Jung'un penceresinden Bir Başkadır

"Bir arada yaşayan ancak birbirlerinden ayrı yaşamlar süren birden birçok insanın hikâyesinin bir noktada kesişmesini sağlamak kolay iş değil. Bunun en güzel örneklerini Alejandro Gonzalez İnarritu filmlerinde görebiliriz. Berkun Oya da dizinin senaryosunu yazarken toplumun birçok kesimine mercek tutmuş ve bu denklemi çok iyi bir şekilde zekice kurgulamış."

Reklam
Jung'un penceresinden Bir Başkadır
20 Aralık 2020 - 04:25 - Güncelleme: 20 Aralık 2020 - 04:49

Suat Bekik yazdı

Birkaç sene evvel Masum dizisini izlerken “Güzel ülkemde böyle güzel diziler de yapılabiliyor mu?” demiştim. Masum dizisinin senaryosunu kaleme alan Berkun Oya daha evvel nitelikli birçok işe imza atmış kıymetli biri. Bu defa “Bir Başkadır” dizisinin senaryosunu yazmakla kalmayıp bir de yönetmen koltuğuna oturunca bu alana nasıl da hakim olduğu görebiliriz.

Bir arada yaşayan ancak birbirlerinden ayrı yaşamlar süren birden birçok insanın hikâyesinin bir noktada kesişmesini sağlamak kolay iş değil. Bunun en güzel örneklerini Alejandro Gonzalez İnarritu filmlerinde görebiliriz. Berkun Oya da dizinin senaryosunu yazarken toplumun birçok kesimine mercek tutmuş ve bu denklemi çok iyi bir şekilde zekice kurgulamış.

Berkun Oya dış çekimlerde, şehir kalabalığından uzak bölgelerde yer alan görüntülerde toprağı, ağacı, yeşili, çiçeği doğayı gösterirken; kamerayı şehir merkezine odakladığında kırmızı kiremitli çatıları, hemen her çatıda bulunan çanak antenleri, martıları, sokak aralarında gezen eskicileri, toplu taşımadaki yolcuları, balkonda asılı duran çamaşırları, farklı renk ve boyutlarda apartmanları, bir yığın halinde bir arada olan binaları, bu binalar arasında kaybolmaya yüz tutmuş tarihi camileri, halen inşaat halinde olan residence’ları derken şehri,  yukarıdan ve uzaktan bir bakış açısı ile göz alabildiğine beton yığını haline dönen, içinde yaşadığımız ve birçok dizide maalesef göremediğimiz gerçek İstanbul’u ustalıkla gösterir.

Dizide her oyuncu rolünü başarılı bir şekilde sergiler. Başta Öykü Karayel olmak üzere her oyuncunun karakterini çok iyi özümsemesi diziyi izlerken “Gerçek bir hayat akışı izliyoruz.” hissi yaratır. Her karakter bu şehirde, bu coğrafyada bulunur. Dışarı çıkıp kalabalığa karıştığımızda her biriyle karşılaşabiliriz. Dizi karakter bakımından öyle zengindir ki her birinin ayrı ayrı filmi veya dizisi bile yapılabilir. Merkezde bir karakter ve çevresinde gelişen olayları değil de birden fazla karakter üzerinden bize dair meseleleri dert edinen ve ince ince işleyen bir dizidir Bir Başkadır.

Dizinin genel havasında ve diyaloglarında Carl Gustav Jung‘un söylemlerini direk veya dolaylı olarak görürüz. Bu nedenle ben de yazıyı hazırlarken Jung’dan fazlaca alıntı yaptım. Kolektif bilinçaltından arketiplere, persona’dan gölge’ye birçok kavram karakterleri bir arada tutan bağlantıları oluşturur. Jung‘a göre kolektif bilinçaltı (Freud buna bilinç dışı der) bilinç seviyesinde yaşanmaz. Varlığından haberdar olmadığımız bu kolektif bilinçaltı nesiller boyu süregelen ve bize aktarılan aynı zamanda bizim de gelecek nesillere aktardığımız -belki de aktaracağımız- bir niteliğe sahiptir. Bizden olmayanı, bizim gibi olmayanı öteki olarak tanımlarız. Farklı din, dil, ırk, renk ve cinsiyete sahip insanları bunlar gibi birçok başlık altında toplayarak bizden olmadıkları için, öteki oldukları için dışlayarak ötekileştiririz. Jung “İnsan, kendinde görmek istemediği kötülük ve değersizlik düşüncelerini diğer insanlara atfeder.” der. Bize ait bazı olumsuz duygu ve düşünceleri bu ötekileştirdiğimiz insanlara yüklediğimiz için onlara uygulanan, bizim veya bir başkası tarafından maruz bırakıldıkları dışlama ve aşağılama davranışlarını meşru görürüz. İçine doğduğumuz ev kadar içinde büyüdüğümüz sosyal çevre de bizim bu kalıp yargılarla ve ön yargılarla şekillenmemize neden olur. Berkun Oya, Bir başkadır dizisini bize izletirken karakterleri bazen konuşturarak bazen de susturarak bize dair ön yargıları işaret eder ve bu kalıp yargıların köklerine, kolektif bilinçaltına inmemizi sağlar.

