Kitâbiyat: Bir Başka Kırmızı
Reklam

Kitâbiyat: Bir Başka Kırmızı

Kitâbiyat, bu haftaki sayısında "Bir Başka Kırmızı" isimli kitapları ele alıyor.

09 Kasım 2016 - 22:09 - Güncelleme: 09 Kasım 2016 - 22:19

Oğuz Çtinoğlu yazdı

Hikâye okumayı sevmediğinizi kimselere söylemeyiniz. Eğer muhatabınız, Nazan Öçalır’ın yazdığı ‘Bir Başka Kırmızı’ isimli hikâye kitabını okumuş ise, sizin okumadığınızı anlar ve ‘Ne büyük kayıp’ der. Belki de sizi küçümser.

Okuduğunuzda hayıflanırsınız. Kendi kendinize, ‘Neden daha önce okumadım ki…’ Dersiniz. Okuduktan sonra da sevinirsiniz. Şâyet çevrenizde okumayan kalmışsa, bu defa siz, size söylenenleri muhatabınıza söyleme fırsatını elde etmiş olursunuz. Daha da önemlisi, daha çok hikâye kitabı okuma alışkanlığı kazanır, ‘Bir Başka Kırmızı’ seviyesinde kitaplara rastlarsanız, mutlu olursunuz.

Nokta.

Başka söze gerek yok.

Buna rağmen, tatmin olmayanlar için devam edelim…

Gençseniz, yaşlı olsanız bile genç kalmasını bilmişseniz; sevgiye ve aşka dâir yazılar okurken içinizde bir şeyler kıpır kıpır harekete geçiyorsa, babaanne veya anne iseniz, baba iseniz ve kızınız varsa…  ‘Bir Başka Kırmızı’ isimli hikâye kitabını çok seveceksiniz. 14,5 yaşındaki güzel mi güzel bir genç kızın, yakışıklı ve kibar, ifâdeleri ve telafuzu düzgün 20 yaşındaki genç erkeği sevdiği gibi…  

Kitabı okunur hâle getiren unsur, masalsı hikâyelerden farklı olarak, yaşanmış veya yaşanması mümkün hâdiselerin, belli belirsiz bir tarzda ‘ders alınması’ maksadıyla ve düzgün bir şekilde anlatılmış olmasıdır.

Kitabın bir bölümünde, sayfa sayısını artırmak maksadıyla, dolgu maddesi gibi kullanılan hikâyeler varsa da; daha önceki nefis hikâyelerin yüzü suyu hürmetine onlar da rahatlıkla okunabiliyor. Çünkü hepsi samîmi…

‘Kent’, ‘karşın’, (haysiyet yerine) onur gibi, ayrıca ‘sel’li – ‘sal’lı sevimsiz kelimeler, lüzumsuz yere kullanılmış devrik cümleler olmakla birlikte, kitap; Müslüman-Türk ailesinin hayatını kelimelerle, cümlelerle resmediyor.

Buyurunuz size kitaptan, -tam mânâsıyla ve tek başına temsil yetkisine sâhip olmamakla birlikte benzerlerinin bolca bulunduğu bir hikâye…

RÜYA…

Dağlar arasında yemyeşil bir ovadaydım. Her taraf aydınlık ve pırıl pırıl...

Manzaranın güzelliğini seyretmeye doyamıyorum. Birden yemyeşil ovada koşan beyaz kısraklar görüyorum. Evet, yanlış görmedim bu bir at sürüsü... Yabani at sürüsü...

Mutluluktan uçarcasına koşuyorlar. Birden onlar gibi olmak istiyorum. Beyaz bir kısrak gibi...

Mutluluktan uçarcasına koşmak istiyorum dörtnala...

Nasıl oluyor bilmiyorum dileğim gerçekleşiyor ben de birden o atlarla birlikte koşar oluyorum. Sanki onlardan biri gibiyim. Onların hissettiğini hissetmeye başlıyorum. Birlikte olmaktan mutluyuz. Neşeliyiz...

Daha hızlı daha hızlı koşuyoruz. Çok büyük bir mutluluktu bu...

Sonra ben geriye çekiliyorum. Dağların eteklerinde manzarayı seyrederken buluyorum kendimi... Birden yanımda çok güzel yüzüyle bembeyaz sakalıyla bir dede beliriyor. Baştan aşağı beyaz giymiş. O kadar sağlıklı ki beyaz saçının ve uzun beyaz sakalının dışında onu yaşlı gösterecek hiçbir belirti yok. Çok güzel gülen bir yüzü var. Bakmaya doyamayacak kadar güzel...

