Röportaj: Yusuf Çifci
1950 yılında Lefkoşa’da doğan ve küçük yaşta ailesiyle birlikte İngiltere’ye yerleşen Erbil Arkın, sanatla iç içe geçen yaşam yolculuğunu, iş dünyasındaki başarılarıyla ve Kıbrıs’a olan bağlılığıyla harmanlamış ender isimlerden biri. Hornsey’de keşfedilen çizim yeteneği onu Bromley’deki Ravensbourne Sanat Koleji’ne, ardından De Montfort Üniversitesi’nde tam burslu Güzel Sanatlar eğitimi almaya kadar götürdü. Ancak yaşam koşullarının getirdiği zorluklar, onu Endüstriyel Tasarım alanına yönlendirdi ve mobilya, iç tasarım gibi yaratıcı disiplinlerde yetkinlik kazandı.
İngiltere’de başlayan tasarım kariyerinin ardından, içindeki Kıbrıs özlemiyle ve karşısına çıkan iş fırsatlarıyla ülkesi topraklarına dönen Arkın, turizm sektöründe gerçekleştirdiği önemli yatırımlar ve kurduğu prestijli otellerle adından söz ettirdi. Aynı zamanda sanat tutkusu, Arkın Group çatısı altında açtığı galeriler ve 2017 yılında hayata geçirdiği Arkın Yaratıcı Sanatlar ve Tasarım Üniversitesi (ARUCAD) ile Kıbrıs’ın kültürel ve eğitim alanındaki vizyonunu zenginleştirdi.
Bugün, Doğu Akdeniz’in en kapsamlı Auguste Rodin koleksiyonuna ev sahipliği yapan The Arkın Rodin Collection Gallery’nin yanı sıra, kendi sanatsal üretimleri ve uluslararası yatırımlarıyla dikkat çeken erbil arkın ile hem sanat, hem tasarım hem de Kıbrıs’a olan bağlılığı üzerine konuştuk. Bu söyleşide, Arkın’ın hayatında dönüm noktası olan Rodin ile tanışmasından, çok yönlü iş ve sanat projelerine uzanan zengin bir yolculuğa tanıklık edeceksiniz.
Röportaja en başından, genel bir soru ile başlamak istiyorum: Neden Rodin?
Rodin çok şans eseri... Çok küçüklüğümden beri sanata ilgim vardı. Çizim kabiliyetim vardı. İngiltere’ye göç ettiğimizde ben 3 yaşındaydım. Bizi kreşe götürdüler; annem ve babam ikisi de çalışıyordu. Kreşten sonra okula başladım... Belirli bir süre içinde çizim kabiliyetim olduğunu fark ettiler ve ben hep gururla söylerim bunu: Daha büyük yaştaki çocukların, 6-7 yaşlarındaki çocukların sınıflarına koyuyorlardı. Tabii o sükseyle kendinize hedef koyarsınız; gurur meselesi olur.

O zaman her şey benim için çizimin etrafındaydı. "Büyüyünce Disney’de çalışacağım, Mickey Mouse yapacağım," diyordum. Ama tabii, oradan liseye gidince hedefler değişti. İnanılmaz iyi bir İngilizce öğretmenim vardı. Sanat öğretmenim... O beni ve 3-4 kişiyi daha buna aşıladı. Biz hergele hergele dolaşmak yerine Londra’nın göbeğinde — zaten ben Londralıyım — galeri gezmeye, müzelere gitmeye başladık. Ve rastgele, dediğim gibi, Rodin’i gördüm.
Rodin’in işçilik kabiliyetini, kendi yarattığı o sevgiyi, ruhu anlatan derinliği gördüm orada. Başka sanatçılar da yaptı ama Rodin daha fazlaydı. O zaman internet yok, telefon yoktu. İngiltere’de bile sadece iki kanal vardı. Ne yapacaksın? Kütüphanelere gideceksin. O kadar enteresan geldi ki bana, başladım kütüphaneye gitmeye ve Rodin’i araştırmaya.
Tabii orada görüyorsunuz, iki boyutlu bile etkilendim. Ondan sonra başka müzelerde de Rodin vardı. 16 yaşındaydım yani. Ama ne diyeyim? Siz nasıl Batman’i seversiniz veya tenisi seversiniz ya da futbolu, ben de onu seviyorum. O hep kaldı yanımda. Ta ki üniversite yaşına gelince… Hâlâ o tutku vardı. Tabii üniversiteye gidince, okumaya başlayınca bunu daha derinlemesine anladım ve hep yanımda kaldı. Yani benim hayatımın son parçası değildi ama bir parçasıydı.