Birazdan ayrıca bahsedeceğim seküler ve muhafazakâr gruba ait diyebileceğimiz iki farklı karakter üzerinden başlayan dizi, çok zaman geçmeden kalıp yargılar ve ön yargılarımızın değişimine yönelik, ezber bozan sahnelerle devam eder. Seküler gruba ait görünen Peri’nin Meryem’e göre daha muhafazakâr söylemler ve tutumlarda bulunduğunu, muhafazakar gruba ait görünen Meryem’in de Peri’ye göre daha seküler söylemler ve tutumlarda bulunduğunu izleriz. Peri, Meryem’in başörtülü olmasından büyük rahatsızlık duyar. Bu tutumun yanlış olduğunu bilmesine rağmen kendisine engel olamaz. Meryem’in psikoterapi seansını cami hocasına anlatacağını düşünüp “Nasıl kanıyor bu insanlar hacılara hocalara?” diyerek eleştirir.

Psikiyatrist olması sebebiyle daha açık fikirli olmasını beklediğimiz Peri’nin derinlerde bir yerlerde daha tutucu olduğunu görürüz. Diğer taraftan Peri’nin saçının açık olması Meryem’i hiç rahatsız etmezken Peri’ye saçı hakkında iltifatta bulunur. Terapi için gittiği seansta Peri ile aralarında geçen konuşmayı cami hocasına anlatmaz, anlatmak istemez. Onun için terapinin yeri ayrıdır, inancın yeri ayrı. Muhafazakârlık kavramının din olgusunun içinde olduğunu varsayarız ancak her bireyin kendi özelinde duygu, düşünce, tutum ve davranışlarının da içine bakmak gerekir. Burada muhafazakar olan Meryem değil Peri’dir. Meryem’in başörtülü olması Peri’de olduğu kadar diziyi izleyen bizler arasında da muhtemel bazı kalıp yargılara neden olmuştur. Dizinin ilerleyen bölümlerinde Peri’nin kalıp yargılara dair yaşadığı değişim Meryem’i daha iyi anlamasını sağlar. Bu değişimi izleyici olan bizlere de yaşatması Berkun Oya’nın başarısıdır. Bu sahnelerle başlayan dizi insanlar hakkında bilindik yargılarımızı tekrar gözden geçirmemiz, belki de değiştirmemiz gerektiğiyle ilgili küçük detaylar verir. Jung’un da dediği gibi “Bir insanı anlamak istiyorsanız öncelikle insanlar hakkında herşeyi unutmalısınız.”.

Meryem gündeliğe gittiği eve ulaşmak için sabah yola çıktığında hep yukarı çıkar. Evden çıktıktan sonra otobüs durağına yürümek için patikadan yukarı çıkarak yola ulaşır, evini temizlemeye geldiği Sinan’ın residence dairesine asansörle çıkar, eve girer ama salona ulaşması için tekrar merdivenle yukarı çıkması gerekir, yatak odası da salonun bir üst katındadır ve oraya da merdivenle çıkılır. Dizinin ilk dakikalarında yukarı çıktıkça fark edilen sosyal sınıf farkının belirgin bir şekilde altı çizilir. Geçen sene Altın Palmiye’den Oscar’a kadar onlarca ödül almış Parazit filmini izlerken de böyle hissetmiştim. Zengin ailenin evinde hizmet veren fakir aile yağmurlu bir akşam evlerine ulaşmak için defalarca caddelerden ve merdivenlerden sürekli aşağıya inmek durumunda kalır.  Farklı coğrafyalarda olsa bile insana dair yaşama biçimleri pek değişmez. Böyle küçük detaylar dizinin seyir keyfini arttırır.

