın sınırları içerisinde bir şehirdir. Bağdat'ın 100 km güneybatısındadır. 4.000 ile 4.500 arasında olduğu tahmin edilen Birinci Yezid ve ordusu tarafından, 72 kişiden ibâret Hz. Hüseyin ve taraftarlarının katledildiği bölgedir. Hâdise, iktidar kavgası olarak Miladî takvime göre 10 Ekim 680'de Hicrî 10 Muharrem 61 tarihinde cereyan etmiştir. Bu gün, Şi’îler tarafından Aşûra Günü olarak yâd edilir. Sünnîler ise İslam dini'nde matem yapılmaması kaidesine uyarak bu günde ibâdet yaparak ve Kerbela’da şehit olanların ruhuna Mevlid okuturlar. Anadolu’da 10 Muharrem günü, Sünniler tarafından da aşura yapılır, komşulara dağıtılır. Şi’îlerin yasına saygı gösterilir.(4)Şia: Lügat mânâsı, ‘taraftar ’ demektir. Mezhepler tarihinde Hz. Peygamberin vefatından sonra, Hz. Ali’nin halife olması lazım geldiğini düşünen ve O’nun soyundan gelen insanların meydana getirdiği topluluğa verilen addır.(5)Haricî: Dînî ve siyasî mevzularda itaatten ayrılıp isyan derecesine varan aşırı görüş mensuplarına verilen addır. Haricîler, Allah’tan başka hüküm koyacak kimse yoktur prensibi ile yalnız Kur’an-ı Kerim hükümlerinin tatbik edilmesi lazım geldiğine inanırlar. Sünni Müslümanların kabul ettikleri Sünnet, İcma, Kıyas yollarını reddederler.Sünnet: Peygamberimizin söz ve davranışlarıdır. Kur’an-ı Kerim’den sonra dinin ikinci önemli temel kaynaktır. Sünnet aynı zamanda Kur’an-ı Kerim’i hayata taşıma ve O’nu anlama biçimidir. Bu sebeple Kur’an-ı Kerim âyetlerini en güzel şekilde anlamak ve yorumlamak için hadis ve sünnete bakılır.İcma: Dinî bir konuda yapılan görüş ve fikir birliğidir. İnsanlar dini konularda yanlış hüküm çıkarabilir ve yanılabilirler. Fakat İslam âlimlerinin bir konuda fikir birliğinde olması ve görüşlerinde herhangi bir ayrılığa düşmemeleri o hükmün ve sonucun isâbetli olduğunu gösterir.Kıyas: Kur’an ve sünnet yoluyla hakkında hüküm bulunmayan konularda hakkında hüküm bulunan benzer bir hükümle kıyaslayarak sonuca varma yöntemidir.İcma ve kıyas yoluyla elde edilecek bir bilgi kaynağının hiçbir zaman Kur’an ve sünnete ters düşmemesi gerekir. Bu durumda Kur’an ve Sünnete ters ve aykırı bir icma veya kıyas olamaz.2. BÖLÜMİslam Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. ADNAN DEMİRCAN Anlatıyor:Oğuz Çetinoğlu: Çağdaş Abdullah bin Sebe’ler(6) fitneye devam ediyorlar denilebilir mi?Prof. Dr. Adnan Demircan: Müslümanlar arasında fitne çıkarmak isteyen insanların, kurumların ve hatta devletlerin olduğu muhakkaktır. Zira bizim ihtilaflarımız, başkaları için çıkar elde etme kaynağı olarak kullanılıyor. Bu sebeple eskiden olduğu gibi fitneden nemalanan insanlar, bugün de İslâm dünyasında ihtilaflar çıkarma ve ayrılıkları derinleştirme çabası içinde olacaklardır. Bunu ifade ettikten sonra, bir bahs-i diğer olarak şunu da söylemek isterim ki, fitnenin sembolü olarak görülen Abdullah b. Sebe’nin tarihî kişiliği hakkında ciddî şüpheler taşıyan insanlardan birisiyim. Bir tarihî kişilik olarak Abdullah b. Sebe yoksa da Müslümanların ihtilaflarından beslenen insanlar, her zaman olmuştur.Çetinoğlu: Büveyhîlerin(7) baskılarından kurtulan Abbasilerin,(8) On Muharrem gününde bayram şenlikleri düzenlediklerine dair bilgilere bazı kaynaklarda rastlanıyor. Öyle mi olmuş?Prof. Demircan: On Muharrem yas etkinliklerinin ilk defa Şiî bir hanedan olan Büveyhîler döneminde Muizzüddevle’nin emirliği döneminde resmî olarak düzenlendiği kaynaklarda anlatılır. Bu âdet, hicrî 352 (miladî 963) yılında başlamış. Rivayetlerden anlaşılmaktadır ki, Büveyhîlerden önce de halk arasında bir yas geleneği vardı. Hatta Hz. Hüseyin’in şehadetinden hemen sonra Kûfe’ye(9) götürülen aile fertleri Kûfeli hanımların ağıtlarıyla karşılanmış; buna şâhit olan Hz. Hüseyin’in oğlu Ali Zeynelabidin(10) kendilerine saldıran ordunun Kûfelilerden müteşekkil olduğunu hatırlatarak hayretini ifâde etmiştir.Günümüzde Şiî dünyanın birçok bölgesinde abartılı gösterilerle icra edilen törenlerin başlangıcı, Büveyhîler dönemindeki törenlerdir. Bununla birlikte Şiî dünyanın her tarafında bu törenler icra edilmemektedir. Mesela Şîa’nın bir kolu olan Yemen Zeydîlerinde(11) Kerbela ile ilgili mutantan yas törenleri yapılmamakta, sadece birkaç salon etkinliğiyle anma yapılmaktadır.Büveyhîler döneminde hem Kerbela yas törenleri, hem de Hz. Ali’nin velayetinin ilan edildiği gün olduğuna inanılan 18 Zilhicce günü Gadir bayramı(12) olarak kutlanmış; bu kutlamalar sırasında zaman zaman meydana gelen taşkınlıklar sebebiyle Şiîlerle Sünnîler arasında tartışma ve kavgalar, hatta öldürme olayları meydana gelmiştir.Tarihçi İbn Kesîr(13), Sünnîlerin Gadir bayramına alternatif olarak -Hz. Ebû Bekir’in Sevr mağarasında Hz. Peygamber’le bulunduğu günün hâtırâsına- bir hafta sonra ‘Gar [Mağara] Bayramı(13)’ denen bir bayram ihdas ettiklerini ve iki tarafın câhillerinin iç savaşı andıran kavgalara giriştiklerini anlatır.Abbasîlerin, Büveyhîlerin baskılarından kurtuldukları 10 Muharrem günü şenlikler yaptıkları iddiası doğru değildir. Abbasîleri Büveyhîlerin nüfuzundan kurtaran Selçuklulardır. Bu dönemde dahi ahalinin önemli bir kısmının Şiî olduğu hesaba katılırsa böyle bir kutlamanın gerçekçi olmaması gerekir. Kaldı ki, Sünnî gelenekte esas olan 10 Muharrem günü, bir gün öncesi ya da sonrasıyla birlikte oruç tutmaktır. Oruç tutma ise, bayram ve kutlamanın değil, olsa olsa hüznün ifâdesi olabilir. Ancak Sünnî dünya bu orucu Hz. Peygamberin sünneti olarak tutmaktadır.Çetinoğlu: Günümüz Türkiye’sinde durum nedir? Prof. Demircan: Ülkemizde Alevî ve Caferî(15) kardeşlerimiz, Kerbela yasını farklı etkinliklerle tutarlarken Sünnîlerde Kerbela ile ilgili son yıllarda görülen bazı anma programları dışında bir etkinlik yoktur. Sünnîlerin tuttukları orucun veya pişirilip dağıtılan aşurenin Kerbela veya Hz. Hüseyin’in şehadetiyle ilgisi olmadığı herkesçe malumdur.Çetinoğlu: Aşure pişirip dağıtma geleneği, Nuh Aleyhissalam’ın(16) gemisindeki son erzak kalıntılarıyla yapılan aş ile başladığı bilgisi güvenilir hangi kaynakta yer alıyor? Prof. Demircan: Bu bilgi, bir efsane olarak halk arasında anlatılagelmiştir. Hz. Nuh’un gemisinin Cudi Dağı’na(17) indikten sonra aşure aşı pişirildiği hususu bir kaynakta yer alsa bile Hz. Nuh döneminde meydana gelen bir olgu ile ilgili bilginin binlerce yıl sözlü gelenek içinde korunabilmesi mümkün değildir. Bu sebeple buna efsane olarak bakmak yerinde olur.Çetinoğlu: Nuh’un gemisinin Cudi Dağı’nda 10 Muharrem günü veya muharrem ayının herhangi bir gününde demir attığına dair bilginin kaynağı nedir?Prof. Demircan: Bizim en eski siyer ve tarih kaynaklarımızdan biri olan hicrî 230 (miladî 845) yılında vefat eden İbn Sa’d’ın(18) Kitâbü’t-Tabakâti’l-Kebîr(19) adlı eserinde Hz. Nuh’un gemisinin Cudi dağına 10 Muharrem günü demir attığı rivayet edilir. Kitapta geçen ifade şöyledir: ‘Muharrem’in (onunda) Âşurâ(20) günü gemiden çıktılar. Bu yüzden isteyenler Âşura günü oruç tutarlar.’ Buna göre Hz. Nuh ve kavminden inananların altı ay kadar yükselen su üzerinde dolaşan gemiden kurtuluşlarına karşı bir şükür ifadesi olarak oruç tutulmaktadır.Büveyhîler döneminde resmî kutlama törenleri başlamadan 120 yıldan fazla bir zaman önce vefat eden İbn Sa’d’ın kitabında yer alan bu bilgi, Hz. Nuh dönemi ile ilgili anlatılanların doğru olduğunu ispatlayamayacak bir rivayet olsa da âşurâ kültürünün Büveyhîlerin iktidarından önce İslâm toplumunda mevcut olduğunu gösterir. Ancak dikkat edilirse burada aşure pişirmekten değil, oruç tutma geleneğinden söz edilmektedir ki, bunun da Hz. Hüseyin’in şehadeti vesilesiyle sevinç duyma ile ilişkilendirilmesi mümkün değildir.Çetinoğlu: Musevilerin 10 Muharrem günü oruç tuttukları bilgisi doğru mu?Prof. Demircan: Bugün Musevîler 10 Muharrem’de oruç tutmamaktadırlar. Kaynaklarımız Yahudilerin Hz. Musa’nın liderliğinde Mısır’dan çıkışlarının hâtırâsına Âşurâ günü oruç tuttukları, bunun üzerine Hz. Peygamber’in de Medine’ye hicret ettikten sonra bunu öğrendiğinde kendilerinin Musa’ya sahip çıkmada daha çok hak sahibi olduklarını söyleyerek Müslümanlara bugün oruç tutmayı emrettiği, ancak Ramazan orucunun farz kılınmasından sonra Müslümanları Âşura orucu tutup tutmama hususunda muhayyer bıraktığını naklederler. Ancak bu rivayette şöyle bir problemli durum var: Yahudilerin Mısır’dan kurtuluş günü bir etkinlik yapmaları gerekirse bu günü bayram olarak kutlamaları gerekmez mi?Musevîler Yom Kipur’da(21) oruç tutarlar. Bu isim, dilimize ‘Kefaret Günü’ şeklinde çevrilebilir. Yahudi takvimine göre Tişrî ayının 10. günü tutulan bu oruç, Eylül/Ekim ayının 10. gününe tekabül eder. Muharrem ayı kamerî takvimin(22) birinci ayı olduğu için şemsî takvime göre her yıl 11 gün kısadır. Dolayısıyla şemsî takvimdeki gün ile kamerî takvimdeki günün aynı zamana denk gelmesi pek mümkün değildir veya nadirattandır. Yom Kipur’un Yahudilerin Mısır’dan kurtuluşuyla ilgisi kurulmamaktadır. Onların kurtuluş günü Pesah Bayramı(23) olarak kutlanmaktadır. Pesah ise Yahudi takvimine göre Nisan’ın 15’inde kutlanmaktadır. Ancak bugün, bir oruç tutma günü değil, bayram günüdür. Bu açıklamalar muvacehesinde Hz. Peygamber’in Medine’ye hicretinden sonra Yahudilerin Mısır’dan çıkışla ilgili tuttukları söylenen oruç hususunda ya kaynaklarda bir karıştırma yahut Medine’deki Yahudilere mahsus bir uygulama vardır.