Mezun oldum. Başladım çalışmaya dizayncı olarak; bir şirkette mobilya tasarımı yapıyordum.
Ve ne olduysa... Ben Kıbrıs’a iki defa gelmiştim 74’ten önce. Londra’nın topraklarında, Londra’nın betonlarında büyüyen biri olarak Kıbrıs’a geldim ve vuruldum. Sırılsıklam âşık oldum.

Hatırlarım, ilk geldiğimizde hayatımda ağustos böceği duymamıştım. Ağustos geldiğinde cıv cıv cıv cıv cıv… Dayımın evine gittim kalayım diye. Evinde palmiyeler vardı. Hayatımda palmiye görmemiştim. “Ben bu ülkenin çocuğu muyum?” dedim.
Bir arkadaş gelip beni aldı, arabayla Lefkoşa’dan getirdi Girne’ye. Bu boğazı geçtik, bu dağları geçtik. Ansızın Girne ve deniz karşınıza çıkıyor. Vah! Bir vuruldum. Kendime o zaman ilk defa dedim ki: “Bir gün yaşayacağım burada. Bir gün ben gelip yaşayacağım. Benim toprağım.”
İkinci defa geldim, aynı şeyler… 76 senesinde bir imkân buldum. Şansım tuttu ki — şans çok büyük bir olaydır hayatta — kısmet ve şans tuttu. Çalışan bir kişiyken işveren kişi oldum. Ve pek geriye bakmadım.
Sonra zaman içerisinde zorluklarla, sıkıntılarla karşılaştık ve bu hâle geldik.
Sorduğunuz Rodin böyle oldu. Ama size söyledim, belki o gün o galeriye gitmeseydim bu olmazdı. Ki hiçbir zaman yapmazdım. Kader, kısmet.
“İNSAN GÜZELLİĞE ÇOK ÇABUK ALIŞIYOR”
İlk Rodin heykelini aldığınız gün ne hissettiniz?
Onu söyleyeyim: “Ben nasıl bir Rodin heykeli sahibi olabilirim?” İnanamadım. İnanamadım. Ama insan güzelliğe çok kolay alışıyor.
Peki, bunun bir koleksiyon olabileceğini düşünüyor muydunuz ilk aldığınızda?
Tabii başladım müzayedeleri takip etmeye ve bana yardımcı olan arkadaş da... O da para kazanmak ister. Bir Rodin daha çıkar. “Aa Erbil, bir Rodin daha var, satayım sana bunu.” Bakıyorum cebime, “A yeter, tamam alayım,” diye. Böyle böyle hafif hafif başladı ama sadece Rodin'lerle başlamadı.
Ben biraz da Rodin’in çevresini bildiğim için... Çok iyi bir heykeltıraş arkadaşı vardı: Carrier-Belleuse. Onun da heykelleri ortaya çıkmaya başladı. Onları da aldım. Yani böyle bir yere tutunmak gerekirdi. Rodin ve çevresiyle başladım. Böyle bir 40-42 tane daha heykel var bir yerlerde.
Şimdi farklı heykeltıraşlardan da bahsettiniz ama Rodin’i diğer bütün bu heykeltıraşlardan ayıran nedir?
Bir zekiydi. Dökümhanelerle çalışıyordu. Rodin bir tane değil, 6 tane yapıyordu. Bir tane değil, 45 tane yapıyordu. Bir tane değil, 8 tane yapıyordu. Benim gibiler bile alabildi.

Yani bir anlamda ulaşılması kolay bir isim...
Evet.
Az önce gezdim sergiyi. Rodin aslında çok farklı şeyler anlatıyor. Mitoloji de anlatıyor, günlük yaşamı da anlatıyor. Genel olarak baktığımızda Rodin eserlerinde ne anlatıyor?
O üç boyutu… İnsanoğlunun doldurduğu üç boyutu çok güzeldir, dedi. Nasıl isterse olsun, hangi yaşta olursa olsun… Çirkin, güzel, bacakları açık, ayıp veya masum — hepsi güzeldir, dedi. Ve ispatladı.
