Ferit Karahan: Klişe bir konudan da iyi bir film çıkabileceğine...
Reklam

Ferit Karahan: Klişe bir konudan da iyi bir film çıkabileceğine inanıyorum

Mürekkep Söyleşiler'de bu hafta yönetmen Ferit Karahan ile yeni filmi Okul Tıraşı'nı konuştuk.

07 Nisan 2021 - 20:42

Röportaj: Yusuf Çifci

İlk uzun metraj filmi “Cennetten Kovulmak” ile 50. Antalya Altın Portakal Film Festivali En İyi Film, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ve Jüri Özel ödülleri de dahil olmak üzere festivallerden birçok ödül kazanan Ferit Karahan, yeni filmi “Okul Tıraşı”nın festival süreci başladı. 71. Berlin Uluslararası Film Festivali’nin (Berlinale) Panorama bölümünde yarışan “Okul Tıraşı” (Brother’s Keeper), FIPRESCI (Uluslararası Sinema Eleştirmenleri Federasyonu) Ödülü’ne layık görüldü.

“Okul Tıraşı”, baskı ve disiplinin yoğun olduğu bir yatılı okulda hastalanan arkadaşını doktora götürmeye çalışan; fakat okulun bürokrasisini, idarenin vurdumduymazlığını ve zor coğrafi koşulları aşmak zorunda olan Yusuf’un hikâyesini anlatıyor.

Mürekkep Söyleşiler'de bu hafta yönetmen Ferit Karahan ile yeni filmi Okul Tıraşı'nı konuştuk.

Filmde neredeyse askeri disiplinle eğitim veren bir okul var karşımızda. Çok küçük yaştaki öğrencilerin bu okulda oldukça zor şartlar altında minicik bedenleriyle çeşitli zorlukların üstesinden gelmeye çalıştıklarını görüyoruz. Filmin yönetmeni olmakla birlikte aynı zamanda eşiniz Gülistan Acet ile filmin senaryosunda sizin de imzanız var. Bu filmin çıkış noktası nedir?

Okul Tıraşı’nın ilk versiyonunu 2009 yılında yazmıştım. Sonrasında 2014’te Gülistan’la yeniden yazmaya yeltendik. Sonra Gülistan bir versiyon daha yazdı. Bir türlü yazdığımız şeyden tatmin olmuyorduk. Oradaki öğretmenler hakkında, içimden bir türlü söküp atamadığım nefret, bütün versiyonlara sirayet ediyordu ve bu durum senaryoyu katmanlı bir yapı olmaktan çıkarıyordu. Sonrasında, aslında öğretmenlerin de sistemin mağduru olduğu gerçeğini düşünmeye başladım. Bir de, neden şimdi bu filmi yapıyorum sorusu içimi kemiriyordu. 2015’in sonunda Orta Doğu’daki savaş alevlenmeye başlamıştı. Kürtler bu savaştan ciddi bir şekilde etkileniyordu. Doğal olarak ben de çok etkilendim. 2016'da Türkiye’de bir darbe girişimi sonunda atmosfer değişti. Birden çocukluğuma döndüm. Çünkü 1990’ların başında Türkiye’de şiddetli çatışmalar oluyordu. Türkiye’de ve bölgemizdeki bu durum 90’ların hakim çatışmalı yapısına bürününce, o hisse girmem zor olmadı sanırım. 2016'da Gülistan’la uzun sohbetler ve tartışmalardan sonra oturup yedi günde şimdiki halini yazdık. Fakat esas çıkış noktamız, korkudan kaynaklı gelişen yalanın aslında bir direniş biçimi olduğunu fark ettiğimiz andı sanırım.

Filmdeki ayrıntılar kurgudan ziyade bir yaşanmışlık ürünü gibi duruyor. Banyo günleri, çocukların boynuna taktıkları dolap anahtarları, okulun oldukça yavaş işleyen bürokrasisi… Siz bu filmin neresindesiniz?

Sahicilik hissini oluşturan durum sizin yaşanmışlıklarınızdan ziyade, meseleye yaklaşma biçiminiz sanırım. Yani istediği kadar tanık olunan bir hikayeden yola çıkılsın – ki çoğunlukla böyle- eğer meseleye nereden bakılacağı bilinmiyorsa oradan iyi film çıkmayabilir. Bu hikaye bir hastanede ya da fabrikada geçseydi yine böyle bir duygu ile izlerdiniz. Ben çok basit ya da klişe bir konudan da iyi bir film çıkabileceğine inanıyorum. Ayrıntılar bütün filmlerde önemlidir. Bu film açısından da ayrıntıları, hem meseleyi gerçeğe yakınlaştırmada hem de form olarak belgesel gerçekliğinden uzaklaştırmada kullanabileceğimi fark ettim.