İçimi birden huzur ve mutluluk kaplıyor. Hemen soruyorum ona ‘Dede, anneannem diyor ki ermişler namazlarını hep Kâbe'de kılarlarmış. Doğru mu?’

Gülüyor ve başıyla onaylıyor. ‘Evet, doğru... İstersen seni de oraya götüreyim’ diyor. Birlikte yüksek dağa tırmanmaya başlıyoruz. O kadar yüksek dağın tepesine o kadar kısa zamanda hiç de yorulmadan nasıl geliyoruz bilemiyorum ama birkaç saniye içinde dağın zirvesinde buluyoruz kendimizi.

Birden kendini boşluğa bırakıyor. Ben, ‘eyvah düştü’ diye aşağıya bakarken o bembeyaz bulutların içinde havada uçuyor bir yandan da bana gülümsüyor. ‘Hadi’ diyor ‘Sen de atla.’

O kadar yükseklerdeyiz ki ‘Korkuyorum’ diyorum. ‘Korkma’ diyor bana ‘Hadi atla sen de benim gibi olacaksın, uçacaksın.’ Tekrar ‘korkuyorum’ diyorum. Ama nasıl bir cesaret geliyor bilemiyorum korka korka kendimi yüce dağın zirvesinden boşluğa bırakıveriyorum. Hayret düşmüyorum. Uçuyorum. Bir kuş gibi tepeden görüyorum, dağları ve ovayı...

Ben de bir bulut olmuşum. Şimdi gökyüzünde iki bulut üzerinde iki baş biri ben diğeri beyaz sakallı dede Kâbe'ye namaz kılmak için uçarak gidiyoruz.

Birden uyandım. Aman Allah'ım! Gördüğüm bir rüya imiş. Oysa ne kadar da mutluydum. Ne çabuk bitti. Hâlbuki daha devamını görmek istiyordum. Tekrar gözlerimi kapattım. Rüyamı düşünmeye başladım. Birçok defa öyle yapınca rüyalarımı kaldığım yerden görmeye devam ederdim. Hatta birkaç gün geçse bile görmek istediğim rüyayı görürdüm.

Ama bu defa olmadı. Tekrar göremedim bu rüyanın devamını...

İste o günden sonra hep o mutluluğu aradım.

Bir kaç saniye kadar kısa ama bir ömür kadar uzun mutluluk...

Bitmesini hiç istemediğim mutluluğu...

Mutluluk bana hayatta hep kesik kesik verildi. Sürekli ve istikrarlı değil...

Hep umutsuzluklarım sonucu kısa bir kesit sunuldu.

Sanki hastalanınca verilen bir ilaç gibi...

Bu rüyayı gördüğümde daha on dördümdeydim. Çocuklukla genç kızlık arasında içimde fırtınaların estiği hayatı anlamaya çalıştığım yıllardı o yıllar...

Anneannem din konusunda bana ilk bilgileri veren kişiydi. Onu çok severdim.

Ne öğrendimse ondan…’ Desem yalan olmaz. Bana İhlâs suresini öğretmişti. Öğleden sonra uykularımızda ve akşam yatarken mutlaka okumamı isterdi. Daha o yaşlarda, 6’lı yaşlarımda merak ederdim. Günah nedir? Allah nedir? Hep sorardım kendime...

Annem, ‘Şöyle yapma bak Allah seni taş eder sonra’ derdi. Ben de günah işlediğimde, ne zaman nerede bir taş olacağımı bekler dururdum...

Annem bizi hep Allah’tan korkutarak yetiştirirken anneannemin Allah’tan korkmayan ve O’nu seven tavırları hep dikkatimi çekerdi. Haksızlığa uğradığında, ‘Allah’ın adaleti kıldan ince kılıçtan keskindir’ derdi.

Hep şükrederdi. ‘Verdiğin ve vereceğin nimetlere şükürler olsun’ derdi. Tabiî bu yaklaşımlar benim de konuyla ilgili birçok sorular sormama zemin hazırlardı.

Demek Allah, aynı zamanda sevilecek bir varlıktı...

