Disiplinlerarası üretimleriyle tanınan sanatçı Mustafa Batıbeniz, yeni sergisi “Sömürgecilik Sonrası İnsansıları” (Post-Colonial Humanoids) ile Lefkoşa’da izleyici karşısına çıktı. Sergi, ARUCAD Art Space’te sanatseverlerin ziyaretine açıldı.
“Sömürgecilik Sonrası İnsansıları”, Kıbrıs’ın sömürgecilik sonrası tarihsel ve kültürel hafızasından hareketle kurgulanan hayali bir evrende geçen insansı varlıkları merkezine alıyor. Sergide yer alan figürler; sinema, mimari ve moda gibi farklı disiplinlerden beslenen görsel referanslarla şekilleniyor. Bu figürler aracılığıyla geçmiş ile gelecek arasında kurulan ilişki, kimlik, beden ve hatırlama kavramlarını yeniden düşünmeye alan açıyor.

Sergi, sömürgecilik sonrası toplumların belleğinde yer eden dönüşümleri ve kırılmaları dolaylı bir anlatımla ele alırken, izleyiciyi kurgusal bir zaman-mekân algısı içinde dolaşmaya davet ediyor. Batıbeniz’in çalışmaları, disiplinlerarası yaklaşımıyla tarihsel izleri spekülatif bir anlatı zemininde görünür kılıyor.
“Sömürgecilik Sonrası İnsansıları” sergisi, 31 Ocak tarihine kadar ARUCAD Art Space’te ziyaret edilebilecek.
Mürekkep Söyleşiler'de bu hafta sanatçı mustafa batıbeniz ile yeni sergisi“Sömürgecilik Sonrası İnsansıları”ı konuştuk.
“Sömürgecilik Sonrası İnsansıları” fikri nasıl ortaya çıktı? Kıbrıs’ın çok katmanlı tarihsel hafızası bu hayali evreni kurarken sizi hangi noktalarda yönlendirdi?
Bu başlık aslında biraz mimariyi araştırırken ortaya çıktı. Kıbrıs’ın bu çok tarihsel katmanlı yapısını insan bedeni, kolektif hafıza ve mekan üzerinden anlatmaya çalıştım. Ayrıca çocukluğumdan beri zorunlu seyircisi olduğum kapalı Maraş, distopik bir atmosfer yaratmamda etkili oldu diyebilirim.

Sergide karşımıza çıkan insansı figürler; mutasyon geçirmiş bedenleri ve mimariyle kaynaşan formlarıyla dikkat çekiyor. Bu hibrit bedenler sizin için neyin temsili ve nasıl bir post-insan geleceğine işaret ediyor?
Aslında resmetmek istediğim gelecek temalı bir distopya karakterleri gibi görünse de dolaylı olarak bugünün insanını anlatıyor. Materyale olan düşkünlüğümüzü, ölümsüzlüğe takıntımızı ve mimariyle belirlediğimiz sınırlarımızı aslında teatral olarak ifade etmeye çalıştığım tekinsiz ve otomatik çizdiğim karakter çalışmaları.
Sinema, mimari ve moda sergide güçlü referanslar olarak öne çıkıyor. Disiplinlerarası yaklaşımınız bu figürlerin görsel dilini nasıl şekillendirdi? Hangi alan size daha belirleyici bir alan açtı?
İnsanı, binayı ve giysiyi bir arada düşünüyorum diyebilirim. Aslında mimari ve moda arasında mantıksal olarak çok da fark yok. Biraz da bulduğum malzemeler, sinemasal anti-karakterler, popüler kültür ikonları, okuduğum kitaplar, bilim ve aslında günlük yaşamım bana ilham verdi.

Sergi atmosferinde Freud’un “tekinsiz” duygusu ve Turner’ın “liminalite” kavramını çağrıştıran bir ara hâl hissi var. İzleyicinin bu dünyada nasıl bir duygusal deneyim yaşamasını hedeflediniz?
Seyircilerin hem dokunsal, nostaljik ve çocuksu duygular yaşamasını ama bir taraftan da toplum olarak nereye gittiğimizi düşünmesini istiyorum. Bu tekinsizliği de insansı androjen karakterler ve/veya mekan-makine üzerinden yer yer komik yer yer rahatsız edici ara alanlar ve ikilemler yaratarak anlamlandırmaya çalışıyorum.
Makine, ev ve insan arketiplerinin iç içe geçtiği bu kurguda, beden ve mekân ilişkisi sizin için nasıl bir anlam taşıyor? Mimarlık eğitiminiz bu ilişkiye nasıl yansıdı?
Biraz da işler aslında bu ilişki üzerinden şekillendi. Bu sergimde, mimariden gelen mekan yaratma isteği ve üç boyut daha belirgin. Mimariden gelen maket yapma geleneği ile de işler daha katmanlı bir hale geldi.

“Sömürgecilik Sonrası İnsansıları”, yerel bir hafızadan yola çıkıp küresel bir mitoloji kuruyor. Kıbrıs’a özgü olanla evrensel olan arasındaki dengeyi kurarken nelere dikkat ettiniz?
Eleştirel bir bakış açısıyla evrensele de Kıbrıs’a da ister istemez bakıyorum ve kendimce Akdenizli ama bir o kadar da evrensel, karanlık-renkli bir ara yaratmaya çalışıyorum.
Bu sergiyle birlikte izleyicinin kimlik, hafıza ve geleceğe dair hangi sorularla mekândan ayrılmasını istiyorsunuz? Sizin için bu sergi kişisel olarak neyin dönüm noktası oldu?
Yarattığımız kimliğin aslında bir inşaa olduğunu, ölümsüz olmadığımız gerçeğini ve tüketici bir toplum olduğumuz gerçeklerini düşünmelerini isterim. Bu cümleler pesimist duyulsa da işler bana göre oldukça renkli ve eğlenceli bir ütopya-distopya gerilimi yaratıyor. Bir dönüm noktası mı bilmiyorum ama üretmeyi ve kendi sınırlarımı zorlamayı seviyorum. Bu sergimde de malzeme ve teknik anlamda yeni şeyler denedim.





















