Ali İzzet Keçeci yazdı
Birbirinden bağımsız ve ilk görüşte doğrudan
alakasız gibi görünen bu dört başlığın aynı yazıda yer alması ilginç gelebilir.
Hayat ve Ölüm ikilemi birbiri ile doğrudan
bağlantılıdır ancak şu var ki kimi felsefecilerin ve bu konuda kafa yormuş kimi
diğer ilim adamlarının çıkarımlarından “Hayat ve Ölüm” kavramlarını birbiri ile
ilintilendirmediğini görürüz. Hani meşhur felsefi yaklaşım vardır ya; “Ben var
isem ölüm yoktur, ölüm geldiğinde ben olmayacağım, o zaman ölümden korkmama
gerek yok.” diye…
İnsanoğlu var olduğu günden beri, bu ikilemi
tartışmış ve bakış açısına göre çıkarımlarda bulunmuştur. Din eksenli duruştan
tutun, tabiat eksenli duruşa herkes bir yorumda bulunmuştur.
Hayat ve Ölüm ikilemi gibi bir diğer ikilemde
yine ilk bakışta alakasız gibi dursa da doğrudan alakalı olan Özgürlük ve Sanat
kavramlarıdır.
Özgürlük deyince akla çok şey gelir;
Özgürlük, ey özgürlük adına nağmeler yakılan,
hasretle beklenen özgürlük sen nelere kadirsin. Seni özlemek, seni istemek tıpkı
sevgiliyi özlemek gibidir ey özgürlük…
Özgür olmayan kişi ve toplumların ürünlerine
baktığımızda gerek sosyolojik olarak gerekse tarihsel perspektiften çıkan
sonuç, istenilen ve arzulanan boyutun bu olmadığıdır.
Diğer bir deyişle, Sanatsal faaliyetlerin
hangi alanı olursa olsun üretimi ve sunumu esnasında özgürlük yok ise o eser
sınırlı, kısıtlı ve sorunludur.
Bu sebepledir ki doğrudan alakası yok gibi
görünse de uğruna hasret gözyaşları dökülen özgürlük, sanat ile iç içedir.
Resim, heykel, müzik, yazın hayatı ve daha
akla gelebilecek pek çok sanatsal faaliyet kendilerini özgür ortamlarda
geliştirirler. Felsefenin neden Ege topraklarında doğduğunu hepimiz biliriz,
sınırsız özgürlük ortamı ve ekonomik refah seviyesinin belli bir düzeye
ulaşması insanları bu uğraşlara itmiştir.
Hayatta hiçbir şey aslında tesadüf değildir,
her sonuç bir nedenin ürünü olduğu gibi her sonuç yeni sebeplere de yol açar ve
böylece insanoğlunun medeniyet macerası sürer gider.
Gelelim bu dört başlığın ortak noktasına;
Bir sanat eserinin üretilebilmesi için önce
yaşam gerekir yani onu üretecek, var edecek ve sunacak bir yaşam.
Bir sanat eserinin üretilebilmesi için
özgürlük gerekir, onu yansız, tarafsız, kısıtlamasız ve baskısızca üretecek bir
özgürlük.
Hayat ve Özgürlüğün temiz ve duru bir sanat
eserine yol açtı sonucuna vardığımızı düşünelim, peki Ölüm kavramını burada
nereye koyacağız? Ölüm, yukarıda da bahsettiğim üzere insanoğlunun korku
dünyasını şekillendiren ve hayatın sonuna varmanın derin hüznünü yansıtan bir
kavramdır.
Peki sanat ve sanatçı ölür mü? Hayat
içerisinde, özgür ortamda üretilen bir eser ve bu eseri üreten sanatçı?
Hz. Mevlana ne güzel söylemiş, sanki bu
sorumuza cevap olsun diye; “Kalp ölür ama kalpten gelen ölmez. Kalp çürür ama
kalpten gelen çürümez.”
Bir sanatsal faaliyeti ve ürünü ve bir
sanatçıyı ölümsüz kılan işte budur. Halk için üretilen ve halka mal olan bir
yapıt çevremizde ve araştırmalarımızda da gördüğümüz üzere üzerinden yüzlerce
hatta binlerce yıl geçmesine rağmen ölmemekte ve çürümemektedir.
Demek ki; Hayat-Ölüm ve Özgürlük-Sanat
kavramları pek çok noktada kesişmekte ve birbirini tamamlamaktadır.
Her fani gibi bizlerinde bir sonu yani ölümle
yüzleşeceği bir gün vardır ancak yazdıklarımız ve yaptıklarımız halka mal olduğu
sürece, sanata hizmet ettiği sürece ve Hz. Mevlana’nın söylediği gibi kalpten
geldiği sürece ne ölecek nede çürüyecektir.
Özgür olmayanların bir an evvel özgürlüğüne
kavuşması ve sanatını icra etmesi temennisi ile…
murekkephaber.com
















