Ali İzzet Keçeci yazdı
İnsanoğlu dünya üzerinde var olduğu günden beri savaş ve çatışmaların var olduğu gerek tarihsel gerekse arkeolojik veriler ışığında anlaşılmaktadır. Ancak öyle bir savaş vardır ki, insanlığın daha önce görmediği teknikte ve yıkımda yaşanmış ve sonuçları da aynı şekilde cereyan etmiştir. Birinci Dünya Savaşından yenik çıkan İttifak devletleri ile zafer kazanan İtilaf devletleri arasında yapılan barış antlaşmaları huzur ve düzen yerine, huzursuzluk ve yeni yıkımlar getirmiştir.
Almanya ile yapılan Versay Antlaşması da bunlardan biridir. Öyle ki; Savaşın yıkımının ardından gelen ağır ekonomik sıkıntıların üzerine binen savaş tazminatı ve ekonomik daraltma politikaları Almanya üzerinde ciddi bir yük oluşturmaktaydı. 1918 sonrası kurulan Alman hükümetlerinin ve Alman Şansölyelerinin bu konuda çözüm üretmede yetersiz kaldıkları açıkça görülmekteydi. Savaş sonrası kurulan Alman İşçi Partisi’ne katılan Adolf Hitler isimli eski Alman askeri kısa sürede parti içerisinde sivrilerek önce parti başkanı akabinde de sırayla yapılan genel seçimlerde oylarını periyodik olarak artırarak Alman Şansölyesi olmuştu.
Peki Hitleri ve Nazi partisini iktidara taşıyan en önemli etmenler neydi? Birinci Dünya Savaşı sonrası Alman halkının sırtına yüklenen ekonomik yük, ağır enflasyon ve buna çözüm bulamayan hükümet politikaları bir bileşen haline gelince, tarihsel olaylarda da görüldüğü gibi Alman halkı kendisini bu durumdan kurtaracak bir kurtarıcı arayışına girmişti. Nazi partisinin bu dönemde ortaya koyduğu idealler (yada ütopyalar) tamda Alman halkının aradığı tarzda idi. Hitler ve partisi; “Büyük Almanya, gelişen Alman ekonomisi, savaşın ekonomik ve sosyal kayıplarına sebep olan sosyal sınıflarla (başta Yahudiler olmak üzere, Komünistler, Çingeneler vs.) mücadele ve benzeri vaatlerde bulunuyordu.”
Hitler’in Şansölye, Nazi partisinin de iktidar olması ile tamda bu politikalar hayata geçti ve başta Yahudiler olmak üzere diğer sınıfları aşağılayan ve ikinci sınıf muamele yapan eylemler uygulanmaya başlandı, öyle ki; bir zaman sonra bu durum bir parti politikası olmaktan çıkıp doğrudan halkın günlük eylemi haline gelmiştir.
Büyük savaş sonrası Almanya’nın yaşadığı ekonomik çöküntüde de göz görünür bir düzelme sağlayan Nazi partisi bu noktada da Alman halkını cezbetmekte idi, o dönem dünya siyasetinin de karmaşık bir halde oluşu ve özellikle Ekim devrimi sonrası kurulan yeni Rus devleti apayrı bir etken olarak Nazilerin karşısında duruyordu.
Yeni bir Alman ordusu fikri de Hitler’in en önemli politik hamlelerinden biridir, öyle ki; I. Dünya Savaşı sonrası varlığını ve düzenini yitiren ordunun yeniden üstelik daha güçlü bir şekilde dizayn ve modernize edilmesi en büyük düşüncelerindendi ayrıca savaş esnasında imzalanan ateşkes nedeniyle Alman hükümetini suçlayan çokça asker bulunmaktaydı. Onlara göre; “halen düşman topraklarında ve savaşabilecek güçte olmalarına rağmen” ateşkes yapmak ve çekilmek bir Alman için onur kırıcıydı.