Çetinoğlu: Musevilikteki oruç ile Müslüman orucu arasındaki benzerlikler ve farklılıklar nelerdir?Prof. Demircan: Yahudilerin tuttukları Yom Kipur orucunda oruç süresi bir tam günden yani yirmi dört saatten fazladır. Benzerlikleri yanı sıra farklılıklar da vardır. Mesela oruçluyken deri elbise giyilmez. Çalışmak, ticaret yapmak ve yıkanmak gibi faaliyetler yasaktır. Oruç devam ederken cinsel beraberliğin yasak olması gibi benzerlikler de vardır.Çetinoğlu: Peygamber Efendimiz (sav), 10 Muharrem günü oruç tutmayı, Musevilerden mi görüp uyguladı? Daha açık ifadesiyle, Hz. Muhammed, 10 Muharrem orucu konusunda, bir miktar değişiklik yaparak da olsa, Musevileri taklit mi etti?Prof. Demircan: Âşura orucunun Hz. Peygamber’in Medine’ye hicretinden önce Cahiliye Arapları(24) arasında bilinen bir oruç olduğuna dair rivayetler vardır. Buhârî’de(25) geçen Hz. Âişe’den(26) nakledilen bir rivayet şöyledir: ‘Âşurâ [10 Muharrem] Kureyş’in(27) Cahiliye döneminde oruç tuttuğu bir gündü. Resûlullah da buna riayet ediyordu. Medine’ye hicret edince bu orucu devam ettirmiş ve başkalarına da emretmişti. Fakat Ramazan orucu farz kılınınca kendisi âşurâ gününde oruç tutmayı bıraktı. Bundan sonra Müslümanlardan dileyen bu günde oruç tuttu, dileyen tutmadı.’ Bunun yanı sıra Hz. Peygamber’in Yahudilerin oruç tuttuğunu duyduğunda bu oruca sahiplendiğine dair rivayet de vardır. Bu iki rivayeti birlikte düşündüğümüzde şöyle bir değerlendirme yapmak mümkündür: Cahiliye Arapları, -kendilerince yakıştırmalar yaptıkları- ancak bizim bilmediğimiz bir sebeple eskiden beri 10 Muharrem’de oruç tutuyorlardı. Hz. Peygamber de hicretten önce bu orucu tutmuş ve Müslümanlardan da tutmalarını istemiştir. Hicretten sonra Yahudilerde de benzer bir orucun olduğunu görmüş ve ilk iki yılda aynı orucu tutmaya devam etmiş; ancak ikinci yılda orucun farz kılınmasıyla birlikte bu orucu tutmayı bırakmış ve Müslümanları da tutup tutmama hususunda serbest bırakmıştır.Çetinoğlu: On Muharrem günü cereyan ettiği söylenen olaylar gerçekten yaşanmış mıdır? Bu bilgiler, güvenilir kaynakların hangilerinde yer alıyor? Prof. Demircan: Zikrettiğiniz olaylarla ilgili sağlam bir kaynak mevcut değildir. Geç dönemde telif edilmiş bazı kaynaklarda bu bilgiler varsa da bunların tarih bilimi açısından hakikati ifade açısından bir değeri yoktur. Ancak şunu söylemek mümkündür ki, insan muhayyilesi, 10 Muharrem’in önemini ortaya koymak için inşa faaliyetine devam etmiştir. Bir kere zikredilen onlarca hadisenin hep 10 Muharrem’de meydana gelmiş olması nasıl mümkün olabilir? Bunlar, tamamen sonraki dönemlerde insanların muhayyilesinde üretilmiş efsanelerdir.Çetinoğlu: Tarih boyunca 10 Muharrem gününde cereyan ettiği ileri sürülen olayların, Emevilerin sebebiyet verdiği Kerbela Faciasını gölgede bırakmak için uydurulmuş tevatürler olduğu görüşünü yorumlar mısınız? Prof. Demircan: Yukarıda değindiğimiz olayların insan muhayyilesinin ürünü olarak ortaya çıktığını, ancak bir kısmının çok eski dönemlerden beri mevcut olduğunu ifade etmeye çalıştık. Kanaatimize göre bunların Hz. Hüseyin’in şehadetiyle bir ilgisi olmamalıdır.Emevîler döneminde, Hz. Hüseyin’in şehadetiyle doğrudan ilişkilendirmeden bugün bazı etkinliklerin yapıldığı ifade edilir. Muhtemelen Emevîler, tarihî kökeni olan bu âdetin geliştirilmesini teşvik etmişlerdir.(6)Abdullah İb’n Sebe: Müslümanlar arasında fitne çıkaran ve Musevi asıllı olup da Müslüman gibi göründüğü iddia edilen kişi. Böyle bir şahsın mevcut olup olmadığı tartışmalıdır.(7)Büveyhîler: Büveyhoğulları olarak da bilinir. 932-1055 yılları arasında, Güney İran ve Irak'ta devlet kuran bir hanedandır. Sasani kökenli olduklarına dair izler görülmektedir. Bağdat’ı hâkimiyeti altına aldılar, Abbasi halifesine her istediklerini yaptırmışlardır. Büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey, Büveyhileri tarih sahnesinden sildi.Sasani: 224-651 yılları arasında, günümüzdeki İran topraklarında hüküm süren bir hânedan.(8)Abbasiler: İslam Devleti’nin yönetimine Emevileri devirmek suretiyle hâkim olan ve 750-1258 yılları arasında hüküm süren Arap hânedânı.(9)Kûfe: Eskiden İslam dünyasının ilim beşiği olan Kûfe şehri günümüzde Irak Devleti’nin sınırları içinde ve güney bölgesindedir. Hz. Ömer’in emri ile kurulmuştur. Bâbil harabelerinin güneyinde, Necef şehri ile Kerbela arasındadır. Bağdat şehri kuruluncaya kadar, bir süre Abbasilerin yönetim merkezi idi. Dönemin tefsir, hadis, dil, tarih, fıkıh ve kıraat âlimleri bu şehirde yetişmiştir.(10)Ali Zeynelabidin: Peygamber Efendimizin amcasının oğlu ve dâmâdı olan Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hüseyin’den doğan torunudur. Büyük bir İslam âlimi idi, pek çok eser telif etmiştir. Doğum tarihi bilinmiyor. 712 yılında vefat etti.(11)Zeydîler: Hazer Denizi’nin güney kıyılarını teşkil eden Taberistan, Hazer Denizi’nin doğusunda yer alan Deylem ve Hazer Denizi’nin batı kısmında yer alan topraklarda 864-1526 yılları arasında hüküm süren devlettir. Abbasi Devleti yönetiminde kaçan Şia mensupları içerisinde Hz. Ali evladından bâzı kimseler bulunmaktaydı. Bölge halkının isteği üzerine Hz. Hasan soyundan Hasan b. Zeyd liderliği kabul etti. Ve Zeydiler Devleti’ni kurdu. Bu devlet, Safevîler tarafından tarih sahnesinden silindi.Safevîler: 1501 yılında kurulmuş, 1736 yılına kadar Azerbaycan, İran, Ermenistan, Irak, Afganistan, Türkmenistan ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde hüküm sürmüş Şi’î inanışa sâhip bir Türk Devleti’dir. Safevi Devleti, Şahların basiretsizlik ve başarısızlıklarına rağmen yıkılmak üzereyken aslen Afşar Türklerinden olan Safevi Ordu kumandanı Nadir Şah’ın devlet yönetimini inisiyatifi altına almasıyla son demlerini yaşamaya başladı. Devrin en büyük kumandanlarından ve askerî dehalarından biri olan Nadir Şah, hükümdar vekili olarak devletin idâresini eline aldıktan kısa bir süre sonra Safevi Devletini tasfiye edip kendi Şah’lığını ilan ederek 1736 yılında Safevi Devletine son verdi, kendi hânedanını kurdu ise de 1747 yılında Şi’î inancının Sünniliğe en yakın kolu olan Câferiliğe geçtiği için öldürüldü.(12)Gadir Bayramı: Peygamber Efendimiz, Mekke ile Medine arasındaki Cuhfe Mevkii’nde yolculuğuna ara vermiş ve berâberindekilerle sohbet etmişti. Sohbet sırasında Hz. Ali’yi kendisine halef tâyin ettiği iddia edilir. Sohbetin yapıldığı Hicrî takvime göre 18 Zilhicce günü, Alevilerin Gadir Bayramı’dır.(13)İbn Kesîr: 1301-1373 yılları arasında yaşayan İslam tarihçisi, Kur’an-ı Kerim tefsircisi, hadis uzmanı ve Şâfi’i İslam hukukçusu.(14)Mağara Bayramı: Sünni Müslümanlar tarafından, Şi’î Müslümanların Gadir Bayramına karşılık olarak çıkardıkları iddia edilen bayram. Hakikatte böyle bir bayram yoktur.(15)Caferî: Şi’î Müslümanların, Sünni Müslümanlara en yakın olan kolu.(16)Nuh Aleyhisselam: ‘Büyük ’ olarak vasıflandırılan 6 peygamberden biridir.(17)Cudi Dağı: Nuh Peygamberin gemisinin karaya oturduğu dağdır. Ağrı Dağı ile özdeşleştirilmekle birlikte kesin olarak neresi olduğu bilinmemektedir.(18)İbn Sa’d: Miladî 777-845 yılları arasında yaşayan Arap tarihçi ve hadis uzmanı(19)Kitâbü’t-Tabakâti’l-Kebîr: Değişik meslek gruplarında isim yapmış kişilerin hayat hikâyelerini anlatan kitaplardan biri.(20)Âşurâ: Muharrem ayının 10. Gününe ‘âşurâ’ denilir. ‘Şerefli on’ mânâsındadır.(21)Yom Kipur: Yahudiler için yılın en mukaddes ve dini ağırlığa sahip günüdür. Günü ana temaları kefaret ve tövbedir. Yahudiler genel olarak bu günü 25 saatlik bir oruç ve bol dualarla büyük kısmını sinagogda geçirirler.(22)Kameri Takvim: Başlangıcı 16 Temmuz 622 olan ve ay'ın dünya etrafındaki dolanımını esas alan takvimdir. ‘Hicrî takvim ’ tabiriyle daha çok bu takvim kastedilir.(23)Pesah Bayramı: ‘Hamursuz Bayramı’ olarak da söylenir. Mısır’da kölelikten kurtarılan antik İsrailli’lerin göç hikâyesine dayanır.. Pesah, Yahudi takvimindeki Nisan ayının 15. günü başlar, bu tarih Kuzey Yarım Küre’de bahara denk gelir ve bayram 7 veya 8 gün kutlanır. Yahudi bayramları arasında en çok kutlanan bayramlardan biridir.(24)Câhiliye Arapları: İslamiyet’ten önce yaşayan Araplar.(25)Buhârî: Özbek Türklerinden hadis âlimi. 810-869 yılları arasında yaşadı.(26):Hz. Âişe: Peygamber Efendimizin zevcelerinden.(27)Kureyş: Peygamber Efendimiz’in mensup olduğu Arap kabilelerinden biri.Kabile: Aynı bölgede yaşayan ve aynı soydan gelen aillerin meydana getirdiği insanlar topluluğu.