Süpervizyona giden Peri’yi saymazsak Meryem; psikiyatriste giden tek kişi olmasının yanında diğer karakterlere göre kendisiyle mutlu, hayatından memnun, akıl ve ruh sağlığı yerinde olan tek kişidir. Yaşadığı tek sıkıntı bazen bayılmalarıdır. Düğün veya nişana katılmak hatta evlilik programını izlemek bile bayılmasına neden olur. Bu sebeple psikiyatrist olan Peri’ye gider. Peri ilk bayılmanın ne zaman olduğunu sorduğunda Meryem, “Ramazan’dan sonraydı.” diye yanıtlar. Günümüzde birçok insan belirli bir zamanda yaşanan durumu anlatırken “saat 4-5 gibi” yerine “ikindi vaktiydi” veya Miladi takvime göre “haziran” yerine Hicri takvime göre “Ramazan ayında yaşandı” diye ifade edebilir. Tarih ve zaman algısı farkında olalım veya olmayalım kullandığımız dilin içine kodlanmış bir şekilde bizimle birliktedir. Meryem o dilin içinde yaşar aynı zamanda, o dil de Meryem’in içinde yaşar. Buna benzer ince detaylar diziyi daha gerçekçi yapar.

Meryem özverili biridir. Peri onu dinlediği için mutlu olur ve sabah erken kalkıp bir tepsi börek yapar, abisinin kızını okuldan almak için seansını yarıda kesmek ister, evin tüm işlerini tek başına yapar, abisi ile yengesi tartıştığında ortamı yumuşatmak için elinden gelen her şeyi yapar. Çevresindeki insanlara dair tüm bu uğraşlarından dolayı hiç şikâyetçi olduğunu duymayız. Günlük hayatını doğal bir seyirde ve hayatın akışına uyum sağlayarak yaşarken onu geleceğe dair yoğun bir plan veya çaba içerisinde görmeyiz. Peri ise tüm gün aynı odada çalışmaktan yorulmuş, bıkmış ve sıkılmıştır. Genel bir yılgınlık hali hâkimdir hayatında. Yaşlanmamak için kendine bakmaktan, yogaya ve gym’e gitmekten de sıkılır. Meryem seansta Sinan‘dan hoşlandığını belli ettiğinde Peri onu kıskanır. Meryem gibi kendisi de birini sevmek ve biri tarafından sevilmek ister, zira beş senedir yalnızdır. Bir tane doğru düzgün adamla karşılaşmak için abuk sabuk ortamlara girmesine rağmen her sabah ailesinin evinde tek başına uyanır. Birini sevmenin o kadar kolay olmadığını düşünür ve Meryem‘i boyundan büyük işlere kalkıştığını söyleyerek küçümser. İçinden geldiği gibi yaşayamadığı, kendisi olmadığı (olamadığı) için sıkılır. Sürekli bir şeylerin taklidini yapmaktan ve yaşayamadığı duyguları yaşıyormuş gibi taklit etmekten sıkılır ama içinde yaşadığı toplumda var olabilmek için dış dünyaya karşı bir kimlik geliştirir. Çocukluğundan itibaren onunla birlikte yürüyen ve onunla birlikte büyüyen bir gölge gibi onu takip eden, bazen ailesi bazen de çevresi tarafından yüklenen duygular nedeniyle kendini buna mecbur hissediyor olabilir. Jung ”Bir yaşamın ayrıcalığı, gerçekte olduğunuz kişi olmaktır.” der. Bir başkasının beğeneceği özelliklere sahip olmaya çalışmak veya öyleymiş gibi görünmek, gerçekte olmadığımız biri gibi davranmak yorucu bir iştir. Peri içinden geldiği gibi yaşamanın, kendi olmanın mutluluğunu daha sonraları deneyimlerken dizinin son bölümünde bunun önemini uzun uzun anlatır.

Peri karakteriyle başarılı bir oyunculuk performansı izlediğimiz Defne Kayalar; ailesiyle birlikte Boğaz’daki yalısında yaşayan, yaz tatillerini Avrupa’da geçiren, Robert Kolejine giden, psikiyatri eğitimini Amerika’da tamamlayan daha sonra çalışmak için İstanbul’a dönen bir psikiyatristi canlandırır. Doğup büyüdüğü topluma yabancıdır. Ülkesinde böyle bir dünya olduğunu öğrenince şaşırır. Peru gezisinde dilini bilmediği insanlarla bile daha iyi anlaştığını söyler. Üst sınıf bir aileye mensup olan Peri, kendi bildiği çevre dışında var olan toplumun diğer kesimleriyle (öteki ile) mesleği sebebiyle temas kurdukça hissettiği rahatsızlığın farkına varmaya başlar. Çünkü ötekini anlamak, öteki ile temas etmek, aradaki sınırları, duvarları kaldırmak demek öteki gibi olmak anlamına gelebilir. Bunun gerilimini yoğun bir şekilde yaşar.