O halde herkesin korktuğu bu varlığı ben sevmeye karar verdim.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT:                                                                                                                                                        İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul.  Telefon: 0.212-251 03 50  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.otuken.com.tr  e-posta: otuken@otuken.com.tr 

NAZAN ÖÇALIR:

1963 yılında İstanbul'da dünyaya geldi. İlk ve orta eğitiminden sonra Şehremini Lisesi’nden mezun oldu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulu Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümü'nü 1987 yılında bitirdi.

Stajını Nokta dergisinde tamamladı ve öğrenciyken aynı derginin İstanbul ve Ankara bürolarında muhabir olarak görev yaptı. Güneş ve Günaydın gazetelerinin Ekonomi, İstihbarat, Kültür Sanat ve Haber Merkezlerinde muhabir olarak çalıştı.

Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Yabancı Devlet adamlarının İstanbul takiplerinde görev aldı.

TRT, TGRT, Kanal D ve Kanal T televizyonlarında programlar hazırlayıp sundu.

Basın Danışmanlığı ve Seçim Danışmanlığı yaptı.

Halklaİlişkiler sektöründe kendi kurduğu şirketinde Sosyal Sorumluluk Projeleri üretti.

Serbest gazeteci olarak iletişim sektöründe ve sivil toplum kuruluşlarında çalışmalarına devam etmektedir.

İki çocuk annesidir.

Kitap Gibi Dergi İLESAM:

İLESAM Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sâhipleri Meslek Birliği, ‘Üç Ayda Bir’ yayın programı ve ‘İlim ve Edebiyat Dergisi’ tanıtım cümlesiyle kültür hayatımıza kazandırdığı İLESAM Dergisi’nin birinci sayısı abonelerine gönderildi. 19,6 X 27,7 santim ölçülerinde, 80 sayfalık derginin künye bilgileri şöyle: Sâhibi: İLESAM adına Mehmet Nuri Parmaksız. Genel Yayın Yönetmeni ve Yazı İşleri Müdürü: Prof. Dr. Nurullah Çetin. Yayın Kurulu: Prof. Dr. Tuncer Gülensoy, Doç. Dr. Ayfer Yılmaz, İlter Yeşilay, Pahlivan Uzun, Durak Turan Düz, Hakan Yılmaz, Bilal Dilsiz. Hukuk Danışmanı: Av. Yeşim Ünal. Abone İşleri Mine Tokyürek, Organizasyon ve Hazırlık: AREN. Genel Koordinatör: Ârif Demirbaş, Yayın Koordinatörü: Engin Yalçınkaya Editör: Ömer Ünal, Danışman: Baha Yılmaz. Tasarım Ekibi: Emrah Andiş, Pâkize Uyanıker. Baskı: Poyraz Ofset.

Derginin İletişim Kanalları: İzmir 1. Cadde Nu: 33, Aydın Apartmanı Kat: 4 Daire: 16 Kızılay, Ankara. Telefon: 0.312-419 49 38, Belgegeçer: 0.312-419 49 39 www.ilesam.org.tr, e-posta: ilesam@ilesam.org.tr

Genel Yayın Yönetmeni Prof. Dr. Nurullah Çetin tarafından kaleme alınan ‘Düşünce ve Sanata Yeni Bir Kapı’ başlıklı yazıda, derginin yayın politikası şöyle açıklanıyor:

Şimdilik 3 ayda bir çıkarmayı planladığımız İLESAM dergimiz, hem İLESAM üyelerimizin hem de üye olmayan herkesin millî ve manevî değerlerimize yani Türklüğümüze ve Müslümanlığımıza aykırı olmayan bütün ürünlerine açık olacaktır. Her sayımızda Türk milletinin güncel gündemiyle ilgili özel dosya konularımız olacaktır. Bunun yanında makale, hikâye, şiir, deneme, gezi yazısı, kitap tanıtımı gibi değişik türlerde ürünlere de yer vereceğiz. Dergimize girecek ürünlerde belirleyici olan tek karar mercii, Yayın Kurulumuzdur.

Dergi estetik açıdan mükemmel, fikir hâmulesi bakımından doyurucu ve öğreticidir. Aynı zamanda bir ‘edebî mektep’ vazifesi yapabileceği intibaını uyandırıyor.