3. BÖLÜMİslam Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. ADNAN DEMİRCAN Anlatıyor:Oğuz Çetinoğlu: Söylediklerinizin özeti mahiyetinde; (eskilerin ifadesiyle; efradını câmi, ağyarını mâni ölçülerinde) On Muharrem matem günü ve aşure pişirilip dağıtılması geleneği hakkında kısa bir değerlendirme lütfeder misiniz?Prof. Dr. Adnan Demircan: On Muharrem’in yas ile yâd edilmesinin bir gelenek olduğu, İslâm’ın yas kültürüne uymadığı ifade edilmelidir. Öte yandan Aşure pişirip dağıtmanın, Hz. Hüseyin’in şehadetini kutlama anlamına gelebilecek hiçbir temeli yoktur. En azından günümüzde böyle bir bağlantı kurulmamaktadır. Bugün ülkemizin bazı bölgelerinde Aleviler dahi, 10 Muharrem’de aşure pişirip dağıtmaktadırlar. Aşure pişirme âdeti Osmanlılar döneminde saray başta olmak üzere vakıflarda ve tekkelerde özenle icra edilen bir âdetti. Bu sayede insanlara tatlı dağıtılıyordu. Birçok vakfın vakfiyesinde 10 Muharrem’de aşure pişirilip dağıtılmasına dair maddeler bulunmaktaydı.Çetinoğlu: Sorularla sınırlı kaldığınız için belirtme imkânı bulamadığınız bilgiler varsa lütfeder misiniz? Prof. Demircan: Benim beklentim, Alevi ve Şiî kardeşlerimizin mâtem uygulamalarını sorgulamaları ve gözden geçirmeleri, Sünnî kardeşlerimizin de Hz. Hüseyin’in şehadetiyle bağlantısı olmasa ve sosyal dayanışma açısından güzel bir âdet olsa da Hz. Hüseyin’in şehit edildiği günde İslâm dünyasının bazı yerlerinde ve ülkemizde yas tutan kardeşlerimiz varken aşure pişirip dağıtma âdetini gözden geçirmeleridir. Örneğin bugünün anısına pişirilen aşurenin bedeli, ülkemizdeki ya da dünyanın başka bir yerindeki ihtiyaç sahibi mazlum kardeşlerimize gönderilebilir. Kardeşlik fedakârlık gerektirir. Eğer bazı insanlar Hz. Hüseyin’in şehadetiyle aşure dağıtımı arasında bağ kuruyorlarsa, veya bu konuda onları ikna etmek, veyahıt da bu uygulamayı gözden geçirmek gerekir.
ON MUHARREM KERBELA OLAYI VE ÂŞURÂ GÜNÜKullanmakta olduğumuz Miladî Takvime göre 23 Ekim 2015 Cuma günü, Hicrî Takvime 10 Muharrem 1437’ye tekabül etmektedir. 10 Muharrem günü, bütün Müslümanlar tarafından ‘Aşure Günü’ olarak bilinir.1335 yıl önce bu gün, 10 Muharrem 61 tarihinde, İki Cihan Serveri Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) Efendimizin torunu, Hazret-i Ali (kv) Efendimizin oğlu Hazret-i Hüseyin (ra) Efendimiz ve berâberindeki 72 kişi, Emevi Halifesi Muaviye’nin oğlu Birinci Yezid’in adamları tarafından, günümüzde Irak sınırları içerisinde bulunan Kerbela Mevkii’nde şehit edilmiştir. Bu sebeple 10 Muharrem, İslam âleminde ‘hüzün ve ibret günü’ olarak idrak edilir. ‘Kerbela Olayı’, bütün Müslümanların ciğerini dağlayan ve ibret alınması gereken fâcianın adıdır.Kerbela Olayı niçin ve nasıl yaşandı?Peygamber Efendimiz (sav)’in ebedî âleme doğuşundan sonra sırasıyla Hz. Ebubekir (ra), Hz. Ömer (ra) ve Hz. Osman (ra) Halife oldular. Hz. Osman asîler tarafından öldürülünce Hz. Ali (kav) Miladî takvime göre 661 yılında Halifelik makamına oturdu.Hz. Ömer döneminde, 641 yılında Şam vâlisi olarak tâyin edilen Muaviye, 661 yılına gelindiğinde Suriye topraklarının tamamını hâkimiyet altına almıştı. Mekke’de ise, Hz. Ali’nin vasiyeti üzerine büyük oğlu Hz. Hasan halife oldu. Hz. Hasan bir müddet sonra Muaviyenin baskıları ve vaatleri üzerine halifelikten feragat etti. Evine ve mescidine kapanıp Müslümanlara İslamiyet konusunda dersler vermeye başladı. Kısa bir süre sonra da eşlerinden biri tarafından zehirlenerek şehit edildi. Ağabeyinin sehâdeti üzerine Hz. Hüseyin Halife ilân edildi. Suriye’de ise Muaviye öldü, vasiyeti üzerine oğlu Yezid, babasının hâkimiyeti altına aldığı bölgenin halkından biat(*) aldı ve kendisini bütün Müslümanların halifesi olarak ilan etti.Hz. Hüseyin, Yezid’in kendisine biat etmesini istedi. Yezid, çok sert bir şekilde bu isteği reddetti.Hz. Hüseyin, amcasının oğlu Müslim’i, halkın görüşlerini almak maksadıyla Kûfe’ye gönderdi. Müslim, Hz. Hüseyin için 20.000’e yakın insandan biat aldı. Kûfeliler, Hz. Hüseyin’i şehirlerine dâvet ettiler. Hz. Hüseyin, aile efradı ve akrabalarını da yanına alarak taraftarları ile birlikte ve Yezid ile yüz yüze görüşmek için Kûfe’ye gitmek üzere yola çıktı. Maksadı savaşmak değildi. Çünkü yanındaki insanların, sayı ve silah olarak Yezid’in ordusunun karşısına çıkabilecek gücü yoktu. Zâten daha yolda iken kafileden ayrılanlar oldu. Kûfe yakınlarındaki Kerbela mevkiine geldiklerinde Yezid’in gönderdiği 1.000 kişilik bir ordu onları durdurdu. Ayrıca 4.000 kişilik bir ordu daha geldi. Hz. Hüseyin, Yezid’in ordu komutanının gönderdiği elçiye, Kûfelilerin dâveti üzerine geldiğini, kayıtsız şartsız teslim olması talimatına karşılık; 1-Mekke’ye geri dönmesine, 2-Problemin çözümü için Yezid ile yüzyüze görüşmek için Şam’a gitmesine, 3-Uç bölgelerde kîfirlerle savaşın devam ettiği bir bölgeye giderek orada cihad etmesine izin verilmesini istedi. Tekliflerin hiçbirini kabul etmeyen Yezid’in ordu komutanı çatışmayı başlattı. Hz. Hüseyin ve berâberindeki 72 kişi şehit edildi. Şehit edilenlerin cesetleri çarpışma alanında bırakılarak kesik başları, İslam’ın savaş mevzuatındaki hükümlerine aykırı olarak Kûfe’ye götürüldü.Cereyan eden hâdiselerden ve neticesinden çok üzüldüğünü açıklayan Yezid, ordu konutanını vazifesinden azletmediği gibi, onu daha yüksek bir makama tâyin etti.On Muharrem ve aşure günüKerbelâ'da yaşananlar için Şiî ve Alevîler tarafından Muharrem Orucu tutulur ve ağıtlar söylenerek törenler yapılır, yas tutulur. Ehl-i Sünnet inancında yas tutma geleneği olmadığından Sünni Müslümanlar oruç tutarlar ve şehitler için mevlid okuturlar.Hz. Muhammed (sav)'in torunu Hüseyin'in Kerbelâ'da öldürülmesi hadisesi, Sünnilik'te de üzücü bir olay olarak kabul edilir. Hiçbir Müslüman, çocuğuna ‘Yezid’ ve ‘Muaviye’ isimlerini koymaz.Ülkemizde; şehitleri anmak maksadıyla evlerde aşure denilen çorba ile tatlı karışımı yiyecek hazırlanır, kâseler ve tabaklar içerisinde komşulara dağıtılır. İster Sünni olsun, ister Alevi; bâzı aileler, Şi’îlikteki ‘12 İmam’ kavramına izâfeden, aşureyi 12 çeşit malzeme ile pişirirler.Kerbela Olayı, yalnızca Şi’îlerin ve Alevilerin değil, bütün Müslümanların acılı günüdür. Bu sebeple, Osmanlı Devleti’nde ve Cumhuriyetin ilk 50 yılında, Muharrem ayının ilk on günü, öğle ezanları, ağıt havasını andıran Hüseynî makamında okunurdu. Bu uygulama, Kerbelâ hüznünün, Türk-İslâm toplumunun tamamı tarafından paylaşılmış olmasının göstergesi idi. Nedense zaman içerisinde unutuldu veya uygulayıcıları azaldı. Alevi-Sünni yaklaşımına katkı sağlaması bakımından acının müşterek olduğunun mânâlı bir ifâdesi olan bu güzel geleneğin ihya edilmesinde faydalar vardır.Şehit Hz. Ali ve O’nun şehit oğlu Hz. Hüseyin; filozof ve sosyolog İbn-i Haldun'a göre; akıllı ve içtihat sâhibidir. Yâni âyet ve hadisleri anlamaya ve doğru şekilde yorumlamaya muktedirdir. İbn-i Haldun’a göre adâletli bir halife olmayan Yezid'in saflarında savaşmak caiz değildir. Hüseyin'e karşı asker göndermesi fâsıklığını kuvvetlendirir. Bu sebeple Hz. Hüseyin'in şehit, ecirli ve sevaplı olduğunu belirtir.Büyük Türk şâiri Fuzûlî, Hz. Hüseyin için en etkili şiiri yazmıştır:
