Röportaj: Oğuz ÇetinoğluÇOK KISA BİLGİLERLE SERAHSÎ: Hanefî mezhebinde büyük fıkıh âlimidir. İsmi, Muhammed bin Ahmed bin Ebî Sehl Serahsî'dir. Künyesi Ebû Bekr, lakabı ‘Şems-ül-Eimme / İmamların Güneşi’dir. 1010 senesinde Türkistan'ın Serahs şehrinde doğdu. 1090'da vefat etti. Doğum yerine izâfeten Serahsî denildi. Serahs şehri, Meşhed ile Merv arasında eski bir şehir olup, bugün İran-Türkmenistan sının üzerindedir. Hakkında geniş çaplı araştırmalar yapan Hindistan doğumlu İslam âlimi Muhammed Hamidullah; ‘Müslümanlarda Usûlü’l-fıkh tarihini tetkik ederken, müsessisi İmam-ı Şâfiî’den sonra bu ilmin, tekâmül ve inkişafını Türklere borçlu olduğunu görmekle hayretlere düştüm; Mâtürîdî, Kassas Er-Râzî, Dabusî, Serahsî, Ebû’l-Yüsr Pezdevî, Alâaddin Semerkandî… hemen hepsi Orta Asya menşêli, yâni Türk idiler.’ Demek suretiyle Serahsînin Türk olduğunu ifâde ediyor. Bu röportajı lütfeden ve Serahsî hakkında Türkçe olarak kaleme ayınmış ilk ve tek müstakil eserin yazarı olan Doç. Dr. Abdullah Yıldız da Serahsî’nin Türk olduğunu belirtiyor.Ebû Bekr Serahsî, tahsilini Buhârâ'da yaptı. Fıkıh ilmini, zamanının en meşhur âlimlerinden Sems-ül-Eimme Ebû Muhammed Abdülazîz bin Ahmed Hulvânî'den öğrendi. Uzun yıllar bu hocasının derslerine devam edip, fıkıh ilminde çok iyi yetişti. Başka âlimlerden de ders gördü. Devletler hukuku hususunda âlim İmâm-ı Muhammed Şeybânî'nin bu husustaki eserleri üzerinde ihtisas sahibi olan Ebü'l-Hasan Ali bin Muhammed bin Hüşeyin ile Ebû Hafs Ömer bin Mensur el-Bezzar'dan ders aldı. Hocası Hulvânî'den (rahmetullahi aleyh) sonra O’nun yerine geçti. İlimdeki üstünlüğünden dolayı Serahsî'ye de hocası gibi Şems-ül-Eimme lakabı verildi. Zamanının meşhur âlimlerinden olan Serahsî'den de; Burhân-ül-Eimme Abdülazîz bin Ömer bin Mâze, Mahmûd bin Abdülazîz Özcendî, Rüknüddîn Mes'ûd bin Hasan, Osman bin Ali bin Muhammed Beykendî fıkıh ilmini öğrendi.Çok ibâdet eden ve zâhid bir zât olan Serahsî hazretleri, kelâm ve münâzara ilminde de âlimdi. Ömrü hep ilim öğrenmek, öğretmek ve dine hizmet etmekle geçti. Bu hususta pekçok sıkıntıya katlandı. Mükemmel eserler yazdı. Osmanlı Şeyhülislâmı Kemâl Paşazade, Serahsî'nin müctehid olduğunu bildirmiştir.Hayâtının son on senesi sıkıntılı geçti. Zamanının hakanına nasihat kabilinden söylediği sözler sebebiyle hapse atıldı. İlmî çalışmalarının ürünü olan eserlerinin bir kısmını hapsedildiği kuyudan, yukarıdaki öğrencilerine yazdırmak suretiyle yazdırdı. Otuz ciltlik Mebsût)adlı meşhur eserini bu sırada meydana getirdi.Hapisliğinin son aylarında, memleket iç savaşlarla karışmıştı. Tam bu sıralarda, İmâm-ı Muhammed Şeybânî'nin devletler umûmî hukuku ile ilgili Siyer-i Kebîr'ini şerh etmeye başladı. Bu kitabı, devletler hukuku sahasında ilk yazılan eserdir. 