Derginin künye bölümünün en altında; ‘Yayın Kurulu, dergiye girecek yazılarda gerekli gördüğü değişiklikleri yapar’ notu dikkat çekiyor. ‘İlanların sorumluluğu ilan sâhiplerine aittir’ denilmiş olmasından mı, yoksa ilk sayıda müsamahakâr davranılması gerektiği düşünüldüğünden midir bilinmez, ilan-reklam metinlerine müdâhale edilmediği, değişiklik yapılmadığı görülmektedir. Ümit edilir ki, ‘gerekli görülmemek’ durumu söz konusu değildir. Çünkü İLESAM üyelerinin ekseriyeti edebiyat alanında eser vermekte olan kişilerdir. Dergide yer alacak kusurlu her kelime, bozuk her cümle kuruluşu, pek çok kişi tarafından benimsenecektir. Bu sebeple hassas olunmasında sonsuz faydalar vardır.

Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun’un yazısında geçen: ‘Liseyi bitirinceye kadar her çocuğumuz tarihini, dilini, edebiyatını ve kültürünü öğrenmelidir. Böylece her lise mezunu ‘yüksek Türk kültürü’nü öğrenmiş ve edinmiş olmalıdır. Bu yüksek ve ortak kültür, her lise mezununun kendini ‘Türk’ hissetmesini sağlar. Tevhid-i Tedrisat’ın maksadı da bu idi.’ Türk kültürünü benimsemiş her insan, kendisini bu ifâdelerin muhatabı ve sorumlusu addetmeli.  

Nihat Sâmi Banarlı diyor ki:

‘Şu fânî dünyâ saâdetleri içinde hiçbir şey, azîz Türk çocuklarına, Türk dilini öğretmek kadar güzel hizmet değildir.

Vatan çocuklarına bir milletin yarattığı ve yaşattığı dili; bütün güzellikleri, incelikleri, yücelikleri ve güzel sesleriyle öğretmek…

Onları, böyle bir dilin sihirli ifâdelerine yükselterek; her an, daha çok duyan, düşünen, anlayan ve yaratan insanlar olarak yetiştirmek…

Dilin, böylesine tılsımlı vâsıta olduğunu bilmek ve bütün bunları bilerek, severek yapmak…

Burada cesâretle söyleyebilirim ki yeryüzünde nice insan, böyle büyük bir sanatın, böyle şerefli bir hizmetin vazifelisi olduğunu düşünmemiştir. Çünkü bilindiği ve zannedildiği gibi, bu güzel hizmet, yalnız dil ve edebiyat hocalarının vazifesi değildir. Muallimler, hangi dersin hocası olurlarsa olsunlar, Türk çocuklarına her şeyden çok Türkçeyi öğretecek, onlara, anadillerinin ses ve söz güzelliklerinden, ifâde ve mânâ zenginliklerinden güfteler ve besteler vereceklerdir. Öğretmen değil de anne ve baba iseniz, abla ve ağabey iseniz, bu sizin daha sevgili vazîfenizdir. Yavrularınıza, sözlerini halk dehâsının yarattığı ve bestesi yine halk sanatından yükselen ninni’ler söylemekten başlayarak, öğreteceğiniz en güzel şey, Türkçedir.

Aradaki fark, bunu bilmekte ve bunu Türkçenin bütün incelik ve güzelliklerini benimseyerek, zevkle ve ülkü ile yapmaktadır.

Çünkü diller, milletlerin en azîz, en tılsımlı, en kıymetli servetleridir. Çünkü dillerin bir ses güzelliği ile dalgalanıp bir duyurma, anlatma ve inandırma gücüne ulaşmaları, kısa zamanda olmamıştır.

Çünkü yeryüzünde diller kadar millet ferdlerini birbirlerine bağlayan, onlara birbirlerini sevip anlamakta, hele sevgilerini dile getirmekte azîz yardımcı olan başka kuvvet mevcud değildir.’

Türkçenin Sırları: Kubbealtı Neşriyatı, İstanbul 1998, s: 5, 6

Yine Nihat Sâmi Banarlı, ‘Türkçenin güzelliğinin, uzun hecelerden geldiğini’ belirtip, ‘uzun hecenin dilleri âdetâ tek sesli olmaktan kurtarıp çok sesli yapan ve dillerde büyük müzikalite sağlayan kıymetli ses unsurudur.’ Diyor.

Günümüz Türkçesinde hecelerin uzun okunmasını belirten işâret maalesef yoktur. Banarlı bu işi ‘^’ işâreti ile hallediyor ve bu işâreti lüzumlu gördüğü her yerde cömertçe kullanıyor.

İLESAM Dergisinin bu görüşü reddetmesinin mâkul bir sebebi olmasa gerek. O halde ‘^’ işareti kullanılması alışkanlığının yaygınlaşmasına pek âlâ önderlik edebilir.