1- Abdullah oğlu Avf, 2- Abdullah-i Muhyi oğlu Ömer, 3-. Abdullah oğlu Sa’d, 4-. Abdullah-i Yezmi oğlu Abdurrahman, 5- Akîl oğlu Câfer, 6- Akîl oğlu Müslim, (Küfe’de) 7- Akil oğlu Abdurrahman, 8- Amr Kelbi oğlu Abdullah, 9- Avf oğlu Avn, 10- Avsece-i Azerbaycanî oğlu Müslim, 11- Cebâve oğlu Ömer, 12- Câfer oğlu Abdullah’ın oğlu Muhammed, 13- Câfer (İslam ordusunun müezzini), 14- Deccâne oğlu Abdullah, 15- Deccâne oğlu Sa’d, 16- Enes oğlu Mâlik, 17-Enes oğlu Muhammed, 18- Farrat oğlu Ömer, 19- Firûzan (İmâm Hüseyin’in kölesi), 20- Fâris oğlu Gulam (İmâm Zeynel Abidin’in hizmetçisi), 21- Gûlam Selman (Basra’da şehit oldu), 22- Gulam oğlu Urve (Hûr’un kölesi), 23- Hâni Baba (Urve ve Hz. Ali’nin kızkardeşi Ümmehâni’nin oğludur), 24- Hasan-i Hemedanî oğlu Berir, 25- Hûr oğlu Ali, 26- Hanzala oğlu Said, 27- Hassen oğlu Zehir, 28- Hz. Ali oğlu Hz. Hüseyin, 29- Hz. Ali oğlu Avn, 30- Hz. Ali oğlu Abdullah, 31- Hz. Ali oğlul Celal Abbas, 32- Hz. Ali oğlu Ebubekir, 33- Hz. Ali oğlu Fazl, 34- Hz. Ali oğlu Osman, 35- Hz. Hasan oğlu Abdullah, 36- Hz. Hasan oğlu Kâsım, 37- Hz. Hüseyin oğlu Ali Ekber, 38- Hz. Hüseyin oğlu (Mâsum) Ali Asgar (Abdullah Ekber), 39- Hz. Hüseyin oğlu (Masum) Kâsım, 40- Halit oğlu Ömer, 41- Harir oğlu Hamza, 42- Hâris oğlu Cebâve, 43- Hâris oğlu Yusuf, 44- Kays bin A’rabî, (Küfe’de) 45- Kelbi oğlu Veheb, 46- Ma’kel oğlu Enes, 47- Malik oğlu Vekkas, 48- Meşkûr (Hz. Müslim’in çocuklarının zindancısı), (Küfe’de) 49- Mezahir oğlu Habib, 50- Mikdâd oğlu Muuhammed, 51- Muhacir-i Câfî oğlu Zeyd, 52- Muhammed-i Kesiyr, (Küfe’de) 53- Muhammed Kesiyr oğlu Mahdum, (Küfe’de) 54- Muta oğlu Ömer, 55- Müslim-i Azerbaycanî’nin oğlu (ismi bilinmiyor), 56- Müslim Akîl oğlu Abdullah, 57- Müslim Akil oğlu İbrahim, (Küfe’de) 58- Müslim Akil oğlu Muhammed, (Küfe’de) 59- Müslim Hammad, 60- Müslim Mazenî oğlu Yahya, 61- Ömer oğlu Halit, (veya Halil) 62- Raf’i oğlu Hilâl, 63- Rebîa oğlu Kays, 64- Riyah oğlu Hûr, 65- Riyah oğlu Mıs’ab (Hûr’un kardeşi), 66- Saad (Ebu Tâlip’in kölesi), 67- Sad oğlu Hanzala, 68- Seviyd oğlu Şit, 69- Ubeyd oğlu Şerih, 70- Urve oğlu Abdurrahman, 71- Utbe-i Vekkas oğlu Haşim, 72- Utbe oğlu Mâlik, 73- Ziyad Şaabi oğlu Zeyd,
Oğuz Çetinoğlu: Kasıtlı değilseler, bilgi yetersizliği ile özürlü kişiler, On Muharrem Günü ve Aşure adlı yiyeceğin hazırlanıp komşulara dağıtılması konularında, yanıltıcı ve hassasiyet sâhibi kişileri rahatsız edecek düşünceler yayıyorlar. Sizinle bu düşünce ve iddiaları konuşmak istiyorum. Kabul buyurduğunuz için teşekkür ederim. Prof. Dr. Adnan Demircan: Ben teşekkür ederim. Ne yazık ki, her yıl aynı konular, genellikle ehil olmayan kişiler tarafından, toplumumuzda ihtilafı derinleştirici ve ayrışmayı körükleyici bir şekilde gündeme getirilmektedir. Sosyal medyanın ve haberleşme imkânlarının arttığı günümüzde bu problemlerle daha sık bir şekilde karşılaşıyoruz.Çetinoğlu: Lütfedeceğiniz bilgilerle bilgi kirliliğini önleyeceğiz inşallah. Sağolunuz. İlk sorum şöyle: On Muharrem günü nedir? Kısaca anlatır mısınız? Prof. Demircan: 10 Muharrem, hicri takvimin ilk ayı olan Muharrem’in onuncu gününü ifade eder. Daha çok Hz. Hüseyin’in şehit edildiği Kerbela’daki katliamın meydana geldiği gün ve Hz. Peygamber döneminde bugünde tutulan oruç sebebiyle bilinir. Bildiğiniz gibi Hz. Hüseyin(1) Hicrî Takvime(2) göre 10 Muharrem 61 (10 Ekim 680) tarihinde Kerbela’da(3) şehit edildi.Çetinoğlu: On Muharrem’in ‘birileri ’ için ‘kutlama ’, ‘diğer bir kesim ’ için ‘yas günü ’ olduğu iddia ediliyor. İddiayı, Türkiye’nin şartlarına göre yorumlar mısınız? Prof. Demircan: Ülkemizde böyle zıt iki düşünce olduğu iddiasını temellendirmek mümkün değildir. Sadece ülkemizde değil İslâm dünyasının herhangi bir yerinde dahi bu düşüncenin olduğu kanaatinde değilim. 10 Muharrem’de şehit edilen Hz. Hüseyin İslâm dünyasında herkesin ortak değeridir. Bırakın Hz. Hüseyin’in, herhangi bir kâfirin dahi ölümüyle ilgili böyle bir kutlama âdeti yokken Hz. Peygamber’in sevgili torununun şehadeti sebebiyle ülkemizde kutlama yapıldığı açık bir iftiradır.Aslında Hz. Hüseyin’in şehadeti, İslâm dünyasında herkesi üzmüş olan ve Müslümanları birleştirmesi gereken bir hadise iken ayrılık konusu yapılmaya çalışılmaktadır. Hz. Hüseyin’in şehadetiyle Sünnîlik arasında ilişki kurulmaktadır ki, hadisenin meydana geldiği sırada Sünnîlik ve Şiîlik diye bir mezhep yoktu. O sırada Hz. Ali’nin taraftarlığı anlamında bir Şia(4) vardır; ama bu da siyasî bir taraftarlıktır. Hz. Hüseyin’in öldürüldüğü olay sırasında oluşturulan ordunun mensuplarının büyük bir kısmı bu insanlardan oluşuyordu. Hatta aralarında bizzat Hz. Hüseyin’i Kûfe’ye dâvet edenler vardı. Ancak bunları herhangi bir mezhebe nispet etmek mümkün değildir.Bazı kardeşlerimiz, uzun asırlara dayalı bir yas geleneği sürdürüyorlar. Bu yas geleneği bir anmanın ötesinde anlam ifade ediyor. Esasen İslâm’da vefat eden kişi veya kişiler için yas tutma geleneği üç gündür. Asırlar boyu devam ettirilen bu yasa, farklı bir anlam yüklenerek, ibâdet aşkıyla devam edilmektedir.Çetinoğlu: Bildiğim kadarıyla 10 yıldan fazla bir zamandan beri ülkemizde, On Muharrem günlerinde insanlar, zincirlerle dövünüp kendilerini kanatmıyorlar. Kerbela şehitlerinin anıldığı mekânlarda, Kızılay’ın kurduğu çadırlarda doktor gözetiminde kan bağışında bulunuyorlar. Sizin gözlemleriniz nedir?Prof. Demircan: İnsanların kendilerini dövmeleri, kanlarını akıtmaları, anlamsız ve gereksiz bir uygulamadır. İslâm’ın yas tutma anlayışına da uymamaktadır. Ancak ne yazık ki, böyle bir âdet uzun süre İslâm dünyasının çeşitli yerlerinde ve ülkemizde de uygulandı. Sizin de ifade ettiğiniz gibi, bir süredir ülkemizde İstanbul’da bu uygulama terk edildi. Görsel medyada çıkan görüntülerin oluşturduğu rahatsızlık, Caferî kardeşlerimiz üzerinde bir baskı oluşturduğu için kan verme etkinliğine devam ediyorlar. Doğrusunu isterseniz, bunun hayırlı bir işe vesile kılınması sevindirici bir durum. Ancak İslâm’da yas amacıyla kan akıtmak diye bir şey yok. Kendi kafamıza göre din uyduramayız.İslâm tarihinde başta Hz. Peygamber olmak üzere birçok değer verdiğimiz insan vefat etti veya öldürüldü. Hz. Ömer bir Mecusi tarafından gerçekleştirilen suikasta kurban gitti. Hz. Osman, bir grup Müslüman’ın evine girerek kendisine saldırmaları suretiyle öldürüldü. Hz. Ali sabah namazına giderken, bir Haricînin(5) saldırısı sonucu öldürüldü. Bu zatların hepsi bizim için değerli insanlardır; ancak hiçbirinin vefatı sebebiyle yas törenleri icra edilmemekte, bu maksatla insanlar kanlarını akıtmamaktadırlar. Bu etkinlikleri yas töreninden çıkarıp ‘anma ve anlama’ törenleri haline getirmek gerekir.Hz. Hüseyin, şehit edildiğinde 57 yaşındaydı. Hz. Peygamber vefat ettiğinde ondan beş-altı yaş büyüktü. Babası Hz. Ali de, Hz. Ömer de öyle idiler. O da diğer insanlar gibi ölümlüydü. Onun uğradığı ihanet ve zulüm elbette insanların aynı hataları tekrar etmemeleri için anılmalıdır. Ancak bunu bir yas ritüeline dönüştürmek, olgunun muhtevâsını boşaltmak anlamına gelir.