1087 senesi 20 Rebîülevvelde hapisten çıkarıldı. Hapisten çıkarıldıktan bir müddet sonra Fergana'ya gitti. Fergana emîri, Emîr Hasan kendisini büyük bir memnuniyetle kabul edip, izzet ve ikramda bulundu. Talebeleriyle kendi sarayına alıp, orada çalışmalarını istedi. Sonra hapisteyken başladığı eserlerle birlikte, diğerlerini yazdırdı. Ömrünün son yıllarını Fergana'da geçiren Serahsî hazretleri, orada da âlimler ve halk tarafından çok sevilmiş, önemli meseleler için müracaat kaynağı olmuştur. Ölümünden sonra yine bir Türk şehri olan ve günümüzde Kırgızistan topraklarında bulunan Özkent şehrinde toprağa verildi. 2012 yılına kadar mezar taşı bile bulunmayan kabrinin üzerine mütevâzı da olsa türbe inşa edildi. Eserleri:1- Kitâb-ül- Mebsût: 30 ciltlik meşhur eseridir. 15 cilt ve 10 cilt hâlinde iki ayrı baskısı vardır. Bu kıymetli eser, Hakîm-i Şehîd'in Kâfi adlı eserinin şerhidir. 2- Eşrât-üs-Sâat: Bu eserini, talebeliği sırasında hocası Şems-ül-Eimme Hulvânî'nin kıyamet alâmetleri ile ilgili dersleri sırasında tuttuğu notlardan yazmıştır. 3- Şerhi Siyer-i Kebîr: İmâm-ı Muhammed Şeybânî'nin Siyer-i Kebîr adındaki meşhur eserine yazdığı şerhidir. Antepli Muhammed Münib Efendi tarafından Türkçeye tercüme edilen ve 1826'da basılan bu eser, cihâda âit ince bilgileri ihtiva etmektedir. 4- Şerh-i Ziyâdâtü’z-Ziyâdât, 5- Şerh-i Câmiu’l-Kebîr, 6- Şerh-i Câmiu’s-Sağîr, 7- Şerhu’I-Muhtasâr fi’l-Fıkhı, 8- Muhtasar-ı Tahâvî Şerhi, 9-Şerhi Kitâbü’n-Nafakât, 10- Şerh-i Edebü’l-Kâdî, 11- Fevâidü’l-Fıkhıyye ve Kitâbü’l-Hayz, 12- Usûlu’s-Serahsî: İki cilt olan bu eseri de basılıdır.(Editörün Notu: Aşağıda okuyacağınız röportajı Sayın Oğuz Çetinoğlu üç bölüm halinde tarafımıza iletmiş ve istenildiği takdirde röportajın bölümler halinde yayınlanabileceğini ifade etmiştir. Hem konu hakkında çalışma yapan araştırmacılara katkı sağlamak hem konu bütünlüğünü bozmamak adına -hayli uzun olsa da- röportajı tek bir bölüm halinde yayınlıyoruz.)Oğuz Çetinoğlu: Hocam sizinle, büyük Türk-İslam âlimi İmam Serahsî’nin sünnet anlayışı hakkında konuşmak istiyorum. Vereceğiniz bilgilerin daha iyi anlaşılabilmesi için önce ‘hadis’ ve ‘sünnet’ kavramları hakkında kısaca neler söylemek istersiniz?Doç. Dr. Abdullah Yıldız: “Hadîs” kelimesi, Arapça “hudûs” aslından ve ‘et-tahdîs’ mastarıyla da ilintili olup isim olarak; “kadîm”in (eskinin) zıttı olan “cedîd” (yeni) , haber, hikâye ve rivâyet anlamlarına geldiği gibi fiil olarak; anlatmak ve nakletmek anlamlarına da gelmektedir. Hadis kelimesini “yeni” anlamında düşünenler, bu kelimenin zıttı olan 'kadîm’i Kur'ân-ı Kerim’e, yeni anlamındaki “hadîs”’i de Resûlullah'ın(s) söz, fiil ve takrirlerine nisbet etmişlerdir. Söz konusu kavram, Arap dilindeki ‘yeni, orijinal, yeni olan olay vb.’ anlamlarıyla ilintili olarak hasep ve nesebe dayalı câhiliyye toplumunun aksine yepyeni bir toplum oluşturma faaliyetine girişmiş olan ve yepyeni mesajlarla gelen Hz. Peygamber'i her yönüyle konu edinen ‘el-Hadîs’ terimiyle örtüşmektedir.