"TÜRKİYE'DE BÜYÜK BİR ÇOĞUNLUK İYİ BİR EĞİTİM ALMIYOR"

Film, kısaca YİBO olarak bilinen bir “Yatılı İlköğretim Bölge Okulu”nda geçiyor. Filmde anlatılan bu okul, ülkenin bir kısmı için fazlasıyla gerçekken bir kısmı içinse gerçekliğine inanılamayacak kadar hayal ürünü. Sizce eğitimde bu kadar fırsat eşitsizliğinin sebebi nedir?

Bunun bence tek bir cevabı yok. Öteden beri var olagelen yoksulluk, bu durumun görünen yüzü. Belki 1929’da çıkarılan toprak reformu hayata geçseydi bu sorunlarla karşılaşmayacaktık. Eşitsizliğin diğer tarafında coğrafyanın dağlık ve merkezlere uzak olması da var. Eğitimde fırsat eşitsizliği bir sorun, evet; ama esas problem eğitim sisteminin herkes için sorunlu olması. Bence Türkiye’de çok büyük bir çoğunluk iyi bir eğitim almıyor. Toplum olarak en büyük sorunumuz bu.  

YİBO’lar çeşitli gerekçelerle 2010’lu yıllardan itibaren kapatılmaya başlandı. Bu tarihten sonra da bir başka kanayan yara taşımalı eğitim gündeme geldi. Bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

İnsanlık dediğimiz şeyi var eden, düzeni gerçekleştiren ailedir. Çocuk, aile üzerinden kültürel ve toplumsal düzene girer. Fakat çocuğun aile bağlarını alıp daha başka suni bağlarla adapte etmeye çalışmak, en başta toplumsal düzene zarar veriyor. Bu bağlamda tanıdığım ve daha önce gözlemleme-araştırma fırsatı bulduğum bütün yatılı okul çocukları bir şekilde aile düzeniyle, dolayısıyla toplumsal ve kültürel yapıyla sorunlar yaşıyorlar. Şefkat almamış ve ailesi tarafından başı okşanmamış bir çocuk, büyüdüğünde kendi çocuğuna da ailesinin ona yaklaştığı gibi yaklaştığı sıkça görülen bir durumdur. Buna benzer zincirleme davranış bozuklukları, aile olgusunu mutasyona uğratıyor. Ama bizim bölgemizde YİBO’lar bir mecburiyet. Çünkü aileler çok fakir. Üniversite sonuna kadar bütün yazlarım tarlada çalışarak geçtiği için, okul, benim için dinlenme yeri gibiydi. Çünkü yaşam, ailelerimizin yanında da o kadar da kolay değildi. Onların yanında kalmak, ekonomik zorluklar içinde çoban ya da çiftçi olmayı gerektiriyordu. Şimdiki çocuklar da çok farklı değiller. Toplum olarak ilk önce, öğrenciyi merkeze alan, huzurlu ve iyi eğitim veren kurumlar inşa edip burada mutlu olan çocuklar yetiştirmek. Sonrası çorap söküğü gibi gelecektir zaten.

"TÜRKLER VE KÜRTLER ZAMAN İÇERİSİNDE BİRBİRLERİNİ ÇOK YIPRATTILAR"

2013 yılında Cennetten Kovulmak filminiz kapsamında Radikal gazetesine verdiğiniz bir röportajda “Türkleri tanımıyormuşum, Türklerin de Kürtleri tanımadığını düşünüyorum.” ifadelerini kullanmışsınız. Hala aynı fikirde misiniz?

İnsanların her yerde ve zamanda benzer ve farklı yönleri vardır. Ama bana bu açıklamayı yaptıran duyguyu düşündüğümde korku, kırılganlık ve aşağılık kompleksi olduğunu düşünüyorum. O zamana kadar ciddi bir şekilde Türklerle ilişkim olmamıştı. Ülke olarak sorunlarımızdan bir tanesi de budur. Herkes korkudan ya da güvensizlikten kendi mahallesinin dışına çıkmıyor. Başkasına el uzatmıyor. Ön yargılar her zamankinden daha fazla şimdi. Halbuki kendisinden olmayan, bize benzemeyen  insanlarla kurduğumuz ilişkiler daha geliştirici oluyor.

Filmde geçen bazı sahnelerde öğretmenlerin Kürtçe bilmemesi, öğrencilerin de Türkçe bilmemesinden dolayı birbirlerini anlayamamaları da sizce Türkler ile Kürtlerin birbirlerini tanımamalarının göstergelerinden bir tanesi mi?

Bence sorun, birbirlerine tahammül edememeleri. Zaman içinde birbirlerini çok yıprattılar. Bir taraf daha çok bedel ödediğini sanır; ama zaman içinden diğer taraftan da bir çok şeyini yitirildiğini görürüz.

Filmde çok fazla çocuk oyuncu var. Hepsi de oldukça başarılı. Çocuk oyuncularla çalışmak nasıl bir deneyimdi?