(1)Hz. Hüseyin: Peygamber Efendimizin Kızı Fatıma’dan (ra) dolayı torunu, Hz. Ali’nin (kav)(*) oğludur. On İki İmâmlar'ın üçüncüsü(**) olan Hüseyin bin Ali, İslam Devleti’nin bir Emevî saltanatına dönüşmemesi için mücadele vermiş ve Emevîler tarafından öldürülmüştür. Soyundan gelenler Hüseynî veya Seyyid olarak yâd edilir.(*)kav: ‘Kerremallâhü Veche’ ifâdesinin kısaltılmışıdır. Hz. Ali, Peygamberimizin amcası Ebu Tâlib'in oğludur. Hicretten 23 yıl önce doğmuş ve hiçbir puta tapmamıştır. Bunun için mübârek ismi söylendiğinde, ‘Kerremallâhü Veche’ denilerek saygı ile yâd edilir. Bu ifâdenin mânâsı; ‘Allah (cc) O’nu şerefli kılsın’ olarak açıklanabilir.(**)Birincisi Hz. Ali, İkincisi Hz. Hasan’dır. (ra)(2)Hicrî Takvim: İslamî takvim olarak da isimlendirilir. 1 yılı 354 veya 355 gün olan ve 12 kameri aydan oluşan, Hz. Muhammed (sav) Efendimizin Mekke'den Medine'ye göç ettiği tarihi başlangıç kabul eden ve ay'ın dünya çevresinde dolanımını esas alan bir takvim sistemidir. Hicretin, Muharrem ayı yani takvimin başlangıç günü veya ayıyla bir ilgisi yoktur.(3)Kerbela: Günümüzde Irak'ın sınırları içerisinde bir şehirdir. Bağdat'ın 100 km güneybatısındadır. 4.000 ile 4.500 arasında olduğu tahmin edilen Birinci Yezid ve ordusu tarafından, 72 kişiden ibâret Hz. Hüseyin ve taraftarlarının katledildiği bölgedir. Hâdise, iktidar kavgası olarak Miladî takvime göre 10 Ekim 680'de Hicrî 10 Muharrem 61 tarihinde cereyan etmiştir. Bu gün, Şi’îler tarafından Aşûra Günü olarak yâd edilir. Sünnîler ise İslam dini'nde matem yapılmaması kaidesine uyarak bu günde ibâdet yaparak ve Kerbela’da şehit olanların ruhuna Mevlid okuturlar. Anadolu’da 10 Muharrem günü, Sünniler tarafından da aşura yapılır, komşulara dağıtılır. Şi’îlerin yasına saygı gösterilir.(4)Şia: Lügat mânâsı, ‘taraftar ’ demektir. Mezhepler tarihinde Hz. Peygamberin vefatından sonra, Hz. Ali’nin halife olması lazım geldiğini düşünen ve O’nun soyundan gelen insanların meydana getirdiği topluluğa verilen addır.(5)Haricî: Dînî ve siyasî mevzularda itaatten ayrılıp isyan derecesine varan aşırı görüş mensuplarına verilen addır. Haricîler, Allah’tan başka hüküm koyacak kimse yoktur prensibi ile yalnız Kur’an-ı Kerim hükümlerinin tatbik edilmesi lazım geldiğine inanırlar. Sünni Müslümanların kabul ettikleri Sünnet, İcma, Kıyas yollarını reddederler.Sünnet: Peygamberimizin söz ve davranışlarıdır. Kur’an-ı Kerim’den sonra dinin ikinci önemli temel kaynaktır. Sünnet aynı zamanda Kur’an-ı Kerim’i hayata taşıma ve O’nu anlama biçimidir. Bu sebeple Kur’an-ı Kerim âyetlerini en güzel şekilde anlamak ve yorumlamak için hadis ve sünnete bakılır.İcma: Dinî bir konuda yapılan görüş ve fikir birliğidir. İnsanlar dini konularda yanlış hüküm çıkarabilir ve yanılabilirler. Fakat İslam âlimlerinin bir konuda fikir birliğinde olması ve görüşlerinde herhangi bir ayrılığa düşmemeleri o hükmün ve sonucun isâbetli olduğunu gösterir.Kıyas: Kur’an ve sünnet yoluyla hakkında hüküm bulunmayan konularda hakkında hüküm bulunan benzer bir hükümle kıyaslayarak sonuca varma yöntemidir.İcma ve kıyas yoluyla elde edilecek bir bilgi kaynağının hiçbir zaman Kur’an ve sünnete ters düşmemesi gerekir. Bu durumda Kur’an ve Sünnete ters ve aykırı bir icma veya kıyas olamaz.2. BÖLÜMİslam Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. ADNAN DEMİRCAN Anlatıyor:Oğuz Çetinoğlu: Çağdaş Abdullah bin Sebe’ler(6) fitneye devam ediyorlar denilebilir mi?Prof. Dr. Adnan Demircan: Müslümanlar arasında fitne çıkarmak isteyen insanların, kurumların ve hatta devletlerin olduğu muhakkaktır. Zira bizim ihtilaflarımız, başkaları için çıkar elde etme kaynağı olarak kullanılıyor. Bu sebeple eskiden olduğu gibi fitneden nemalanan insanlar, bugün de İslâm dünyasında ihtilaflar çıkarma ve ayrılıkları derinleştirme çabası içinde olacaklardır. Bunu ifade ettikten sonra, bir bahs-i diğer olarak şunu da söylemek isterim ki, fitnenin sembolü olarak görülen Abdullah b. Sebe’nin tarihî kişiliği hakkında ciddî şüpheler taşıyan insanlardan birisiyim. Bir tarihî kişilik olarak Abdullah b. Sebe yoksa da Müslümanların ihtilaflarından beslenen insanlar, her zaman olmuştur.Çetinoğlu: Büveyhîlerin(7) baskılarından kurtulan Abbasilerin,(8) On Muharrem gününde bayram şenlikleri düzenlediklerine dair bilgilere bazı kaynaklarda rastlanıyor. Öyle mi olmuş?Prof. Demircan: On Muharrem yas etkinliklerinin ilk defa Şiî bir hanedan olan Büveyhîler döneminde Muizzüddevle’nin emirliği döneminde resmî olarak düzenlendiği kaynaklarda anlatılır. Bu âdet, hicrî 352 (miladî 963) yılında başlamış. Rivayetlerden anlaşılmaktadır ki, Büveyhîlerden önce de halk arasında bir yas geleneği vardı. Hatta Hz. Hüseyin’in şehadetinden hemen sonra Kûfe’ye(9) götürülen aile fertleri Kûfeli hanımların ağıtlarıyla karşılanmış; buna şâhit olan Hz. Hüseyin’in oğlu Ali Zeynelabidin(10) kendilerine saldıran ordunun Kûfelilerden müteşekkil olduğunu hatırlatarak hayretini ifâde etmiştir.Günümüzde Şiî dünyanın birçok bölgesinde abartılı gösterilerle icra edilen törenlerin başlangıcı, Büveyhîler dönemindeki törenlerdir. Bununla birlikte Şiî dünyanın her tarafında bu törenler icra edilmemektedir. Mesela Şîa’nın bir kolu olan Yemen Zeydîlerinde(11) Kerbela ile ilgili mutantan yas törenleri yapılmamakta, sadece birkaç salon etkinliğiyle anma yapılmaktadır.Büveyhîler döneminde hem Kerbela yas törenleri, hem de Hz. Ali’nin velayetinin ilan edildiği gün olduğuna inanılan 18 Zilhicce günü Gadir bayramı(12) olarak kutlanmış; bu kutlamalar sırasında zaman zaman meydana gelen taşkınlıklar sebebiyle Şiîlerle Sünnîler arasında tartışma ve kavgalar, hatta öldürme olayları meydana gelmiştir.Tarihçi İbn Kesîr(13), Sünnîlerin Gadir bayramına alternatif olarak -Hz. Ebû Bekir’in Sevr mağarasında Hz. Peygamber’le bulunduğu günün hâtırâsına- bir hafta sonra ‘Gar [Mağara] Bayramı(13)’ denen bir bayram ihdas ettiklerini ve iki tarafın câhillerinin iç savaşı andıran kavgalara giriştiklerini anlatır.Abbasîlerin, Büveyhîlerin baskılarından kurtuldukları 10 Muharrem günü şenlikler yaptıkları iddiası doğru değildir. Abbasîleri Büveyhîlerin nüfuzundan kurtaran Selçuklulardır. Bu dönemde dahi ahalinin önemli bir kısmının Şiî olduğu hesaba katılırsa böyle bir kutlamanın gerçekçi olmaması gerekir. Kaldı ki, Sünnî gelenekte esas olan 10 Muharrem günü, bir gün öncesi ya da sonrasıyla birlikte oruç tutmaktır. Oruç tutma ise, bayram ve kutlamanın değil, olsa olsa hüznün ifâdesi olabilir. Ancak Sünnî dünya bu orucu Hz. Peygamberin sünneti olarak tutmaktadır.Çetinoğlu: Günümüz Türkiye’sinde durum nedir? Prof. Demircan: Ülkemizde Alevî ve Caferî(15) kardeşlerimiz, Kerbela yasını farklı etkinliklerle tutarlarken Sünnîlerde Kerbela ile ilgili son yıllarda görülen bazı anma programları dışında bir etkinlik yoktur. Sünnîlerin tuttukları orucun veya pişirilip dağıtılan aşurenin Kerbela veya Hz. Hüseyin’in şehadetiyle ilgisi olmadığı herkesçe malumdur.