İslâm terminolojisinde hadis kavramı, kelimenin aslındaki haber, hikâye ve rivâyet anlamlarına istinat ettirilmiştir. Hadis ıstılahında ise, söz, fiil ve takrir (onay) olarak Hz. Peygamber'e izafe edilen her şeyin dikkatlice nakil ve yazılı şekline ‘hadis’ denilmektedir. Usulcüler nazarında hadis denilince, kavramın haber, hikâye ve rivayet şeklindeki sözlük anlamlarını dikkate alarak sünnetin sadece sözle tespit edilmiş kısmı olarak anlaşılmıştır. Bu durumda Resûlullah'ın (s) takrirleri, şemail ve vasıflarına ait haberler ile sahâbe ve tabiine ait nakiller yani mevkuf ve maktu hadisler tarif dışı kalmaktadır. Bir diğer hadis usûlü âlimleri ise çerçeveyi daha geniş tutarak mevkuf ve maktu’ hadisleri (sahâbe ve tâbiîn sözlerini) de tarifin içine almaktadırlar. Fıkıh âlimleri de hadis kavramlarını, hadis usûlü âlimleri gibi Hz. Peygamberin söz, fiil ve takrirleri olarak anlamışlardır. Denilebilir ki bazı farklı görüşler hariç tutulursa, kelimenin terminolojik anlamı olan hadis usûlü mânâsıında hemen hemen bütün İslâm âlimleri müttefiktirler.Çetinoğlu: ‘Sünnet’ kavramı ile alakalı durum nedir?Doç. Yıldız: Hadis kavramının terminolojik anlamında İslâm âlimleri ittifak ettikleri halde, ‘sünnet’ kelimesinin İslâm terminolojisindeki anlamını hadis usûlü âlimleri, fakihler ve fıkıh usulcüleri farklı anlamışlardır. Sözlükteki iyi veya kötü yol, davranış, âdet, kânun vb. anlamlarıyla ilintili olarak hadisçilere göre sünnet, Hz. Muhammed (s.a.v.)'den nakledilen her türlü söz fiil ve takrirler ile yaratılış ve ahlâkî vasıfları, peygamberlikten önceki ve sonraki sîreti yani davranışlarıdır.Fıkıh ilminde ise sünnet kavramı farz, vâcib, mendup, mubah, haram, mekruh gibi mükellefin fiiliyle ilgili şer'i hükümlerden biri olarak kabul edilmektedir. Bunlara göre sünnet, ‘Resûlullah'tan sâdır olan farz ve vacip cinsinden olmayan her şey’ olarak bilinmektedir.Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere Hz. Peygamber'in her türlü söz, fiil, onay, davranış, savaş, şemail ye hatta Peygamberlikten önceki ve sonraki huy ve davranışlarının tamamını içine alan hadisçinin sünnet anlayışına karşılık sünnet, fıkıh ıstılahında: ‘Dinde farz ve vacibin dışında takip edilmesi gerekli yol’ olarak tanımlanmaktadır. Bu durum, fıkıhçıların sünnete daha dar çerçevede baktıklarını göstermektedir. Nitekim Serahsî de sünneti, ‘dinde girilen (takip edilen) yol’ olarak tanıtmaktadır.Hadis ve sünnet kavramlarıyla Hz. Peygamber'den nübüvvet öncesi ve sonrası sâdır olan her şey kast olunmakla beraber, hadis usülcüleri daha çok hadis terimini peygamberlikten sonraya ait haberler için kullanmakladırlar ki bu durumda sünnet hadisten daha genel demektir. Bu manayla ilgili olarak Hz. Peygamber'in peygamberlikten önceki ve sonraki sözlü ve fiili onayı, davranışları ve şemâilinin tamamı sünnet kavramı içine girmekledir. Hira mağarasında gece kalıp ibâdet etmeleri de bu manada sünnettir. Bazı hadisçiler ise sünneti bir kültür ve bilgi kaynağı olarak ve hatta İslâm'da ‘kültür’ kelimesini en ziyâde karşılayan bir tâbir olarak görmekledirler.