Peri’nin seanslarda Meryem’i dinlerken içinde, kaçamadığı kurtulamadığı bir öfke hissetmesinin ve bu duyguyu engelleyememesinin nedeni anne etkisidir. Saçını arkadan toplama şekliyle ve taktığı küpeleriyle hatta makyajından rujunun rengine kadar annesine çok benzeyen Peri’ye baktığımızda sanki annesini görürüz. Annesinden aldığı sadece dış görünüşü değil aynı zamanda iç dünyasıdır. Gülbin ile yaptığı seansta “Başı kapalı biri, öcü gibi bir şeydi annem için.”der. Burada annesi tarafından tesettürlü birine karşı ön yargılı büyütüldüğünü öğreniriz. Mesleki gereklilik nedeniyle hoşgörülü olmak bir yana bu ön yargıların insanlık olarak da yanlış olduğunu bilir. Bunun ayrımcılık, ötekileştirme olduğunu bildiği halde engel olamaz ve aynı duyguyu daha önce defalarca başı kapalı bir danışanı geldiğinde de hisseder çünkü bu duygular çocukluktan beri düşüncelerine yerleşmiştir.

Peri kendini çok güçlü sanırken aslında çok kırılgandır. Gülbin ile konuşmasında ön yargılarıyla ilgili öz eleştiri yaparken rahattır ancak Gülbin konuyu biraz açınca ve duygularını sorgulayınca seansı bitirmek ister, konuyu kapatmak ister. Başkalarını rahatça yargılarken kendisi hakkında konuşmak istemez. Bilinç dışının karanlıkta kalan tozlu raflarına ışık tutmak istemez. Yüzleşeceği gerçekler karşısında duracak gücü henüz kendinde göremediği için de bunu istemiyor olabilir. Daha sonra kendi gerçekliğiyle yüzleştiğinde iyi hissetmeye başlayacaktır çünkü kendisi de başlarda düşüncelerinin yanlışlığının farkındadır ama engel olamaz. Ötekileştirmek istemez fakat bir yandan da küçümsemeye devam eder. Meryem'in cami hocasından medet ummasını eleştirirken kendisi şamanlara hayrandır ve Peru gezisinde şaman ayinine katılır. Gülbin ile yapacağı seans iptal olunca kendisini odasına kapatıp tütsü yakarak ayine başlar. Aslında bir nevi ibadet eder. Çünkü Jung‘a göre “Dinin belirgin amacı ruhsal dengeyi muhafaza etmektir.” Kendisi dâhil hemen her insanın inanmaya ihtiyacı vardır.

Peri, Meryem özelinde bahsini açtığı, daha sonra genellediği ötekileri konuşurken “ve onlar güçlü olan, çoğunluk onlar” der ve ekler “biz seninle kendi ülkemizde bir akvaryumun içinde gibiyiz”. Peri neden akvaryumun içinde gibi hisseder? Birinin zoruyla mı yoksa kendi isteğiyle mi orada bulunur? Peri’nin kurduğu bu cümleden sonra gelen ailesiyle birlikte olduğu ev sahnesi önemlidir çünkü ailesinin yaşadığı yalı gerçekten de kendisinin tarif ettiği akvaryum gibidir. Anne ve babası tabletten, arada bir televizyondan bazen de Boğaz’a nazır pencereden dış dünyayı izlerken, sesiz sakin evin içinde biz de akvaryumda gibi hissederiz. Masum dizisindeki başarılı oyunculuğundan sonra Nur Sürer’i bu defa Peri’nin annesi olarak kısa ama önemli bir rolde izleriz. Televizyonda Halk TV açıktır ve bir programda dünya mutluluk sıralaması hakkında konuşulur, ekranda Norveç bir numarada yer alırken Türkiye 58. sıradadır. Haberin başlığı olarak “İnsanlarımız Mutlu Değil” yazısını görürüz. Burası önemli çünkü televizyonun sesi kapalıdır. Mutsuzluğa dair herhangi bir bilgi akvaryum havasındaki evin sessiz sakin salonunda duyulmaz. Peri’nin babası tabletten bir şeyler okurken annesinin onu bile dinlemeye tahammülü yoktur, susturur. Peri geldiğinde ise “tabi ki de bunu seyretmeyeceğiz” der ve kanalı değiştirir. Bu bağlamda yaşadığımız topluma dair bilgileri, geçmişi simgeleyen anne duymak istemezken şimdiyi simgeleyen Peri görmek istemez diyebiliriz. Akvaryum metaforu üzerinden Peri’nin içinde yaşadığı dünyaya baktığımızda, belki de kendisi farkında bile değilken onu büyütenler tarafından bu akvaryumun içine konulmuştur. Mühim olan bu durumun farkına vardıktan sonra cesaret gösterip akvaryumun dışına çıkmayı istemek ve çıkabilmektir.