Genel olarak sinemada deneyimi olmayan insanlar dizi ve popüler sinemadan çok etkileniyorlar. Hepsi kendisini mafya babası zannediyor. Bu rol modelleri özellikle çocukların yürümelerine bile sirayet ediyor. Yeni bir biçim bulmak için onların oradan çıkmalarına yardım etmek gerekiyor. Özellikle küçük kentlerdeki insanlarla çalışmanın büyük tehlikeleri vardır. Genelde film ekipleri, çekim sırasında çocuklara fazlasıyla yakın davranırlar. Başta iyi ve masum görünen bu davranış biçimi, sonrasında geride kalanları kötü etkileyebiliyor. Gidip onların hayatlarına giriyorsunuz ve sürekli onları manipüle ediyorsunuz. Bu yüzden dikkatli olunması gereken bir durum. Çekimin geçici ve normal bir durum olduğunu sıklıkla vurguluyordum. Buradan öyle ya da böyle gidecektik ve onlar yalnız kalacaklardı. İşte bu yüzden, filmin ilk günü, çocuklara karşı ciddi bir tavır geliştirip diğer insanlara nasıl davranıyorsam onlara da öyle davranmaya özen gösterdim. Bir noktada, bir iletişim biçimi oluşur ve film doğru yöne ilerler, tabi eğer cast doğruysa… Benim avantajım bu çocukları gerçekten iyi tanıyor olmam. Çünkü hepsi benim zaten geçtiğim yollardan geçiyorlardı ve içinde bulundukları duygu durumlarını hemen anlıyordum. Nerede yumuşamam ve nerede sertleşmem gerektiğini hissediyordum. Biraz da onların zekâlarına güvenmek gerektiğini söyleyebilirim. Çocuklar da karakter sahibiler ve fikirlerinin önemsendiğini, görünür olduklarını bildikleri vakit, söylenen her şeyi anlayıp sana fazlasıyla geri verebiliyorlar.

"KURGU VE RİTİMLE FİLMLER KENDİ MÜZİĞİNİ YARATMALI"

Filmde bir sahne dikkatimi çekti. Revir kapısından içeri giren herkes kayıp düşüyor. Bu düşen kişilerin profillerine baktığımızda genelde Memo’nun hastalığına kayıtsız kalan kişiler olduğunu görüyoruz. Tek düşmeyen kişi Yusuf. Yusuf daha en başından Memo için var gücüyle çırpınıyor. Neden sadece Yusuf düşmüyor?

Buna cevap verirsem filmi izlemek isteyenlere haksızlık etmiş olurum. Zira vereceğim cevap filmin sonuyla ilgili olacaktır. Fakat şu kadarını söyleyebilirim ki, esas yere çarpanın Yusuf olduğunu düşünüyorum.

Filmde neredeyse hiç müzik kullanılmamış. Bu bilinçli bir tercih mi?

Okuldaki atmosfer gürültülü ve kalabalık olduğu için filmde müzik kullanmak istemiyordum. Hiçbir filmimde de kullanmak istemem doğrusu. Bana sahicilikten uzak geliyor. Bunun yerine, gürültüyü ritmin bir parçası gibi kullanıp gerçeklik algısını oluşturan doğal ses tasarımıyla da filmin atmosferini güçlendirmeyi denedim. Çocukların yer yer bağrışmaları, şakalaşmalarını, doğal bir korku ve gerilim efekti gibi kullanıp seyircinin ilgisini sesin de yardımıyla filmden koparmamaya çalıştım. İyi bir ses tasarımıyla müzik kullanmaktan kaçınabileceğimizi düşünüyorum. Kurgu ve ritimle filmler kendi müziğini yaratmalı bence.

 

Son olarak Okul Tıraşı, 71. Berlin Uluslararası Film Festivali’nin (Berlinale) Panorama bölümünde FIPRESCI (Uluslararası Sinema Eleştirmenleri Federasyonu) Ödülü’ne layık görüldü. Böylelikle ilk önemli ödülünü de almış oldu. Üstelik son iki yıldır Türkiye’den Berlinale’ye seçilen ilk yapım oldu. Neler hissetiniz?

Bütün okul travmalarımın bir toplamı olan yatılı okulda okumak, senaryosunu yazmak, çekmek çok zor oldu benim için. Bu zorluklardan sonra ödüllendirilmek ve ülkemizi temsil etmek gurur verici. Fakat herkes gibi ben de buruk bir sevinç yaşıyorum. Hiçbir film izleme deneyimi, beni sinemada film izlemek kadar heyecanlandırmıyor.

Kaynak: murekkephaber.com

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
Jeffrey Dean Morgan'ın eşinin ardından oğlu da The Walking Dead'de
Jeffrey Dean Morgan'ın eşinin ardından oğlu da The Walking...
Brezilya'da yeni İsa heykeli inşa ediliyor
Brezilya'da yeni İsa heykeli inşa ediliyor