Çetinoğlu: Teşekkür ederim. Bu bilgilerden sonra Serahsi’nin sünnet anlayışına geçebiliriz.Doç. Yıldız: Serahsî'nin bütün eserlerinde Hanefî mezhebinden te'lif etmesi, özellikle eserlerinin ön sözlerinde Ebû Hanife ve talebeleri Ebû Yusuf ve Şeybânî'den överek bahsetmesi, onları âyet ve hadislerde vasfedilen lider âlimler olarak görmesi, onlara hayranlığını açıkça belirtmesi O'nun Hanefiyyü'l-mezhep olduğuna delâlet etmektedir. O halde Serahsî'nin sünnet anlayışının Ebû Hanîfe ve diğer Hanefî âlimlerinden farklı olmadığı söylenebilir.Serahsî'ye göre sünnet, ‘dinde takip edilen yol’ demek olup, o, şer’an (dînen) Resûlullah’ın ve O’ndan sonra sahâbenin takip ettiği yolu sünnet telakkî etmektedir ki, bu durum, Hanefilerin sünnet anlayışıyla birebir örtüşmektedir. İmam Şâfiî ise sünnetten, sadece Hz. Peygamberin yolunu ve sünnetini kast etmektedir. Şafii'nin hilafına, ‘Şununla emrolunduk, şununla nehyolunduk’ şeklindeki sahâbe sözlerinde emreden ve nehyeden âmirin yalnız Hz. Peygamber olmadığını belirten Serahsî, sahâbenin ‘emir’ ve ‘nehiy’ kelimesini Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer'in emir ve nehiylerine de diyebileceğini; nitekim sahâbenin, ‘sünnet’ kavramının bu iki meşhur sahâbînin amel ve eylemi için de kullanarak bu ikisinin sünnetini “Sünnetü'1-Umereyn” (İki Ömer’in Sünneti) diye adlandırdığını belirtir.Serahsî, sünnet teriminin sadece Resûlullah'a hasredilemeyeceğini söylerken ‘men senne sünneten haseneten felehû ecruhâ... “Her kim, İslâm’da iyiye (doğruya ve güzele) bir çığır açarsa, ona hem onun ( o çığırın) sevabı, hem de kıyâmete kadar onu işleyenlerin sevâbı vardır. (bunun aksine) Her kim de kötü bir âdet çıkarırsa ona da, hem onun (kötü âdetin) vebâli ve hem de kıyâmete kadar onu işleyenin günahı vardır.” hadisini delil getirir. O, selefin Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer'in tâkip ettikleri yola da sünnet adını verdiklerini ve “biat”ı (yönetenle yönetilen arasındaki sosyopolitik akdi) Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer'in sünneti olarak aldıklarını kaydeder. Daha sonra: ‘Size, benim ve benden sonraki Hülefâ-i Râşidî'nin yoluna uymak düşer, buna sımsıkı sarılın.’ hadisini zikrederek,’Eğer sünnet sahih ve sabit ise, hakkı ona uymakdır.’ hükmüne varır. Çünkü O, Resûlullah'ı (s) kavlen ve fiilen din yolunda kendisine tâbi olunan kimse olarak gördüğü gibi ondan sonraki sahâbeyi de böyle görmektedir. Hz. Peygamber’in sünnetinin sahâbenin sünnetinden daha kuvvetli olduğu görüşünde olan Serahsî, Sahâbenin devamlı yaptığı tatavvuu (nâfileyi) terk eden kimseye yapılan kınamanın, Resûlullah'ın devamlı yaptığı ameli terk edene yapılan kınamadan daha hafif olması gerektiğini