Derya Karadaş’ı Gülbin’in ablası Gülan rolünde izleriz. Gülan da Meryem gibi tesettürlü biridir. Sürekli gergin ve etrafa saldıran biri olmasının sebebi, Gülbin’in engelli kardeşine engelli bireyler için alternatif tedavi olarak kullanılan kenevir yağını, bilimsel veriler ışığında, alanında uzman bir doktor kontrolünde bile olsa içirmesidir. Jung “İnancımız paylaşılmadığında nasıl da saldırganlaşırız! Başkasının düşüncesini bir başkasına zorla kabul ettirmek isteriz.” der. Burada Jung’u destekler nitelikte Gülan’ın kendi doğrularını karşıya kabul ettirme tutkusunu ve tutumunu izleriz. Kenevirin günah olduğunu düşünerek “Senin fikirlerin için dinimizden imanımızdan mı vazgeçelim? Hiç mi Allah korkusu yok sende?” diye çıkışır. Sürekli sigara içen Gülan’ın günümüzde dünya genelinde her yıl resmi olarak kayıtlı yaklaşık 8 milyon insanın sigaraya bağlı nedenlerden öldüğünün muhtemelen haberi yoktur. Gülan veya temsil ettiği güruh doğru ve yanlışı neye göre sınıflar? Geçmişten günümüze gelen iyi, kötü, sevap, günah gibi kavramları bu temeller üzerine dayandıran kolektif bilinçaltından gelen bilgiler olabilir mi? Gülan’da bu ve buna benzer konulara dair yasaklar bütününün yarattığı, sürekli dua etmesine ve estağfurullah çekmesine neden olan Allah korkusunun sebebi bu kolektif bilinçaltı olabilir mi? Gülbin’e göre bu korku ablasında o kadar çok vardır ki “Sende hepimize yetecek kadar Allah korkusu var nasıl olsa.” der. Aslında kişi genelde anlamadığından korkar. Ablası engelli kardeşi kenevir yağı kullandıktan sonra başını hareket ettirmeye başlayınca kötü bir şey olduysa diye korkar ama aslında kardeşinin başını oynatıyor olması iyi bir şeydir. Kenevirin uyuşturucu, yatıştırıcı etken maddeleri olduğu için yasal değildir ancak artık sağlık için birçok tedavi edici özelliği nedeniyle tercih edilir. Engelli kardeşlerine bakan anneleri kenevir yağı tedavisinin iyi geldiğini bile söyler. Burada Jung’un şu sözünü anımsamak yerinde olacaktır “Günümüzde bizi tehdit eden tehlikenin doğadan gelmediğini, insan ve kitle ruhundan kaynaklandığını apaçık görüyoruz.”. Çok geçmeden öyle olduğunu da öğreniriz. 35 sene önce Tatvan‘dan göç etmelerine neden olan olayların yaşandığı zamanda, hamile annelerinin karnına tekme yemesi nedeniyle küçük kardeş engelli olur. Kardeşlerinin engelli olmasının yanı sıra yaşadıkları yerden taşınmak ve uzaklaşmak zorunda bırakılmalarının da, ikisi kardeş olmalarına rağmen birbirlerine düşmanca saldırmalarının da müsebbibi insan ve kitle ruhudur. Küçük bir matematik hesabıyla günümüzden 35 sene önceye gidilirse ihtilal, sıkıyönetim, anayasa değişikliği gibi bazı konu başlıklarını bilenler için hatırlamak veya bilmeyenler için öğrenmek mümkün. Bu sahneyi bir annenin zayıf bölgesi olan karnına tekme yemesi metaforu üzerinden geleceğe gebe olan geçmişin darbe yemesi olarak okuyabiliriz. Aynı kitle ruhu yıllar sonra kardeşleri birbirine düşürürken diğer kardeşi bakıma muhtaç hale getirir. Bunu fark eden Gülbin, ablasının gerçeklere nasıl bu kadar kör ve sağır olabildiğine inanamaz, tekmeleyen ayakları öpen metaforu üzerinden kitle ruhuna hizmet eden veya tekme yememek için tekme atan birine dönüşmesini anlayamaz. Ablası bu eleştiriler karşısında diyecek bir sözü olmadığı için beklendiği üzere ya Gülbin’e saldırır ya da bir köşeye çekilip dua eder.