Çetinoğlu: Aşure pişirip dağıtma geleneği, Nuh Aleyhissalam’ın(16) gemisindeki son erzak kalıntılarıyla yapılan aş ile başladığı bilgisi güvenilir hangi kaynakta yer alıyor? Prof. Demircan: Bu bilgi, bir efsane olarak halk arasında anlatılagelmiştir. Hz. Nuh’un gemisinin Cudi Dağı’na(17) indikten sonra aşure aşı pişirildiği hususu bir kaynakta yer alsa bile Hz. Nuh döneminde meydana gelen bir olgu ile ilgili bilginin binlerce yıl sözlü gelenek içinde korunabilmesi mümkün değildir. Bu sebeple buna efsane olarak bakmak yerinde olur.Çetinoğlu: Nuh’un gemisinin Cudi Dağı’nda 10 Muharrem günü veya muharrem ayının herhangi bir gününde demir attığına dair bilginin kaynağı nedir?Prof. Demircan: Bizim en eski siyer ve tarih kaynaklarımızdan biri olan hicrî 230 (miladî 845) yılında vefat eden İbn Sa’d’ın(18) Kitâbü’t-Tabakâti’l-Kebîr(19) adlı eserinde Hz. Nuh’un gemisinin Cudi dağına 10 Muharrem günü demir attığı rivayet edilir. Kitapta geçen ifade şöyledir: ‘Muharrem’in (onunda) Âşurâ(20) günü gemiden çıktılar. Bu yüzden isteyenler Âşura günü oruç tutarlar.’ Buna göre Hz. Nuh ve kavminden inananların altı ay kadar yükselen su üzerinde dolaşan gemiden kurtuluşlarına karşı bir şükür ifadesi olarak oruç tutulmaktadır.Büveyhîler döneminde resmî kutlama törenleri başlamadan 120 yıldan fazla bir zaman önce vefat eden İbn Sa’d’ın kitabında yer alan bu bilgi, Hz. Nuh dönemi ile ilgili anlatılanların doğru olduğunu ispatlayamayacak bir rivayet olsa da âşurâ kültürünün Büveyhîlerin iktidarından önce İslâm toplumunda mevcut olduğunu gösterir. Ancak dikkat edilirse burada aşure pişirmekten değil, oruç tutma geleneğinden söz edilmektedir ki, bunun da Hz. Hüseyin’in şehadeti vesilesiyle sevinç duyma ile ilişkilendirilmesi mümkün değildir.Çetinoğlu: Musevilerin 10 Muharrem günü oruç tuttukları bilgisi doğru mu?Prof. Demircan: Bugün Musevîler 10 Muharrem’de oruç tutmamaktadırlar. Kaynaklarımız Yahudilerin Hz. Musa’nın liderliğinde Mısır’dan çıkışlarının hâtırâsına Âşurâ günü oruç tuttukları, bunun üzerine Hz. Peygamber’in de Medine’ye hicret ettikten sonra bunu öğrendiğinde kendilerinin Musa’ya sahip çıkmada daha çok hak sahibi olduklarını söyleyerek Müslümanlara bugün oruç tutmayı emrettiği, ancak Ramazan orucunun farz kılınmasından sonra Müslümanları Âşura orucu tutup tutmama hususunda muhayyer bıraktığını naklederler. Ancak bu rivayette şöyle bir problemli durum var: Yahudilerin Mısır’dan kurtuluş günü bir etkinlik yapmaları gerekirse bu günü bayram olarak kutlamaları gerekmez mi?Musevîler Yom Kipur’da(21) oruç tutarlar. Bu isim, dilimize ‘Kefaret Günü’ şeklinde çevrilebilir. Yahudi takvimine göre Tişrî ayının 10. günü tutulan bu oruç, Eylül/Ekim ayının 10. gününe tekabül eder. Muharrem ayı kamerî takvimin(22) birinci ayı olduğu için şemsî takvime göre her yıl 11 gün kısadır. Dolayısıyla şemsî takvimdeki gün ile kamerî takvimdeki günün aynı zamana denk gelmesi pek mümkün değildir veya nadirattandır. Yom Kipur’un Yahudilerin Mısır’dan kurtuluşuyla ilgisi kurulmamaktadır. Onların kurtuluş günü Pesah Bayramı(23) olarak kutlanmaktadır. Pesah ise Yahudi takvimine göre Nisan’ın 15’inde kutlanmaktadır. Ancak bugün, bir oruç tutma günü değil, bayram günüdür. Bu açıklamalar muvacehesinde Hz. Peygamber’in Medine’ye hicretinden sonra Yahudilerin Mısır’dan çıkışla ilgili tuttukları söylenen oruç hususunda ya kaynaklarda bir karıştırma yahut Medine’deki Yahudilere mahsus bir uygulama vardır.Çetinoğlu: Musevilikteki oruç ile Müslüman orucu arasındaki benzerlikler ve farklılıklar nelerdir?Prof. Demircan: Yahudilerin tuttukları Yom Kipur orucunda oruç süresi bir tam günden yani yirmi dört saatten fazladır. Benzerlikleri yanı sıra farklılıklar da vardır. Mesela oruçluyken deri elbise giyilmez. Çalışmak, ticaret yapmak ve yıkanmak gibi faaliyetler yasaktır. Oruç devam ederken cinsel beraberliğin yasak olması gibi benzerlikler de vardır.Çetinoğlu: Peygamber Efendimiz (sav), 10 Muharrem günü oruç tutmayı, Musevilerden mi görüp uyguladı? Daha açık ifadesiyle, Hz. Muhammed, 10 Muharrem orucu konusunda, bir miktar değişiklik yaparak da olsa, Musevileri taklit mi etti?Prof. Demircan: Âşura orucunun Hz. Peygamber’in Medine’ye hicretinden önce Cahiliye Arapları(24) arasında bilinen bir oruç olduğuna dair rivayetler vardır. Buhârî’de(25) geçen Hz. Âişe’den(26) nakledilen bir rivayet şöyledir: ‘Âşurâ [10 Muharrem] Kureyş’in(27) Cahiliye döneminde oruç tuttuğu bir gündü. Resûlullah da buna riayet ediyordu. Medine’ye hicret edince bu orucu devam ettirmiş ve başkalarına da emretmişti. Fakat Ramazan orucu farz kılınınca kendisi âşurâ gününde oruç tutmayı bıraktı. Bundan sonra Müslümanlardan dileyen bu günde oruç tuttu, dileyen tutmadı.’ Bunun yanı sıra Hz. Peygamber’in Yahudilerin oruç tuttuğunu duyduğunda bu oruca sahiplendiğine dair rivayet de vardır. Bu iki rivayeti birlikte düşündüğümüzde şöyle bir değerlendirme yapmak mümkündür: Cahiliye Arapları, -kendilerince yakıştırmalar yaptıkları- ancak bizim bilmediğimiz bir sebeple eskiden beri 10 Muharrem’de oruç tutuyorlardı. Hz. Peygamber de hicretten önce bu orucu tutmuş ve Müslümanlardan da tutmalarını istemiştir. Hicretten sonra Yahudilerde de benzer bir orucun olduğunu görmüş ve ilk iki yılda aynı orucu tutmaya devam etmiş; ancak ikinci yılda orucun farz kılınmasıyla birlikte bu orucu tutmayı bırakmış ve Müslümanları da tutup tutmama hususunda serbest bırakmıştır.Çetinoğlu: On Muharrem günü cereyan ettiği söylenen olaylar gerçekten yaşanmış mıdır? Bu bilgiler, güvenilir kaynakların hangilerinde yer alıyor? Prof. Demircan: Zikrettiğiniz olaylarla ilgili sağlam bir kaynak mevcut değildir. Geç dönemde telif edilmiş bazı kaynaklarda bu bilgiler varsa da bunların tarih bilimi açısından hakikati ifade açısından bir değeri yoktur. Ancak şunu söylemek mümkündür ki, insan muhayyilesi, 10 Muharrem’in önemini ortaya koymak için inşa faaliyetine devam etmiştir. Bir kere zikredilen onlarca hadisenin hep 10 Muharrem’de meydana gelmiş olması nasıl mümkün olabilir? Bunlar, tamamen sonraki dönemlerde insanların muhayyilesinde üretilmiş efsanelerdir.Çetinoğlu: Tarih boyunca 10 Muharrem gününde cereyan ettiği ileri sürülen olayların, Emevilerin sebebiyet verdiği Kerbela Faciasını gölgede bırakmak için uydurulmuş tevatürler olduğu görüşünü yorumlar mısınız? Prof. Demircan: Yukarıda değindiğimiz olayların insan muhayyilesinin ürünü olarak ortaya çıktığını, ancak bir kısmının çok eski dönemlerden beri mevcut olduğunu ifade etmeye çalıştık. Kanaatimize göre bunların Hz. Hüseyin’in şehadetiyle bir ilgisi olmamalıdır.Emevîler döneminde, Hz. Hüseyin’in şehadetiyle doğrudan ilişkilendirmeden bugün bazı etkinliklerin yapıldığı ifade edilir. Muhtemelen Emevîler, tarihî kökeni olan bu âdetin geliştirilmesini teşvik etmişlerdir.