belirtir. O, Peygamber’in (s) sünneti sahâbenin sünnetinden daha kuvvetlidir diyerek bu hükme varır. Bu hükmü Hanefilerin görüşü olarak ve ‘bize göredir’ diyerek belirten Serahsî, Şâfiilerin ise sünnet denilince, yalnız Hz. Peygamber'in yolu ve devam ettiği nâfileyi kast ettiklerini, sahâbenin devam ettiği nâfilenin (cemâatle Terâvih Namazı gibi) onlara göre sünnet olmadığını, çünkü Şâfiîlerin sahâbe kavlini taklit etmedileri, hüccet saymadıkları gibi, fiillerini de sünnet kabul etmediklerini ve hatta kıyası sahâbe kavline tercih ettiklerini ifâde eder. Halbuki Hanefîlere göre ise sahâbe kavlinin hüccet, davranışlarının da sünnet olduğunu belirten Serahsî, “Siz (Müslümanlara) benim ve benden sonraki Hulafâ-i Râşidî’nin yoluna uymak yaraşır, buna sımsıkı sarılın” hadisini zikreder. O, ihyâsı ve icrâsıyla emrolunduğumuz sünnetin hükmünün (değer ve şânının), kendisine ittibâ’ (uymak) olduğu kanâatini ortaya koyar.
İKİNCİ BÖLÜM
Oğuz Çetinoğlu: Serahsî’nin sünnet - vahiy ilişkilerindeki görüşü nedir?Doç. Dr. Abdullah Yıldız: Serâhsî, vahyi metlüv ve gayri metlüv (lafzı okunan ve okunmayan) olmak üzere ikiye ayırmış ve metlüv vahyin Kur'an-ı Kerim, gayri metlüv vahyin de sünnet olduğunu belirtmiştir. Serahsî, aynı konuyla ilgili bir başka değerlendirmesinde de vahyi, vahy-i zâhir ve vahy-i bâtın diye ikiye ayırır. Ona göre zâhir olan vahiy de ikiye ayrılır. Birincisi, Cebrail'in Allah'tan alarak Hz. Peygamber'e getirdiği şeylerdir. O, bu tür vahyin Yüce Allah'ın, ‘De ki: İnananların imanlarını sağlamlaştırmak ve Müslümanlara yol gösterici ve müjde olmak üzere onu (Kur’ânı), Rûhu’l-Kudüs (Cebrail) Rabb’ından gerçek (bilgi) olarak indirdi.’ âyeti ve ‘And olsun bunlara ki O, değerli bir elçinin (Cebrail'in) sözüdür.’ âyetiyle ifâde edildiğini belirtmektedir. İkincisi ise, meleğin işaret yoluyla Resûlullah'a (s) açıkladığı şeylerdir. .Resûlullah'ın, ‘Rûhu'l-Kudûs, kalbime ‘Hiçbir canlı rızkını tamamlamadan ölmeyecektir.’ diye vahyetti. ‘O halde siz, rızkınızı güzelce arayınız.’ anlamındaki hadisin bu ikinci kısmı işâret ettiğini belirtmektedir.Serahsî'ye göre vahy-i bâtın ise hiçbir şüphe ve tereddüte düşmeden kalbin herhangi bir konuda belirli bir noktada bir kanâate sahip olmasıdır. Bu kanâat, Resûlullah'ın kalbine Allah tarafından hakkın izhârı ile olur. Böylece bir olayın hükmü Resûlullah için açıklığa kavuşur. Yüce Allah, ‘Biz sana kitabı (Kur’ânı) hak olarak indirdik ki, insanlar arasında Allah'ın sana gösterdiği biçimde hüküm veresin; sakın hâinlerin savunucusu olma!’ âyetiyle bu tür vahye işaret etmektedir. Vahyi bu şekilde ikiye ayıran Serahsî, Hz. Peygamber'in her sünnetinin vahye istinât etmediğini, O'nda vahye benzeyen bir söz veya davranış biçiminin bulunduğunu, bu vahye benzeyen şeyin Resûlullah'ın rey ve içtihâdı olduğunu ve bu durumun vahiyle sabit durum ve konumunda olduğunu ifâde eder.Serahsî'nin ifâdesine göre özetle Hz. Peygamber, herhangi bir konuda hüküm vermek için vahyi beklerdi. Belli bir süre zarfında vahiy gelirse onunla hükmeder, değilse O, kendi içtihât ve görüşü ile hüküm verirdi ve O’nun, dinle ilgili üzerinde karar kıldığı ve verdiği hüküm kesin hüccet olurdu. Serahsî’ye göre genelde Kur'an, tabiat ve insan öncülüğünde olan Resûlullah’ın içtihadı vahiyle sabit menzilindeydi. Ancak Rasûlüllah, verdiği hükümde isâbet edebileceği gibi hata da edebilirdi. Fakat hatada karar kılmazdı. Böyle bir ictihat, Hz. Peygamber için vahiy iken, ümmetinden hata ve isâbet ihtimali olan bir müctehit için kuşkusuz vahiyden sayılmamaktadır.Çetinoğlu: Bâzı âlimler sünneti bölümlere ayırıyorlar…Doç. Yıldız: Evet! Mekhul’den gelen rivâyete dayalı olarak amelde uyulması gereken sünnet Serahsî’ye göre iki kısımdır:a) Uyulması mâhza hidâyet ve terki dalâlet olan, yerine getirilmesi dinin bir gereği olan sünnet ki buna “Sünnetü'l-Hüdâ” da denilir. Bayram namazı, ezân, kâmet, cemâatle namaz bu kısım sünnete girmektedir. Şayet bâzı insanlar bunları terk ederlerse, kerâhat ve kötülük işlemiş olup azarlama ve kınamaya müstahak olurlar. Eğer bir belde halkı topyekûn, kasıt ve ısrarla bu tür sünneti terk ederlerse, bunları edâ etmeleri için onlarla savaşılır. Bu durumda sünneti ‘dinde takip edilen yol’ olarak tanımlayan Serahsî, âdeta sünnetin pratiklik ve normatifliğîni (uygulanırlık ve kuralsallığını) da işâret etmektedir.b)Uyulması güzel, terki mubah olan, terkinde herhangi bir beis olmayan sünnettir ki buna “Sünnetü'z-Zevâid” de denilir. Hz. Peygamber'in oturuşu, kalkışı, giyinişi, binişi, inişi gibi hususlarda benimsediği tarz ve davranışlarından bize intikal eden rivâyetlerdir. Bu kısım sünnet, Resûlullah'ın bize te'dîben (âdab ve usul) için bıraktığı sünnettir. Bunların terkinde herhangi bir cezaî müeyyide bulunmamaktadır. Ayrıca Hz. Peygamber'in ibâdetlerdeki sünneti de tabî olunacak sünnetlerden olup bu sünnetlerden bir kısmı var ki terki mekruhtur. Bu tür sünnetlerden bazılarını terk eden günahkâr olurken bazılarını terk eden günahkâr olmamakta; ama bu tür sünnete uyarsa güzel bir iş yapmış olmaktadır. Fakihlerin, sünneti ‘müekked’ ve ‘gayr-i müekked’ şeklinde ayırması da bu tasnifin başka bir şekli olup, tabi ki bu sınıflandırmada yerine getirilmesi gereken ve yapılması hidâyet olan sünnet ise birinci kısma giren sünnetlerdir.Çetinoğlu: Serahsî’nin hadis anlayışı hakkındaki bilgilere geçebiliriz zannediyorum.Doç. Yıldız: Bilindiği üzere senedi dikkate alınarak haberler, ilk zamanlarda ‘mütevâtir’ olan ve olmayan, diğer bir ifâdeyle ‘mütevâtir’ ve ‘âhad’ haberler şeklinde iki kısımdı. Daha sonraki asırlarda, mütevâtirle âhad haber anlayışı arasında meşhur haber'in de yer aldığını belirten Serahsî, mütevâtir olmadığı halde bize göre muteber olan haber diyerek haberleri üç kısma ayırmaktadır: a)Mütevâtir Haber, b)Meşhûr Haber, c) Âhad Haber.Serahsî’ye göre meşhur haber, derece îtibâriyle mütevâtir haberin gerisinde, âhad haberin ilerisindedir. Nitekim Hanefi ulemâsı da mütevâtirle âhad haberler arasında meşhur haberlerin yer aldığını belirterek böyle üçlü bir taksime gitmekledirler.