Derginin 40. sayfasında Hayrettin İvgin, ‘İlim ve Edebiyat Eseri Üretenler Milliyetçi ve Yurtsever Olmalıdırlar’ başlıklı yazısında ‘millet’ kavramının unsurlarını sayarken, ‘dil’e en önde yer veriyor.

Prof. Dr. Nurullah Çetin, kendisiyle yapılan röportajda, millî birlik ve bütünlüğümüzün yeniden inşasında Türkçemizin en önemli unsur olduğunu ısrarla belirtiyor. Birbirini anlayamayan insanların ‘millet’ olamayacağını söylüyor. Bu ifâdeler İLESAM Dergisinin üstlendiği görevlerdir. Minnettarlıkla karşılanır. Bu şuurun, derginin diğer yazarlarında bulunduğuna dâir işâretler vardır. Geliştirilmesi, okuyucuya intikal ettirilmesi ve benimsetilmesi zor olmayacaktır.

İLESAM:

1983 yılında 2936 sayılı kanunla tâdil edilen 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun 42. Maddesine istinâden kurulmuş ‘Meslek Birliği’dir.

İLESAM’ın temel fonksiyonu, ilim ve edebiyat eseri sâhiplerinin malî ve manevî haklarını korumaktır. 5846 sayılı kanun; fikrî eserleri, müzik, sinema, güzel sanatlar ve ilim/edebiyat olmak üzere dört kategoride toplamıştır. Müzik, sinema ve güzel sanat eserleri dışında kalan bütün eserlerin (ilim, edebiyat, bilgisayar programı, harita, mimarî vs.) sâhiplerinin ve mirascılarının malî ve manevî haklarını korumak İLESAM’ın sorumluluk alanında bulunmaktadır.

İLESAM’ın koruması alanında bululan ‘İlmî Eser Sâhipliği Alanları’; Matematik, Mühendislik, Astronomi ve Astrofizik, Güneş ve Güneş Sistemleri, Sağlık Bilimleri (Tıp, Hemşirelik, Eczacılık, Diş Hekimliği, Ruh ve Sinir Hastalıkları), Fizik, Tarımla İlgili Bilimler, Kimya, Sosyal Bilimler (Ekonomi, Siyaset Bilimi, Sosyoloji, Antropoloji, Psikoloji, Coğrafya, Hukuk, İşletme, İletişim, Felsefe, Eğitim, Filoloji, Tarih, İlahiyat, Arkeoloji, Edebiyat, Uluslararası İlişkiler), Hayat Bilimleri (Biyoloji, Mikrobiyoloji, Bioteknoloji, Biofizik, Biyokimya), Mimarlık (Mimarî tasarım, Restorasyon, Şehir ve Bölge Planlaması, Endüstriyel tasarım) gibi alanlardır.

İLESAM’ın koruma alanında bulunan ‘Edebiyat Eseri Sâhipliği Alanları’; hikâye, şiir, roman, deneme, fikir, araştırma, inceleme, edebî tenkit, hâtıra, gezi, tercüme, biyografi, çocuk edebiyatı, fıkra gibi alanlardır.

Meslek Birliği’nin mecburî organları; Yönetim Kurulu, Denetim Kurulu, Haysiyet Kurulu, Yayın Kurulu,  Bilim-Teknik  Kurulu ve Federasyon Temsilciler  Kurulu’dur.

İLESAM, ilim ve edebiyat alanında faaliyet gösteren ilk ve (3000 civarında üyesiyle) en büyük meslek birliğidir. Alanında adında ‘Türkiye’ ibâresi bulundurma hakkına sahip tek meslek birliğidir.

Birliğin hizmetleri:

Üyelerine ait bilim ve sanat eserleri ile alakalı ortak menfaatlerini korumak ve mevzuatın öngördüğü esas ve usûller dâhilinde malî haklarının takibi ile tazminat ve telif ücretlerinin tahsilini ve dağıtımını sağlamaktır. Bu haklar Meslek Birliğinden başka kuruluş ve kimseler tarafından tâkip edemez.

İLESAM’ın iletişim kanalları, İLESAM Dergisi ile aynıdır.

Kaynak: murekkephaber.com

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
Aspendos Antik Tiyatrosu’nda opera festivali
Aspendos Antik Tiyatrosu’nda opera festivali
SüngerBob 20’nci yılında sinema filmi oluyor
SüngerBob 20’nci yılında sinema filmi oluyor