(6)Abdullah İb’n Sebe: Müslümanlar arasında fitne çıkaran ve Musevi asıllı olup da Müslüman gibi göründüğü iddia edilen kişi. Böyle bir şahsın mevcut olup olmadığı tartışmalıdır.(7)Büveyhîler: Büveyhoğulları olarak da bilinir. 932-1055 yılları arasında, Güney İran ve Irak'ta devlet kuran bir hanedandır. Sasani kökenli olduklarına dair izler görülmektedir. Bağdat’ı hâkimiyeti altına aldılar, Abbasi halifesine her istediklerini yaptırmışlardır. Büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey, Büveyhileri tarih sahnesinden sildi.Sasani: 224-651 yılları arasında, günümüzdeki İran topraklarında hüküm süren bir hânedan.(8)Abbasiler: İslam Devleti’nin yönetimine Emevileri devirmek suretiyle hâkim olan ve 750-1258 yılları arasında hüküm süren Arap hânedânı.(9)Kûfe: Eskiden İslam dünyasının ilim beşiği olan Kûfe şehri günümüzde Irak Devleti’nin sınırları içinde ve güney bölgesindedir. Hz. Ömer’in emri ile kurulmuştur. Bâbil harabelerinin güneyinde, Necef şehri ile Kerbela arasındadır. Bağdat şehri kuruluncaya kadar, bir süre Abbasilerin yönetim merkezi idi. Dönemin tefsir, hadis, dil, tarih, fıkıh ve kıraat âlimleri bu şehirde yetişmiştir.(10)Ali Zeynelabidin: Peygamber Efendimizin amcasının oğlu ve dâmâdı olan Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hüseyin’den doğan torunudur. Büyük bir İslam âlimi idi, pek çok eser telif etmiştir. Doğum tarihi bilinmiyor. 712 yılında vefat etti.(11)Zeydîler: Hazer Denizi’nin güney kıyılarını teşkil eden Taberistan, Hazer Denizi’nin doğusunda yer alan Deylem ve Hazer Denizi’nin batı kısmında yer alan topraklarda 864-1526 yılları arasında hüküm süren devlettir. Abbasi Devleti yönetiminde kaçan Şia mensupları içerisinde Hz. Ali evladından bâzı kimseler bulunmaktaydı. Bölge halkının isteği üzerine Hz. Hasan soyundan Hasan b. Zeyd liderliği kabul etti. Ve Zeydiler Devleti’ni kurdu. Bu devlet, Safevîler tarafından tarih sahnesinden silindi.Safevîler: 1501 yılında kurulmuş, 1736 yılına kadar Azerbaycan, İran, Ermenistan, Irak, Afganistan, Türkmenistan ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde hüküm sürmüş Şi’î inanışa sâhip bir Türk Devleti’dir. Safevi Devleti, Şahların basiretsizlik ve başarısızlıklarına rağmen yıkılmak üzereyken aslen Afşar Türklerinden olan Safevi Ordu kumandanı Nadir Şah’ın devlet yönetimini inisiyatifi altına almasıyla son demlerini yaşamaya başladı. Devrin en büyük kumandanlarından ve askerî dehalarından biri olan Nadir Şah, hükümdar vekili olarak devletin idâresini eline aldıktan kısa bir süre sonra Safevi Devletini tasfiye edip kendi Şah’lığını ilan ederek 1736 yılında Safevi Devletine son verdi, kendi hânedanını kurdu ise de 1747 yılında Şi’î inancının Sünniliğe en yakın kolu olan Câferiliğe geçtiği için öldürüldü.(12)Gadir Bayramı: Peygamber Efendimiz, Mekke ile Medine arasındaki Cuhfe Mevkii’nde yolculuğuna ara vermiş ve berâberindekilerle sohbet etmişti. Sohbet sırasında Hz. Ali’yi kendisine halef tâyin ettiği iddia edilir. Sohbetin yapıldığı Hicrî takvime göre 18 Zilhicce günü, Alevilerin Gadir Bayramı’dır.(13)İbn Kesîr: 1301-1373 yılları arasında yaşayan İslam tarihçisi, Kur’an-ı Kerim tefsircisi, hadis uzmanı ve Şâfi’i İslam hukukçusu.(14)Mağara Bayramı: Sünni Müslümanlar tarafından, Şi’î Müslümanların Gadir Bayramına karşılık olarak çıkardıkları iddia edilen bayram. Hakikatte böyle bir bayram yoktur.(15)Caferî: Şi’î Müslümanların, Sünni Müslümanlara en yakın olan kolu.(16)Nuh Aleyhisselam: ‘Büyük ’ olarak vasıflandırılan 6 peygamberden biridir.(17)Cudi Dağı: Nuh Peygamberin gemisinin karaya oturduğu dağdır. Ağrı Dağı ile özdeşleştirilmekle birlikte kesin olarak neresi olduğu bilinmemektedir.(18)İbn Sa’d: Miladî 777-845 yılları arasında yaşayan Arap tarihçi ve hadis uzmanı(19)Kitâbü’t-Tabakâti’l-Kebîr: Değişik meslek gruplarında isim yapmış kişilerin hayat hikâyelerini anlatan kitaplardan biri.(20)Âşurâ: Muharrem ayının 10. Gününe ‘âşurâ’ denilir. ‘Şerefli on’ mânâsındadır.(21)Yom Kipur: Yahudiler için yılın en mukaddes ve dini ağırlığa sahip günüdür. Günü ana temaları kefaret ve tövbedir. Yahudiler genel olarak bu günü 25 saatlik bir oruç ve bol dualarla büyük kısmını sinagogda geçirirler.(22)Kameri Takvim: Başlangıcı 16 Temmuz 622 olan ve ay'ın dünya etrafındaki dolanımını esas alan takvimdir. ‘Hicrî takvim ’ tabiriyle daha çok bu takvim kastedilir.(23)Pesah Bayramı: ‘Hamursuz Bayramı’ olarak da söylenir. Mısır’da kölelikten kurtarılan antik İsrailli’lerin göç hikâyesine dayanır.. Pesah, Yahudi takvimindeki Nisan ayının 15. günü başlar, bu tarih Kuzey Yarım Küre’de bahara denk gelir ve bayram 7 veya 8 gün kutlanır. Yahudi bayramları arasında en çok kutlanan bayramlardan biridir.(24)Câhiliye Arapları: İslamiyet’ten önce yaşayan Araplar.(25)Buhârî: Özbek Türklerinden hadis âlimi. 810-869 yılları arasında yaşadı.(26):Hz. Âişe: Peygamber Efendimizin zevcelerinden.(27)Kureyş: Peygamber Efendimiz’in mensup olduğu Arap kabilelerinden biri.Kabile: Aynı bölgede yaşayan ve aynı soydan gelen aillerin meydana getirdiği insanlar topluluğu.3. BÖLÜMİslam Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. ADNAN DEMİRCAN Anlatıyor:Oğuz Çetinoğlu: Söylediklerinizin özeti mahiyetinde; (eskilerin ifadesiyle; efradını câmi, ağyarını mâni ölçülerinde) On Muharrem matem günü ve aşure pişirilip dağıtılması geleneği hakkında kısa bir değerlendirme lütfeder misiniz?Prof. Dr. Adnan Demircan: On Muharrem’in yas ile yâd edilmesinin bir gelenek olduğu, İslâm’ın yas kültürüne uymadığı ifade edilmelidir. Öte yandan Aşure pişirip dağıtmanın, Hz. Hüseyin’in şehadetini kutlama anlamına gelebilecek hiçbir temeli yoktur. En azından günümüzde böyle bir bağlantı kurulmamaktadır. Bugün ülkemizin bazı bölgelerinde Aleviler dahi, 10 Muharrem’de aşure pişirip dağıtmaktadırlar. Aşure pişirme âdeti Osmanlılar döneminde saray başta olmak üzere vakıflarda ve tekkelerde özenle icra edilen bir âdetti. Bu sayede insanlara tatlı dağıtılıyordu. Birçok vakfın vakfiyesinde 10 Muharrem’de aşure pişirilip dağıtılmasına dair maddeler bulunmaktaydı.Çetinoğlu: Sorularla sınırlı kaldığınız için belirtme imkânı bulamadığınız bilgiler varsa lütfeder misiniz? Prof. Demircan: Benim beklentim, Alevi ve Şiî kardeşlerimizin mâtem uygulamalarını sorgulamaları ve gözden geçirmeleri, Sünnî kardeşlerimizin de Hz. Hüseyin’in şehadetiyle bağlantısı olmasa ve sosyal dayanışma açısından güzel bir âdet olsa da Hz. Hüseyin’in şehit edildiği günde İslâm dünyasının bazı yerlerinde ve ülkemizde yas tutan kardeşlerimiz varken aşure pişirip dağıtma âdetini gözden geçirmeleridir. Örneğin bugünün anısına pişirilen aşurenin bedeli, ülkemizdeki ya da dünyanın başka bir yerindeki ihtiyaç sahibi mazlum kardeşlerimize gönderilebilir. Kardeşlik fedakârlık gerektirir. Eğer bazı insanlar Hz. Hüseyin’in şehadetiyle aşure dağıtımı arasında bağ kuruyorlarsa, veya bu konuda onları ikna etmek, veyahıt da bu uygulamayı gözden geçirmek gerekir.