Funda Eryiğit’in canlandırdığı Ruhiye karakteri 20 sene önce çocuk yaşta tecavüze uğrar. Failler başka bir şehirden çalışmak için Ruhiye’nin yaşadığı köye gelen bir adam ve yakınıdır. Yıllar sonra Yasin ile evlendikten sonra İstanbul’a taşınan Ruhiye her şeyi bilmesini istediği için Yasin’e bakire olmadığını çünkü tecavüze uğradığını anlatır. Yasin, yüce bir gönülle Ruhiye’ye “Ben senin kalbini sevdim, bana kalbin lazım.” dese de sustuğu öfkesini hep yanında taşır. Bir gün köye gittiği zaman tecavüzcüyü bulup köyün meydanında öldüresiye döver. Öfkesini boşaltarak İstanbul’a geri döndüğünde Ruhiye’nin de kafasında bitirmesini istediği ve artık daha fazla üzülmesini istemediği için adamın öldüğünü söyler. Yasin bu yalanla Ruhiye’nin duygu durumunu bozar fakat farkında olmaz. Çünkü Ruhiye çocukluk yıllarından beri bir gün faillerin karşısına çıkıp yüzleşmek ve hesap sormak ister. Kendisi artık tecavüze uğrayan genç bir kız çocuğu değil hesap soracak yetişkin bir kadındır. Ancak Yasin’den öğrendiği ölüm haberi onun tüm bu yüzleşme ve iyileşme hakkını elinden alır.

Zaman zaman yaşadığı olayı anımsarken tecavüzcüsünün sigara içtiğini görürüz o sırada bunu anımsayan Ruhiye de sigara içer, olayı hatırladığı arabanın içindeki hurma meyvelerini görmemizin ardından yaşadıkları evin bahçesindeki hurma ağacındaki hurmaları izlemesine şahit oluruz. Bu nesneler aracılığıyla geçmişle bağ kurarak belki kendine bir çıkış yolu arar. O nedenle sürekli sigara içer. O nedenle o adamın ölmesinden sonra ikinci bir kayba tahammülü olmadığı için Yasin’in ağaçtan aldığı bir hurmayı yok edercesine ağzıyla parçalaması karşısında kendini kaybeder. Yasin’in travma sebebi olan her etmeni yok etme çabası Ruhiye’nin o travma ile yüzleşmesini ve iyileşmesini engeller. Köye dönüp olayın yaşandığı yere gitmek, mezarını bulup tükürmek ister, böylece yüzleşirsem rahatlarım diye düşünür. Jung “Kişinin huzursuzluğu, mutsuzluğu, gerginliği, sıkıntısı ve depresyonu, onu uyandırmaya çalışan önemli dostlarıdır.” der. Bu önemli dostlarını iki sene boyunca büyütüp yanına alan Ruhiye kendini hazır hissettiği bir gün cesaretini toplayıp köyüne döner ve tecavüzcüsüyle yüzleşir. Yasin’in adamı köyün meydanında odunla dövdüğünü, kolunu bacağını kırdığını, köye rezil olduğunu, adının iki paralık olduğunu şaşkınlıkla dinleyen Ruhiye‘deki iyileşmeyi görürüz. Bu yüzleşme beklendiği gibi iyileşmeyi de getirir.

Ali Sadi Hoca rolünde Settar Tanrıöğen ‘i cami imamı olarak izleriz. Meryem ve abisine Tayvan’dan gelen gerçek gibi görünen yapay çiçek ile bahçedeki taze çiçekler üzerinden kıyas yaparak yapay dünya ile gerçek hayat arasındaki farkı anlatır. Yapay dünyadan kastettiği gerçek gibi görünen ama gerçekte yaşadığımızı sandığımız taklit hayatlardır. Görüntüye aldanmanın, güzel ama yapay olan hayata ilgi ve heves duymanın doğru olmadığını dile getirir.