Yayılmacı politika anlayışını da savunan Hitler ve Naziler, bu politikalarına gerekçe olarak çoğalan Alman halkının yeni yaşam alanlarına ihtiyacı olduğunu ileri sürmüştür. Almanca konuşan halkların bir arada yaşaması gerektiği ülküsünde yola çıkan Hitler ilk olarak gerçekten de Almanca konuşan bir halka sahip olan komşusu Avusturya’yı işgal etmekle başladı işe. Avusturya işgali sonrası Hitler ve Naziler artık 80 Milyonluk bir nüfusa hükmediyorlardı ve Hitler Berlin’e dönüşünde tıpkı bir mitolojik kahraman gibi karşılandı.
Almanya’nın tüm bu yayılmacı politikası ve gerek iç gerek dış politikada sergilediği fanatik tutum başta İngiltere olmak üzere diğer Avrupa ülkelerini de rahatsız etmekteydi özellikle Almanya’nın Çekoslovakya üzerinde düşündüğü planlarının anlaşılması üzerine İngiltere Başbakanı N.Chamberlain’in yürüttüğü müzakereler bilinmektedir. Chamberlain’in “bir işi başaramıyorsam, bir daha denerim, olmadı bir daha denerim.” mealinde ki sözüyle hareketle birden çok kez Alman hükümeti ve Nazi partisi ile görüşmüştür. Ancak sonunda İngiltere’nin de sessiz kalması ile Nazi Almanya’sı Çekoslovakya’yı işgal etmişti, üstelik Çekoslovakya işgalinde hiç haklı bir sebep yoktu çünkü Almanca konuşan bir halkı olmadığı gibi, bağımsız bir devleti işgal etmeye sebep olacak bir sorun da yaratmıyordu.
Tüm dünya artık Almanya’nın Birinci Dünya Savaşı’nın intikamına odaklandığının farkında idi öyle ki, Naziler sadece dışarıda yayılmacı politika ya da içeride ekonomik ve sanayi ağırlıklı politika üretmiyor. Başta Yahudiler ve diğer sosyal sınıflarla mücadelesi olmak üzere ari bir ırk yaratma peşinde koşan eylemlere imza atıyorlardı. Sakat ya da özürlü çocukların topluca öldürülmesinden tutun, şekli ve rengi belli saf Alman bir nesil üretmek için gerekli çiftliklerin kurulmasına kadar bir dizi politika bu yolda uygulanmıştı. Geçmişin yükünden sıkılan ve bunalan Alman halkıda bu politikalara dört elle sarılmış ve toplumsal muhalefet neredeyse sıfırlanmıştır.
Tüm dünya artık yeni bir savaşın kapıda olduğunu gördüğünden kendince hazırlıklara girişmişti, Almanya’nın atacağı tek bir kurşun, tıpkı Birinci Dünya Savaşında Saraybosna’da atılan tek kurşunun yarattığı etkiyi yaratacak konumdaydı. Aslında Nazi Almanya’sı da tam bunu istiyordu yani yeni bir savaşı.
Peki bu yeni savaşı çıkartmanın Almanya’ya nasıl bir katkısı olacaktı? Şöyle ki; Birinci Dünya Savaşında kaybettiği onurunu geri almakla kalmayacak olan Almanya, yaşadığı tüm haksızlıklarında intikamını alacak ve kendisine bunları yaşatanlardan hesap soracaktı, anıldığı üzere zaten savaş başlamadan bu hesap sorma içeride başlamıştı Yahudiler ağır ağır yok edilmeye başlamıştı, bu yok etme zorunlu göçe tabi tutmaktan, zorunlu işlerde çalıştırmaya kadar pek çok evreden geçiyordu.
Kimi bahanelerle Sinagog’lar yıkılıyor yerine otopark yapılıyor kimi bahanelerle geçmişe dair önemi olan binalar yeni Alman ekolüne göre yeniden yapılıyordu, artık yeni bir Almanya ve ari bir Alman ırkı olduğuna göre, ülkede ona göre yapılandırılmalıydı. Yeni bir sanat anlayışı, yeni bir kültür ve yeni bir eğlence anlayışı getirildi. Süslenmiş atların üzerinde çırılçıplak dolaştırılan kadınlar, antik askeri kıyafetleri ile geçit töreni yapan askerler, bu yeni ırkın sosyal statüsünü göstermekteydi.