“BİR RUM GELDİĞİNDE ESERLERE BENDEN DAHA AZ HAYRAN OLMUYOR”
Eser açıklamalarına baktığımda dikkatimi çeken bir şey var. Üç dil kullanmışsınız: İngilizce, Türkçe ve Rumca. Uzaktan baktığımda — yakından nasıl görünüyor bilmiyorum — Kıbrıs’ta Rum toplumu ve Türk toplumu arasında mevcut koşullarda problem varmış gibi görünüyor. Aslında bu yaptığınız sanatın birleştirici gücünü de ortaya koyuyor olabilir mi?
Kesindir. Sanata gelince, sanat ne Rumcadır ne Türkçedir ne İngilizcedir. Sanat, konuşmadan konuşan bir şeydir. Her iki taraf bunu gördüğü için birleşmiş noktası oluyor. Bir Rum geldiğinde benden daha az hayran olmuyor. Rodin’e aynı şekilde hayran. Ruhumuz orada buluşuyor; ortak tarafımız orada buluşuyor ve öyle devam ediyor.
Rumlar galeriye geliyor değil mi?
Onlar geldiği için biz bilhassa Türkçe, Rumca, İngilizce yapıyoruz. Bütün yayınlarımızı, her şeyimizi onlarla paylaşıyoruz. Ortak sergiler yaptık; buraya gelenler çok. Biz orada da sergi yaptık aynı zamanda.
Konuşmaya ihtiyacı olmayan bir lisan aramızda değil mi? Sanatın gerçek lisanı… Siz de hissedersiniz, değil mi? Karşınızda bir Rum olsa da aynı hissi onda da hissedersiniz; ortak bir birleşme yeriniz oluyor. O da budur.

Burada 31 tane heykelden bahsettik. Bu 31 heykeli bir araya getirirken yaşadığınız çok ilginç bir olay var mı? Bir heykelin alınması sırasında, belki vermek istememişlerdir. Siz belli ki tuttuğunu koparan birisiniz…
İş de aynı…
— “Almak isterim evinizi.”
— “Satmam ama bu fiyata satarım sana.”
— “Bu fiyata ver.”
— “Sen vergisini öde de ben neyini yapayım.”
Bunlar da aynı. Bazıları bana diyor ki, “Erbil delidir, bu kadar para döker mi buraya?” Ama ben diyorum, çoğu da varlıklı kişiler. Siz biraz paranız olduğunda ne yapıyorsunuz? Ev alıyorsunuz, değil mi? Apartman yapıyorsunuz. Ama benim apartmanda çatı su kaçırmıyor; kiracı sorunum yok. Yatırım yaptığım yerdeki dolabın beş sene sonra beş misli fiyatı oluyor.
Kim daha zekidir?
Yani iş adamlığı tarafım da bunun içindedir ve artık daha zeki oldum bu konuda. Aldığım Rodin’ler var, almadığım Rodin’ler var.

Biraz üniversiteyi de konuşmak isterim. 2017 yılında ARUCAD adında sanat temelli bir üniversite kurdunuz. Hem iletişim var hem de sanatın çeşitli dalları var bu üniversitede. Biraz bunu dinlemek isterim sizden. Nasıl bir hayalle kurdunuz bu üniversiteyi?
Benim aslında idealim sanat kolejiydi. Çıraklıktan başlayan, hatta ustalar çıraklarını göndersinler bize ve o çırakları biz usta yapalım. Ellerini kirleten, mesleklerini yapan, usta çıksınlar ve ekmek paralarını o eğitim gördüğü yerden kazansınlar.
Ben yüksekokul gibi bir şey yapmak istedim ama sanata odaklı.
Ama baktık o zaman, herkes dedi bana:
“Talep az olacak. Çok az kişi gelecek size. Anne babalar çocuklarını göndermeyecekler size.”
Üniversite olursanız gönderebilirler ki sonunda anne babanın gördüğü bir şey olacak yani.
Ve karar verdik, üniversiteye çevirmeye. YÖDAK’la (KKTC’nin YÖK’ü) ilgili işlemler yaptık. En sonunda YÖDAK onayımızı aldık. Üniversite olduk ve çıktık yola.
Ama yolun sonucunu biliyor muyduk? Hiç bilmezdik. Belki 3 sene sonra ben çökerdim, üniversite de çökerdi. Veya üniversite kendisi çökerdi. Ama olmadı. Devam ettik.
Kıbrısca konuşacağım şimdi: Siga siga, siga siga... Yavaş yavaş. Biraz da Rumca konuşayım.
Süksten sükseye gittik. Süksten sükseye.
Hatta kendi kurduğunuz üniversitede öğrenci olmuşsunuz.
Evet. O da çok ilginç bir hikâye. O da benim hikâyem.
