Ethem Baran: Estetik kaygısı olmayan sanatla uğraşmasın
Reklam

Ethem Baran: Estetik kaygısı olmayan sanatla uğraşmasın

Mürekkep Söyleşiler'de bu hafta yazar Ethem Baran ile bir söyleşi gerçekleştirdik.

06 Ekim 2020 - 14:16 - Güncelleme: 06 Ekim 2020 - 14:30

Röportaj: Pınar Yalçın Önal

Ethem Baran'ın İlk öykü kitabı Sonrası Ayrılık 1991’de okuyucu ile buluştu. Bu öyküyü 1994’te yayımlanan Kurutulmuş Gül Mevsimi izledi. Dönüşsüz Yolculuklar Kitabı ile 2005 Yunus Nadi Öykü Ödülü'nü alan Baran'ın öykü yolculuğu, Unuttuğum Bütün Akşamlar (2005), Bozkırın Uzak Bahçeleri (2006), Evlerimiz Poyraza Bakar (2009), Bulut Bulut Üstüne (2011), Zira (2015), Döngel Dünya ile devam etti. Döngel Dünya öyküsü ile 2020 Sait Faik Hikâye Armağanı'nın da sahibi olan Ethem Baran'ın ayrıca aYarım (2008) ve Emanet Gölgeler Defteri (2013) isimli romanları bulunuyor.

Mürekkep Söyleşiler'de bu hafta yazar Ethem Baran ile bir söyleşi gerçekleştirdik.

Sizin için taşra yazarı, sanatçısı deniyor. Bu genellemenin (yahut kısıtlamanın) yapılmasının sizce sebebi nedir?

Son yıllarda Anadolu, taşra şehirleri edebiyat dünyasının ilgi alanı dışında kalmıştı. Metropol hayatı, küçük aydınların bunalımları gibi konular ön plandaydı. Ben uzun yıllardır yazıyorum. Bir gün bana taşrayı yazdığımı söylediler. Benim böyle derdim, amacım yoktu tabii ki; ben insanı, yaşadığımız ya da yaşadığımızı sandığımız hayatı yazmaya çalışıyordum. Ve anlattığım insanlar küçük şehirlerde, kasabalarda, çok az da olsa köylerde ve büyük şehirlerin kıyı köşe mahallelerinde yaşıyordu. Taşranın neresi olduğunu bilmiyorum dedim, her yer taşra oldu dedim, taşrayla merkez birbirlerinin gözüne içine bakıyor ve kendilerini görüyor dedim ama bu taşra mevzuu yerleşti zihinlerde. Taşra meselesi sinemanın da gündemine girdi son dönemde. Gözler taşraya çevrildi. Orada yaşayan insanlarımızın hikâyesi ilgi çekmeye başladı. Ben elbette sadece taşrayı anlatmıyorum. Metropollerde sıkışıp kalmış insanlar da yazı evrenimde.

Yazma yetinizi herhangi bir sebeple kaybedeceğinizi varsayarsak bunun size etkisi ne olur? Aktaramazsanız bile zihninizde var olmasıyla yetinir misiniz?

Yazısız bir hayat nasıl olur bilmiyorum. Yazamasam bile okuma yetim elimden alınmasın isterim. Cemil Meriç 38 yaşında gözlerini kaybettikten sonra neredeyse bütün eserlerini yakınındaki insanlara (çoğunlukla öğrencilerine) söyleyerek oluşturmuştur. O söylemiş, öğrencileri yazmıştır. İnsanoğlu bir yolunu buluyor sonuçta.

“SON YILLARDA ÇEVİRİ ALANINDA GÜZEŞ SEVİNDİRİ GELİŞMELER OLUYOR”

Türkiye'de kurgunun hikâyeciliğin (yazarlığın) geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Edebiyatımız dünyanın gerisinde değil. Zamanında yeterince tanıtılmadığı, çevrilmediği için dünya düzeyinde görünür olamadık belki. Ama son yıllarda çeviri alanında sevindirici gelişmeler oluyor. Nobel alan yazarımız var, daha ne olsun. Türk öykücülüğünü de çok iyi noktada görüyorum. Gereğince çevrilir ve tanıtımı yapılırsa öykücülüğümüz dünyada hak ettiği yere gelir diye düşünüyorum. Ülkemizde de öykünün bir ara tür olmadığı artık anlaşıldı sanırım.

Çok iyi bir okur olduğunuzu biliyoruz. Çok etkilendiğiniz bir yazardan, siz kendiniz sizi tatmin eden bir olgunluğa ulaştıktan sonra aynı ölçüde etkilendiniz mi aynı kalemden yoksa size daha farklı mı geldi?