Prof. Dr. ADNAN DEMİRCAN: 1964 yılında Mardin’in Ömerli ilçesinde doğdu. 1987’de Atatürk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Aynı yıl Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde İslâm Tarihi ve Uygarlığı Bilim Dalında Yüksek Lisansa başladı. 1989 yılında Yüksek Lisansı, 1994 yılında aynı Enstitüde Doktorayı tamamladı.Ocak 1992’de Harran Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’ne İslâm Tarihi Araştırma Görevlisi, 1994 yılında Yardımcı Doçent olarak atandı; Ekim 1996’da Doçent, Şubat 2003’te Profesör oldu.Çalışmalarını İslâm Tarihinin ilk dönem siyasî tarihi, özellikle de muhalif gruplar üzerine yoğunlaştıran Demircan’ın yayımlanmış birçok kitabı, müşterek çalışmalarda bölüm yazarlığı ve makalesi bulunmaktadır. Ayrıca çeşitli çeviri ve telif projelerinde editörlük yapmaktadır.Yayınlanmış eserleri:1. Hz. Ali’nin Hilafet Hakkı Meselesinde Gadîr-i Hum Olayı, Beyan Yayınları, 1996; 2. Basım, Beyan Yayınları, İstanbul 2014.2. Hâricîlerin Siyasî Faaliyetleri, Beyan Yayınları, İstanbul 1996; 2. Basım, Beyan Yayınları, İstanbul 2015.3. İslâm Tarihi’nin İlk Asrında İktidar Mücadelesi, Beyan Yayınları, İstanbul 1996; 2. Basım, Beyan Yayınları, İstanbul 2014.4. İslâm Tarihi’nin İlk Döneminde Arap-Mevali İlişkisi, Beyan Yayınları, İstanbul 1996; 2. Basım, Beyan Yayınları, İstanbul 2015.5. Nebevî Direniş Hicret, Beyan Yayınları, İstanbul 2000; 2. Basım, Beyan Yayınları, İstanbul 2015.6. Hâricîlik Mezhebinin Doğuşu Bağlamında Din-Siyaset İlişkisi, Beyan Yayınları, İstanbul 2000; 2. Basım, Beyan Yayınları, İstanbul 2015.7. Ali-Muâviye Kavgası, Beyan Yayınları, İstanbul 2002; 2. Basım, Beyan Yayınları, İstanbul 2010; 3. Basım, Beyan Yayınları, İstanbul 2014.8. Hz. Ali Dönemi ve Ehl-i Beyt, Beyan Yayınları, İstanbul 2008; 2. Basım, Beyan Yayınları, İstanbul 2014.9. Cahiliyeden İslâm’a Kadın ve Aile, Beyan Yayınları, İstanbul 2015.10. Kabile Topluluklarından Akide Toplumuna, Beyan Yayınları, İstanbul 2009.11. Kerbela: Keder ve Belâ, Beyan Yayınları, İstanbul 2014.12. Tarihin Akışını Değiştiren Son Peygamber, Beyan Yayınları, İstanbul 2014.13. Râşid Halifeler, Beyan Yayınları, İstanbul 2015.14. Cahiliye Arapları, Beyan Yayınları, İstanbul 2015.15. Fitne: Kardeşlerin Savaşı, Beyan Yayınları, İstanbul 2015.16. İslâm Tarihi’nin İlk Döneminde Önderler ve İhtilaflar, Beyan Yayınları, İstanbul 2015.17. Emevîler, Beyan Yayınları, İstanbul 2015.18. Allah’ın Elçisi ve Mesajı, Beyan Yayınları, İstanbul 2015.19. Çağdaş Hâricîlik Düşüncesi (Ahmed M. A. Celi’den çeviri), Beyan Yayınları, İstanbul 1997.20. Nehcü’l-Belâğa: Hz. Ali’nin Konuşmaları, Mektupları ve Hikmetli Sözleri,Derleyen: eş-Şerîf er-Radî, Beyan Yayınları, İstanbul 2006; 6. Basım, Beyan Yayınları, İstanbul 2013. http://ilahiyat.istanbul.edu.tr/?p=7877 |
Düştü Hüseyin atından Sahra-i Kerbela’ya,
Cibril koş haber ver Sultanı Enbiya’ya
Hz. Hüseyin Efendimiz ve arkadaşları, bu acı hâdisedeki asil duruşları ve doğruluk adına samimi yürüyüşleri ile sonsuza kadar müminlerin gönüllerinde en seçkin köşedeki tahtlarında oturacaklardır.Onlara her türlü zulmü reva görenler ise Müslümanların ortak vicdanında ebediyen mahkûm konumunda kalacaklardır.Bizler bu olayın ıstırâbını yaşarken, aynı acıların bir daha tekrarlanmaması için; 10 Muharrem’i doğru okuyup anlamaya kendimizi mecbur hissetmeliyiz. Kerbela Olayı’ndan ibret almalıyız. Vaktiyle yaşanan acıları, Alevi-Sünni kardeşliğini pekiştirmek için fırsat olarak değerlendirmeliyiz.Kerbela şehitlerini rahmetle anıyor, Şiî ve Alevi kardeşlerimizin acılarını gönülden paylaşıyorum.Cenab-ı Allah, hepimizin yar ve yardımcısı olsun. Gücünden ve Bir’liğinden bizleri hisseyâb eylesin.(*)Biat: Arapça olan kelimenin aslı ‘Bey’at ’ tır. Bağlılık, itimat bildirmek anlamlarına gelir. Hz. Peygamber, kendini tasdik edenlerden sadakat yemini almıştır. Ancak bu aslında, Hz. Peygamber'in şahsına değil, O’nun aracılığıyla Allah'adır. Kur'ân-ı Kerim'de, ‘Gerçekte sana bey'at edenler, Allah'a bey'at etmiş olurlar.’ Buyrulmaktadır. (Fetih Sûresi, 10. Âyet)İslâm tarihinde devlet başkanının tâyin veya tespit yollarından biri biat usulü olup, bir bakıma günümüzdeki seçim sistemini karşılamaktadır. Tarihî uygulaması bakımından biat, seçme ehliyetine sâhip kişilerin, seçilme ehliyetini haiz bir kimseyi seçip ona sadakatlerini bildirmeleri şeklinde yapılır. Bilindiği gibi Hz. Peygamber bir halife tayin etmeden vefat etmiştir. Hz. Peygamber'in vefatından sonra ashab (**), Benî Saide denilen yerde toplanarak devlet başkanlığı konusunda görüşmüşler ve Hz. Ömer'in teklifi ile Hz. Ebû Bekir'e biat etmişlerdir.Şam vâlisi Muaviye de hâkimiyeti altında bulunan Suriye halkından biat almıştır. İslam hukuku uzmanlarının belirttiğine göre, ülke halkının tamamından biat almaya gerek yoktur. Toplumun ileri gelenlerinden ile yöneticilerden biat alınması yeterlidir. Muaviye’nin Suriye halkından biat alması İslam hukukuna uygun ise de, devletin ikiye bölünmesi anlamına gelmektedir. Zaman içerisinde de iki devlet arasında savaş olması ve İslam Devleti’nin zayıflaması söz konusu olacağından, Hz. Hüseyin halife ve merkezde bulunan devlet başkanı olduğu ülkesinin bütünlüğünü korumak için mücâdele etmekte elbette haklıdır.(**)ashab: Sahabî kelimesinin çoğuludur. Sahabî, Hz. Peygamber devrinde yaşamış, Müslüman olarak Hz. Peygamberi görmüş, O’nun sohbetinde bulunmuş ve Müslüman olarak vefat etmiş olan şahıstır.KERBELA ŞEHİTLERİNİN İSİMLERİ:1- Abdullah oğlu Avf, 2- Abdullah-i Muhyi oğlu Ömer, 3-. Abdullah oğlu Sa’d, 4-. Abdullah-i Yezmi oğlu Abdurrahman, 5- Akîl oğlu Câfer, 6- Akîl oğlu Müslim, (Küfe’de) 7- Akil oğlu Abdurrahman, 8- Amr Kelbi oğlu Abdullah, 9- Avf oğlu Avn, 10- Avsece-i Azerbaycanî oğlu Müslim, 11- Cebâve oğlu Ömer, 12- Câfer oğlu Abdullah’ın oğlu Muhammed, 13- Câfer (İslam ordusunun müezzini), 14- Deccâne oğlu Abdullah, 15- Deccâne oğlu Sa’d, 16- Enes oğlu Mâlik, 17-Enes oğlu Muhammed, 18- Farrat oğlu Ömer, 19- Firûzan (İmâm Hüseyin’in kölesi), 20- Fâris oğlu Gulam (İmâm Zeynel Abidin’in hizmetçisi), 21- Gûlam Selman (Basra’da şehit oldu), 22- Gulam oğlu Urve (Hûr’un kölesi), 23- Hâni Baba (Urve ve Hz. Ali’nin kızkardeşi Ümmehâni’nin oğludur), 24- Hasan-i Hemedanî oğlu Berir, 25- Hûr oğlu Ali, 26- Hanzala oğlu Said, 27- Hassen oğlu Zehir, 28- Hz. Ali oğlu Hz. Hüseyin, 29- Hz. Ali oğlu Avn, 30- Hz. Ali oğlu Abdullah, 31- Hz. Ali oğlul Celal Abbas, 32- Hz. Ali oğlu Ebubekir, 33- Hz. Ali oğlu Fazl, 34- Hz. Ali oğlu Osman, 35- Hz. Hasan oğlu Abdullah, 36- Hz. Hasan oğlu Kâsım, 37- Hz. Hüseyin oğlu Ali Ekber, 38- Hz. Hüseyin oğlu (Mâsum) Ali Asgar (Abdullah Ekber), 39- Hz. Hüseyin oğlu (Masum) Kâsım, 40- Halit oğlu Ömer, 41- Harir oğlu Hamza, 42- Hâris oğlu Cebâve, 43- Hâris oğlu Yusuf, 44- Kays bin A’rabî, (Küfe’de) 45- Kelbi oğlu Veheb, 46- Ma’kel oğlu Enes, 47- Malik oğlu Vekkas, 48- Meşkûr (Hz. Müslim’in çocuklarının zindancısı), (Küfe’de) 49- Mezahir oğlu Habib, 50- Mikdâd oğlu Muuhammed, 51- Muhacir-i Câfî oğlu Zeyd, 52- Muhammed-i Kesiyr, (Küfe’de) 53- Muhammed Kesiyr oğlu Mahdum, (Küfe’de) 54- Muta oğlu Ömer, 55- Müslim-i Azerbaycanî’nin oğlu (ismi bilinmiyor), 56- Müslim Akîl oğlu Abdullah, 57- Müslim Akil oğlu İbrahim, (Küfe’de) 58- Müslim Akil oğlu Muhammed, (Küfe’de) 59- Müslim Hammad, 60- Müslim Mazenî oğlu Yahya, 61- Ömer oğlu Halit, (veya Halil) 62- Raf’i oğlu Hilâl, 63- Rebîa oğlu Kays, 64- Riyah oğlu Hûr, 65- Riyah oğlu Mıs’ab (Hûr’un kardeşi), 66- Saad (Ebu Tâlip’in kölesi), 67- Sad oğlu Hanzala, 68- Seviyd oğlu Şit, 69- Ubeyd oğlu Şerih, 70- Urve oğlu Abdurrahman, 71- Utbe-i Vekkas oğlu Haşim, 72- Utbe oğlu Mâlik, 73- Ziyad Şaabi oğlu Zeyd,





