Çetinoğlu: Her birinin özelliklerini örneklerle anlatır mısınız?Doç. Yıldız: 1-Mütevâtir Haber: Hz. Peygamber'den bize ard arda kopuksuz bir senetle, onu görüp işitenin aldığı şekilde aktarılan haberdir. Serahsî’ye göre Mütevâtir: Sayıları çok (kalabalık) ve ayrı ayrı yerlerden, sayıları çok ve râvi nitelikli oldukları için yalan üzere birleşmeleri ve uzlaşmaları düşünülemeyen (imkansız olan) topluluğun, yine kendileri gibi bir topluluktan naklettikleri haberdir. Böylece bu haberin başlangıcı, sonu, ortası ve uçları arasında bir fark yoktur. Kur'ân-ı Kerim'in nakli, beş vakit namaz, rekâtlarının sayıları, zekât miktarları, diyet meselesi ve miktarları gibi haberler mütevâtir haberin bazı örnekleridir. Kendisinde bulunan şartların ( nitelikli râvi çokluğu, ayrı ayrı yerlerden olma durumları vb.’ nin) tahakkuku ile uydurma ve yalan töhmeti ortadan kalktığından mütevâtir haber, gözle görülme gibi kesin bilgiyi ve mecburî bilmeyi gerektirir. Bu sebeplen tevâtür yoluyla gelen bir haberi inkâr eden kimse, gözüyle gördüğü şeyi inkâr eden kimse gibidir. Böyle bir kimse dinini ve dünyasını, anasını, babasını gördüğü halde tanımayan sefih bir kimse durumundadır.Hanefîlere göre mütevâtir haberlerin verdiği bilgi, o şeyi görmüş ve elle tutmuşçasına bir ilim olup mecburî olarak kesin bilgiyi gerektirir. Şafi’îlere göre ise tevâtür, kesin bilgiyi ifâde eder fakat bu zarurî ilim değil, iktisâbî bir ilimdir. Birtakım zihnî faaliyetler ve gayretler sonu meydana gelmektedir. Meselâ mu’cizeleri öğrendiğimizde, nübüvveti bilmemiz böyledir. Bu, kesin bilgidir fakat zarurî değil kesbîdir. Çünkü zarûrî ilimde ihtilâf vâkî olmaz. Halbu ki mu’cizeler hususunda ihtilâf bulunmaktadır. Böyle bir görüşü fâsit gören Serahsî ise, tevatürün müktesep bir ilim olduğu anlayışına karşı: ‘Eğer bu ilim kesbî olsaydı, birtakım zihin çalışmalarını gerektirseydi, sadece onu elde edenlere mahsus olurdu. Ve o zaman pek az kimse bu ilmi elde edebilirdi. Bu zihnî faaliyeti yaşamayanlarda ve çocuklarda tevâtürün vereceği ilim hâsıl olmazdı. İttifakla sabittir ki, mütevâtir haberlerle elde edilen bilginin giderilmesi mümkün olmamaktadır. Görüyoruz ki bu ilim, sadece onu iktisab edenlere mahsus olmayıp, duyan insanda da mecburî olarak bilgi sahibi olma gerçekleşmektedir. Meselâ her birimiz, anne ve babamızı, buluğdan sonra da küçüklüğümüzde bildiğimiz gibi biliyorduk. Eğer bunu iktisâb yoluyla bilseydik, bu iktisâbı terk ettikten sonra bu konuda ilmimiz, olmaması gerekirdi." diyerek mütevâtir haberi sabit ve zarûrî ilim olarak değerlendirir.Bir kısım kimselere göre de mütevâtir haberle içnde