Daha sonra kendisi de Tayvan’dan gelen çiçek gibi güzel görünen ama gerçek durmayan hayatına, karısının ölümü ve kızının tavsiyesi sonrasında yeniden yön verir. 1992 yılında Almanya’dan getirdiği karavanı evinin bahçesinde hayatının bir parçası olarak bulundurması gibi, Meryem ve abisine anlattığı taklit hayattan uzak gerçekten istediği bir hayata dair umudu yıllarca içinde bir yerlerde yaşatır. Belki de tek yanılgısı gerçek sandığı taklit bir hayatı yaşıyor olmasıdır. Ali Sadi Hoca eşiyle birlikte köye giderken eşi soğuk hava nedeniyle hipotermiye girer ve ölür. Karavanın içi kalorifer arıza yaptığı için soğuktur. Ali Sadi Hoca’nın bu ölümü geç fark etmesinin nedeni kendisi uyurken horladığı için eşinden yarım saat kadar sonra uyumaya gitmesidir. Genellikle gece uyku vakti gelince “O bir dalsın da öyle girerim yatağa” dediğini sıkça duyarız. Diğer yandan kalorifer arızası için Yasin’i arayıp elektrikçi bulmasını ister ama Yasin evdeyken biri cama taş atıp kaçtığı için telaştan Ali Sadi Hoca’yı unutur. Atılan taşa sarılı notta “sen daha dur” yazdığı için taşı kızı Hayrünnisa‘nın arkadaşının attığını biliriz. Bunun da sebebi birkaç hafta önce Etiler’de bir gece kulübünde eğlenirken Yasin‘in koruma görevi yaptığı bir akşam Hayrünnisa ve arkadaşını darp etmesidir (Berkun Oya’nın burada sarmal bir şekilde olay örgüsünü kurması takdire şayan nitelikte). Ali Sadi Hoca’nın horlamasından Hayrünnisa’nın gece kulübüne gitmesine kadar dolaylı yoldan birçok etmen annenin ölümüne neden olmuş olabilir. Ali Sadi Hoca ve kızı bu ölüm sonrasında hayatlarına yeniden yön verir. Jung’un da dediği gibi “Acı çekmeden bilinç doğmaz”. Bu farkındalıkla birlikte baba ve kızı ait hissetmedikleri yerde daha fazla kalmak istemezler. Hayrünnisa arkadaşıyla birlikte yaşamak istediği Konya‘ya döner. Ali Sadi Hoca’yı sakin bir ormanda, dingin bir gölün kenarında karavanın yanında ait hissettiği yerde izleriz.

Alican Yücesoy’u izlediğimiz Sinan karakteri bekâr yaşayan yalnız biridir. Meryem evi temizlemek ve yemek yapmak için haftada bir gün gündeliğe gelir. Sinan konuşkan biri olmadığı için kadınlar tarafından beğenilmek, onları etkilemek için spora gider; lüks bir dairede yaşar, pahalı saatler ve aksesuarlar takar.

Bir gece Gülbin ile sohbet ederken Sinan’ın yüzü kadrajın içinde gece evinde kalmasını istediği Gülbin‘e dönükken, sabah ikisini aynı yatakta gördüğümüzde ise Gülbin‘e arkası dönüktür. Yüzeysel ilişki yaşayan çoğu insan gibi Sinan da istediğini elde edene kadar ilgili (seks kafasına girince ses tonu, duruşu ve bakışları değişir); istediğini elde ettikten sonra ilgisizdir. Gülbin‘in bir sabah yatak odasında gördüğü birbirinden şık saat ve aksesuarlar gibi arada bir seviştiği (kullandığı) kadınlar biriktiren Sinan, değer vermediği kadınlar tarafından değer de görmez. Bunun muhtemel nedeni annesiyle kurduğu ilişkidir. Sinan’ın arada bir ziyaretine gittiği annesi olduğunu öğreniriz. Annesinden ayrılamadığı için başka bir kadına bağlanamaz. Annesinden bir türlü kopamaz veya annesi bu ayrılığa fırsat tanımaz. Sinan’ın ziyaretlerini ve ilgisini yeterli görmez.

Annesi Sinan’ı daha sık görmek hatta belki birlikte yaşamak ister. Annesi artık yaşamayan babasına dair şeyleri Sinan’a yükleme çabası içerisindedir. Bu çabayı annenin “Kıyma kavurdum ısıt ye seversin” cümlesinden sonra Sinan’ın “ben kıyma sevmiyorum babam severdi” tepkisinden anlarız ancak Sinan baba figürü yerine konulmaktan hoşlanmaz. Sinan’ı babasının pozisyonuna getiremeyen anne, boş kalan yeri komşunun oğlu Ercan ile doldurur. Eve yardıma gelen komşunun oğlu anne ile ilgilenir, kıyma kavurmasını sever, üstelik ona anne der. İhtiyaçları karşılayan biri bulunmuştur. Sinan’ın anne kompleksi olduğu için sevgilisi yoktur, hayatına bildiğimiz iki bilmediğimiz birçok kadın girer. Jung “Aşırı dişi olan kadınlar, anne kompleksi olan çok hassas erkekleri ürkütürler.” der. Sinan bu tanıma uyan kadınlarla görüşmeyi tercih eder. Aslında görüştüğü çok kadın olsa bile derinlerde bir yerde birliktelikten ürktüğü için, hiç kimse ile derinlikli bir ilişki kuramadığı için yalnızdır. Çünkü bazen çok demek, yok demektir.