Nedir?
Yüksek lisans çok isterdim zamanında ama parasızlıktan, bahsettiğim gibi mecburen kendime iş buldum ki ekmek param olsun. Kader neyse, kısmet neyse... Döne döne bugünlere geldik.
Ve şans eseri, kader, kısmet... Birisi bakıyor mu bilemiyorum veya birisi yukarıya bakıyor, bilmem ne... Dedi ki: “Eğer yüksek lisans istersen, imkânın var şimdi.”
Ve kullandım o imkânı.
Peki, yetenek sınavı ile mi girdiniz kendi üniversitenize?
Yetenek.
Ben zamanında sertifikamı da almamıştım İngiltere’den. Diplomamı almamıştım. Her gelişi erteledim.
“Ha yani iş buldum ben, gideceğim, ne olacak.”
“Tamamdır, alacağım.” Yani böyleydim.
Ama en sonunda bulduk, gönderdik. O zaman da soyadım değişikti. Benim ismim Erbil Hüseyin’di. Biz Kıbrıslılar, Osmanlılar gibiydik. Babamızın ilk ismini alırdık ama bizde dedemizin adını aldı, ki babam İngiliz ordusunda askerdi ve onun babası Hüseyin’di.
Ve onu bulduk ve şeyimi gösterdim.
Bir işi sattım, başka işe geçerken böyle bir iki senem oldu. Kapattım kendimi bir daireye ve yağlı boya işler yaptım. Onları gösterdim. Ben çocukluğumdan beri bizim evin duvarları babamın resim yaptığı resimlerle doluydu.

Şimdi en az Rodin kadar çok heyecan verici bir projeye girişiyorsunuz. Asil Köylü heykelini Kıbrıs'a inşa edeceksiniz ve bu, Brezilya'daki İsa heykelinden daha da yüksek olacak. Bu da yine bir başka delilik. Neyi amaçlıyorsunuz orada?
Ben bu zavallı, küçücük, hiçbirinin tanımadığı Türkiye’nin dışından bir çocuğu, ben ne getirebilirim benim ülkeme? O da vardı içinde. Tabii uluslararası sanatsal bir yankı getirecek bir şey de yapmak istedim.
Anında bitsin. 30 otobüs günde orada. Tamam mı? Bütün sanat kitaplarında böyle heykelleri gösterirken biz de olacağız. Ama hangi ülkede?
“Aa o tanınmış, o küçücük bir KKTC’de.” Ah KKTC her tarafa yazılıyor. Kıbrıslı Türkler yazılıyor. Yani her taraftan mantık yani çılgınlık gibi görünüyor ama çılgınlık olmayan bir şeydir. İyi düşünürseniz.
Ha ben politikacı olamaz mıydım? Ben popüler bir adam değilim.
Ben dün, geçen sene, 10 sene önce politikacı olabilirdim ama işe yaramayan bir politikacı olmayayım, böyle olayım. İşe yarayan bir vatandaş.
Biraz da günlük hayattan konuşalım isterim. Ürettiğiniz şaraplar da Kıbrıs'ta dilden dile yayılıyormuş.
O da gene bir ispattı.
Evet. Ki belirli bölgede Kıbrıs’da zamanında Kıbrıs şarap ülkesiydi.
Hangi sultandı? Ayyaş da çok dediler. Kıbrıs’ın şarapları çok güzel ve dedi ki hadi gidin alın orayı.
Ben Belapayis köyünde yaşıyorum ve çevremde üzüm yok. Üzüm bağı yok.
Belirli bölgelerde ben dedim, bakıyorum iklim orada aynı, burada aynı, orada aynı. Ben ekeyim, görelim, bakalım yapabilir miyiz? Böyle de hep her şeyi çift düşünürüm. Yazın ortasında Kıbrıs kupkuru. Her taraf sarı ama bağlar öyle değil. Bağlar yeşildir.
Onun için evimin önünü doldurdum bağlarla. Yazın ortasında bile yeşillik var.
İlk başta çok kötüydü şaraplar. Ama seneler gittikçe ve dayandıkça ve öğrendikçe ne gerektiğini, biz kırmızı şaraplarımızı 6 sene fıçıda bırakıyoruz. Şişelettirmiyoruz.
Amatör kalıyorum. 2500 şişe senede ya da 3 bin şişe. 3 bin şişeyi de kendimiz içimizde tüketiyoruz. Onun için ne mutlu.





