Roma İmparatorluğu döneminin sosyal sınıfına ve sosyal hayatına benzeyen bu uygulamalar tıpkı Roma İmparatorluğu gibi geniş topraklara ve büyük bir güce sahip olmak isteyen Nazi Almanya’sının yeni politikalarından birkaçıydı.
Alman halkının bu durumdan rahatsız olmaması ve Nazileri tüm politikalarına rağmen desteklemelerinde diğer önemli bir etkende, komşu ülkelerine nazaran daha güçlü ve duruşu sağlam bir lider ve partinin başlarında olmasının kendilerinde yarattığı güven ve onur duygusuydu. Ezilen hor görülen ve bir umut ışığıyla yaşayan halklar her zaman ansızın bir kurtarıcının gelip kendilerini bu durumdan kurtaracağını bekler, bu kimi zaman bir peygamber olur, kimi zaman bir kanaat önderi, kimi zaman bir imparator ya da komutan. İşte Alman halkının en zor anında karşılarına çıkan bu lider ve partiyi en çok destekleme sebeplerinden biri belki de en önemlisi budur. Nazi partisinin kurulduktan hemen sonra iktidara gelmediği aksine çok az bir oy aldığı bilinmektedir, yine anıldığı üzere parti politikaları ve söylemleri ile oylarını artırmış ve iktidarı ile mevcut halde anormal durumda olan enflasyonu ve diğer ekonomik sıkıntıları çözmesi de büyük bir siyasi kazanç getirmiştir.
Hitler’in yayılmacı politikasının bir sonraki durağının neresi olacağı beklenirken, hiçte sürpriz olmayacak bir şekilde Nazi’ler Polonya sınırına dayanmıştı.
Yine Almanca konuşmayan bir halk ve yine bağımsız bir devlet seçilmişti, anlaşılan oydu ki Nazi Almanya’sı kendisine yani âri ırka hizmet edecek onun kölesi olacak milletler peşindeydi. Yeni yerleşim alanları doğal olarak yeni nüfus ve nüfuz alanı olacağından böylesi fırsatlar kaçırılmazdı daha doğrusu istenilen amaca giden yolda bu adımlar artık kaçınılmazdı.
Hitler’in Polonya sınırına dayandığı gün yanında bulunan Macar kadınlardan birinin dağın zirvesinde gördüğü anlamsız ve ürkütücü renk değişimine bakarak yüksek sesle “ Führerim; kan akacak, çok kan akacak, akan kanları görebiliyorum, çok kan akacak” öngörüsüne ve hararetle bu sözleri söyleyen çalışanına dönerek; “Öyle olacaksa bırakın olsun umrum da değil, kan akarsa aksın.” sözleri artık okun yaydan çıktığının göstergesidir.
Eylül 1939 tarihinde başlayan Polonya işgali ile artık beklene o tek kurşun sıkılmış ve tarihe tüm savaşlardan daha büyük olan savaş, en yıkıcı savaş olarak geçen II.Dünya Savaşı başlamıştı.
Nazi Almanya’sının bu savaşı çıkartmaktaki sebepleri yukarıda anıldığı üzere, en başta ayaklar altına alınan Alman onurunun kurtarılması, ekonomik ve sosyal sıkıntıların son bulması, Versay Antlaşması ile kıskaç altına alınan Alman varlığının asıl hak ettiği âri noktaya ulaşması, komşularının daha doğrusu kendisine hizmet etmek zorunda olduğuna inandığı tüm devlet ve milletlerin işgal edilmesi en başta sayılacak başlıklardır.
Öyle ki; II.Dünya Savaşı ilk yıllarında tamda Nazi Almanya’sının istediği gibi ilerlemiş ve âri Alman ırkının ulvi amaçlarına hizmet etmiştir. Nazi Almanya’sı ve Hitler bu savaşı başlatırken var olan amaçlarına ulaşmak için her yolu denemiş ve katliamlara imza atmaktan geri durmamıştır.
Dünya tarihinin gördüğü bu en yıkıcı savaş Nazi Almanya’sı tarafından anılan gerekçelerle tetiklenmiş ve ateşi tüm dünyayı sarmıştır. Bugün dahi II. Dünya Savaşının izleri dünya siyasetinde ve tarihinde belirgin bir şekilde görülmektedir.





