Yazı yolculuğunun başlangıcındaki etkilenmelerle sonrakiler arasında çok fark var tabii. Başlarda, etkilendiğiniz yazar gibi yazmaya çalışıyorsunuz, kendinizi ona benzetmek istiyorsunuz ya da bu siz farkında olmadan kendiliğinden öyle gelişiyor. Sonraki yıllarda ise beğendiğiniz bir yazar ve eserine başka bir gözle bakıyorsunuz. Teknik bir bakış bu. Nasıl yaptığını, metnini nasıl kurduğunu, neleri metnine dâhil edip neleri dışarıda bıraktığını, arka planını, ana cümlesini vs. pek çok unsuru çözümlemeye çalışıyorsunuz. Kısacası yıllar geçtikçe çok severek okunan kitapların sayısı azalıyor. Zevk için okumuyorsunuz yani. Sizi bir basamak daha yükseltecek metinlerin peşine düşüyorsunuz. Seçici oluyorsunuz -ki öyle olmak zorundasınız- çünkü okunacak o kadar çok şey varken zamanı iyi kullanmak gerekiyor. Gençlik yıllarında çok beğenerek okuduğunuz bir yazarın metnine tekrar baktığınızda pek çok kusurunu görüyor, o kadar da iyi olmadığını anlıyorsunuz. Bunu nasıl sevmişim diyorsunuz. Çünkü artık araya onca yıl, onca tecrübe, onca kitap, bilgi, birikim girmiştir. Sadece klasikler yanıltmaz bu konuda sizi. O yüzden klasikler bir gençlik yıllarında, bir orta yaş, bir de yaşlılıkta olmak üzere en az üç kez okunmalıdır.

“SANAT İNSANIN KENDİNİ DOĞAYA EKLEMESİDİR”

Kurgu her ne kadar yaşantıdan beslense de yazar onu yeniden yaratır.  Her yazarın yaratım süreci kendine hastır. Yaratım sürecinizi kısaca anlatır mısınız?

Yazar, yaşanan gerçekliği kurgu düzlemine aktarırken onu dönüştürür ve yeni gerçekliğin içinde yeniden yaratır. Artık yeni gerçeklik söz konusudur. Ben notlarla ilerlerim. Defter tutarım. Zihnime düşen konuları o deftere not eder, aklıma yeni şeyler geldikçe notlara eklemeler yaparım. Zihnim, yazacağım konularla doludur. Olgunlaştığında bilgisayar başına geçer, defterlerimi açarım. O notların bir kısmı hiçbir işime yaramaz kimi zaman. Ya da yıllarca beklediği olur. Yazarken değişir, başka bir şeye dönüşür, ummadığım yerlere gider bazen. Bana heyecan veren de budur; metnin mantığıyla işbirliği yapmak. Sonra ne olacağını merak etmek. Sürprizler. O anda akla gelen yeni teknikler, buluşlar, yeni anlatım biçimleri vb.

 Sizin için hikâyenin yani anlatının asıl işlevi nedir?

Sanat insanın kendini doğaya eklemesidir. Kendine verilmiş olan dünyayı yeterli görmeyip yeni dünyaların peşine düşmek, kendi dünyasını yaratmak işidir. Kurallarını kendisinin belirleyeceği yeni bir dünya. Özgür olabileceği, içinde dilediğince dolaşabileceği  farklı bir evren. Her insan hikâye anlatıcısıdır; ya kendine anlatır ya da başkalarına. Ama anlatır. Yazarın yaptığı da bundan başka bir şey değil.

Her Dağın Kendi Kışı adlı öykünüzde de gördüğümüz gibi, kahramanımızın yaşadıklarını, neredeyse bilinç akışı denecek kadar içten bir üslup ile ifade ettiğiniz halde, hikâye rahatlıkla gerçekçi toplumcu çizgidedir diyebiliriz. Bu ikisini aynı ölçüde başarmanızı neye bağlıyorsunuz?

Aslolan anlattıklarınızda ne kadar inandırıcı, sahici olduğunuzdur. Söylediğiniz yalana, uydurduğunuz hayale ya da absürt herhangi bir şeye okuru inandırmaktır önemli olan. Yani daha anlatının başında okurla bir anlaşma imzalarsınız; ben şimdi sana gerçek ya da gerçek dışı bir şey anlatacağım sen de buna inanacaksın diye. Ve öyle devam eder. Bunu yaparken pek çok teknik kullanılabilir; bilinç akışından da yararlanabilirsiniz, başka yöntemlerden de.

“HER ŞEYİ SÖYLEYEN YAZAR KÖTÜ YAZARDIR”

Ucu açık hikâyelerinizi tamamen okuyucunun tahayyüllüne bırakmasanız da örneğin Ve Demiştik öykünüzün sonu okuyucu tarafından kurgunuzdan çok daha farklı tamamlanabilir. Kurgunuzun tamamen dışında tamamlanması sizin için ne ifade eder?