Dizinin yabancı ismi olan Ethos, Antik Yunancada bir kişinin veya toplumun kişiliği, karakteri anlamına gelir. Geçmişten günümüze kadar gelen bazı ahlaki değer yargıları ile oluşan bireyin veya toplumun tutumudur da diyebiliriz. Bu bağlamda isim tercihini başarılı buldum, zira diziyi izlerken bireylerden daha çok bireylerin temsil ettiği güruhun tutumunu yani ethos’unu izliyoruz. Peri’yi, Meryem’i, Sinan ‘ı ve diğerlerini izlerken onlar gibi yaşayan toplumun birden çok kesiminin bazen ön yargılarını bazen de değer yargılarını izliyoruz. Öteki yaratan ve yıkıcı olan Ethos, Meryem‘in Sinan’a gelen kadınları ahlaksız bulmasına, Peri‘nin sadece başörtülü olduğu için Meryem‘e nedensiz gizli bir öfke duymasına, Peri’nin annesinin içinde yaşadığı topluma duyarsız olmasına, Gülbin’in ailesini yerinden yurdundan ederken küçük kardeşlerinin engelli olmasına ve ablası Gülhan ile arasının açılmasına neden olur. Carl Gustav Jung “Kimse bir başkasını yargılayabilecek kadar kusursuz değildir. Ama bazıları kendinde bu hakkı görebilecek kadar hadsizdir.” der. Görünenin üzerinden bir yargıya varmak beraberinde kutuplaşmayı getirir. Bu coğrafyada yaşayan bizler, bir bütünü oluşturan puzzle’ın ayrı parçaları gibiyiz. Bizden farklı göründüğü için uzaklaştığımız, uzak tuttuğumuz parçalar bizim eksik yanımız olabilir ve birlikte bir bütünü oluşturabiliriz. Dizinin yakınlık kurduğum karakteri Melisa’nın da dediği gibi “İnsanlarla gerçek samimi ilişkiler kurmak istiyorsak kendileri olmalarına izin vermemiz gerekir.”.

Baskılanan, sesi kısılan duygular, sesini duyurmak ve buradayım demek için türlü yollara başvurur. Ruhiye bize “El âlem böyle deliriyor her halde, attık içimize senelerce” derken tespitinde haklıdır. Duygularının sesini kısan Meryem bayılır, ruhiye depresyon yaşar, Yasin ve Gülhan sürekli öfkelidir. Hilmi “duygular her neyse kişilerin yaşamasına izin vermek gerekir” derken haklıdır. Aynı şeyleri Peri’de söyler: “Bastırdığımız, konuşamadığımız, yaşamadığımız duygular var. Duygularımızı bastırmak bazen kaldıramayacağımız ağır duygusal yükler oluşturabilir. Bastırılan duygular dışarı çıkabilmek için su misali taşın üstündeki çatlağı bir noktada mutlaka bulur. Duygular gereklidir ve faydalıdır. Tüm duygularımızı hissedebilmek için kendimize izin vermemiz gerekir. Bizi kim olduğumuzu tanımaya ve ne istediğimizi öğrenmeye taşıyacak köprülerdir duygular.”.

Çocukluğundan itibaren tesettüre tepkili yetişmesine rağmen Meryem’i anlamaya çalışırken kendine ulaşan Peri gibi, bekâreti namus ölçütü gören bir çevrede bakire olmayan Ruhiye’yi dışlamayıp gönlünü açan ve yürekten seven kocası Yasin gibi, kendi yaşamı ve inancıyla çelişse bile kızı Hayrünnisa’nın kendi yaşamına dair aldığı kararlarına saygı duyan Ali Sadi gibi olmak önemlidir. Jung’un da dediği gibi “Dünyanın en akıllı insanı bile, tüm isteğine karşın, tek başına kapıldığı düşüncelerden kendini kurtarmayı başaramaz. Ama biliyoruz ki birey tek başına değişmedikçe hiçbir şey değişmez.”. Bence sesini kıstığımız duygularımızın sesini açmamızın, bize ne dediğine ve ne hissettirdiğine kulak vermemizin zamanı geldi de geçiyor bile. Sizce?

YORUMLAR

  • 1 Yorum