Bir yazar her zaman okurun zekâsını dikkate almalı ve ona saygı duymalıdır. İyi okur, nitelikli okur aynı zamanda gizli bir yazardır benim gözümde. Okuduğu metni zihninde yeniden yazan, yaratan kişidir. Yazarın bıraktığı boşlukları -ki nitelikli metinlerin özelliğidir bu- doldurur, düğümleri ve şifreleri çözer. Her şeyi söyleyen, okura hiçbir şey bırakmayan yazar kötü bir yazardır. Walter Benjamin, "Açıklama katmadan anlatmak anlatı sanatının yarısı eder," der. Bizde de, "Lafın tamamı aptala söylenir," diye bir söz vardır biliyorsunuz. O yüzden yazar nerede susacağını, nerede yutkunacağını, neleri metnin dışında bırakacağını iyi bilmelidir. Hemingway öyküyü buzdağına benzetir; okuduğumuz kısım suyun üstündeki kısımdır, çok daha fazlası suyun altında kalmıştır. Okurun hayal gücüne bırakılmıştır. Bu tür metinler okurun zihninde yaşamayı sürdürürler ve zamana yayılırlar. Diğerleri gündeliktir, tüketirsiniz ve biter. Ve Demiştik'te öykünün sonu okura bırakılmıştır dediğiniz gibi. Her okur kendince tamamlar, farklı bir sonuca bağlar, ondan sonrası okurun işidir artık; yazar aradan çekilmelidir.

Ülkemizin okuma oranı malumunuz. Yeni neslin edebi değeri olan eserleri okumasında ‘hayatilik'  önemli, bir eğitimci olarak da bunu bilirsiniz.  Öyküleriniz hayatın içinden ve nitelikli. Yeni neslin popülariteye ilgisini de düşünürsek gençlere ulaşmak için sizce başka ne yapılabilir?

Burada görev yazarlara değil gençleri yetiştirenlere düşer bana kalırsa. İlgilerini çekmeyecek eserleri sırf kendi ideolojinize yakın diye önerirseniz ve mutlaka okumaları gereken yazarlar ve eserlerinden çeşitli gerekçelerle uzak tutarsanız onların iyi bir okur olmalarını boşuna beklersiniz. Popüler olan gündemdedir ve ilgi çeker doğal olarak. Ama sığdır, geçicidir, basittir, kolay tüketilir. Nitelikli olansa emek ister. Aradaki farkı gençlere iyi anlatmak, iyi örnekleri onlara sunmak lazım.

Edebi anlamda estetik kaygınız var mı? Ya da bir yazar için bu kaygı nereden sonra başlayabilir, içeriği zedeler mi güçlendirir mi bu kaygı?

Estetik kaygısı olmayan sanatla uğraşmasın zaten. Edebiyat ve sanatın dışında kalan alanlarla uğraşsınlar. Dertlerini, düşüncelerini, bildiklerini anlatmanın pek çok yolu vardır, o yollardan birini kullansınlar. Estetik kaygı dediğimiz şey sanata ilişkindir. Sanat alıcısının beklentisini karşılamanın en temel yoludur bu. Ve elbette içerik de tüm bunlardan etkilenir ve ona göre şekillenir.

Yazmak isteyip gerçekten yetenek ve hevesi de olan yeni yazar adaylarına kısaca ne önerirsiniz? Ülkemizde birçok yazar sizin gibi ödül sahibi ve başarılı. Benim sorduğum bu değil. Bu samimiyeti kendine haslığı nasıl yakalayabilirler ve koruyabilirler?

Yazar adaylarının yapmaları gereken yegâne şey çok okumalarıdır. Ama doğru yazarları ve doğru kitapları. İlgilendikleri edebi türün önemli örneklerini mutlaka tanımaları gerekir. Onların niçin önemli olduklarını da kurmaca dışı eserlerden, kuramsal çalışmalardan takip etmelidirler. Eleştiri, söyleşi, değerlendirme gibi türleri, dergileri mutlaka okumaları gerekir. Felsefe, sinema, tiyatro, müzik, resim vb. sanatın her türü ve edebiyatın bütün alanlarıyla ilgilenmelidirler. Bir yazar adayı, kendinden önce ürün vermiş sanatçıları tanır ve öğrenirse kendi sesini bulmanın, kendine bir yol açmanın, bir damar bulmanın yollarını aramaya başlar. Samimiyeti yakalamanın yolu dürüst olmaktır, özgür düşünceye sahip olmaktır. Edebiyat dışı unsurları yazının dışında bırakmalıdır.

Klasik ve son sorumuz da en sevdiğiniz sizde yeri farklı olan öykünüz hangisi ve neden?

Hiç düşünmemiştim bunu. Şimdi düşündüğümde de herhangi birini diğerlerinin arasından alıp başka bir yere koymak pek doğru gelmiyor bana. Hiçbirine kıyamam. Hepsini çok severek ve hissederek yazdım çünkü.

Kaynak: murekkephaber.com

YORUMLAR

  • 1 Yorum
  • Sultan sahran
    1 hafta önce
    Çok güzel bir röportaj olmuş. Ethem baranın tamamen herkes anladığı kadar dediği dünyasındann her çapta olmuş
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
Harbiye'de müzik ve sahne emekçilerine destek konseri
Harbiye'de müzik ve sahne emekçilerine destek konseri
10. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali’nde jüri üyeleri açıklandı
10. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali’nde jüri üyeleri...