şüphe olmayan kesin bilgi değil, ancak tatmin ve ikna edici ilim (ilm-i tuma'nîne) hasıl olmaktadır. Yani böyle bir ilimde yalan ve galat ihtimâli de vardır; ancak doğruluğu galip olup tatmin edici olma niteliklidir. Bu görüş sahipleri mütevâtir haberi, âhad haberlerin toplamından ibâret sanmakta ve insanların yalan üzerinde ittifak edebileceği görüşündedirler. Meselâ Hıristiyan ve Yâhûdîler Hz. İsa'nın katli ve çarmıha gerilmesi üzerinde ittifâk etmişlerdir. Bu, onlar arasında tevâtüren rivayet edilmiştir. Halbuki bu olay yalandır. Mecûsiler de Zerdüşt'ün mucizelerini ittifakla nakletmişlerdir. Halbuki bunun da aslı yoktur.Serahsî, bir haberin yalan ihtimâlinin onun tevatürünü ortadan kaldırmayacağı; bununla beraber kesin bilgi de ifâde etmeyeceği; ancak doğruluğu gâlib olan yatıştırıcı ve ikna edici ilim olabileceği kanaatindedir. Serahsî'ye ve Hanefîlere göre, zarurî ve kesin bilgi ifâde ettiği için mütevâtir haberi (mütevâtir hadisi) inkâr eden tekfir olunur ve böyle bir haberin neshi ancak dengi olan mütevâtir bir haberle mümkün olur.2-Meşhur Haber: Başlangıçta tevâtür derecesine ulaşmayacak şekilde birkaç (en az iki ve daha çok) sahâbenin Peygamberimizden naklettiği, daha sonraki dönemlerde tevâtür derecesine ulaşmakla beraber, yalan üzere birleşmelerinden emin olunmayan sayıda bir topluluğun rivâyet ettiği haberlerdir. ‘Haber-i müstefiz’ de denilir. Meşhur haber, her tabakada en az üç kişinin veya her tabakada üç ayrı versiyonu olan hadisdir.Hanefîlerce bilinen ve onlara mahsus olan ‘meşhur haber’ ve ‘meşhur hadis’ terimi, sahâbe tabakasında ‘âhad’ olarak rivayet edilip, tabiin ve tebeü't-tâbîin tabakalarında tevâtür derecesine ulaşan haberlerdir. Dolayısıyla meşhur hadis asıl itibariyle âhad, fer olarak mütevâtirdir. Meşhur hadisi Hz. Peygamber'den nakledenlerin yalan üzere ittifak edebilecekleri ihtimâli var olmasına rağmen Hanefi ulemâsı onu kabul edip, onunla amel ederler. Hanefîlere göre haberin ikinci nevidir. Meşhur haber, mütevâtir derecesinde olmadığı halde, derece bakımından haber-i âhad'tan üstündür. Mest üzerine meshetmeyi haber veren hadis, bir müddet mubah sayılmasından sonra mut'a nikâhının haram kılındığını bildiren hadis, bir kadının teyzesi ve halası ile birlikte aynı erkeğin nikâhı altında birleşemeyeceğini belirten hadis ve altı çeşit malın ribâ malları (fâize esas teşkil eden maddeler) oluşu ve bunların alış-verişlerindeki fazlalığın haramlığını bildiren hadisler Serahsî'nin meşhur habere verdiği örneklerdir.3- Âhad Haber (Haber-i Vâhid): Ahad haber, meşhur ve mütevâtir haberlerin niteliklerine sahip olmayan, Hz. Peygamberden bir, iki veya daha çok kişinin rivâyet ettiği, meşhur haber seviyesine ulaşamayan haberlerdir. Derecesi mütevâtir ve meşhur haberin gerisindedir. Haber-i Vâhidin, kesin bilgi ifâde edip etmediği konusunda İslâm âlimleri arasında ihtilâf vardır. Hanefîlere göre haber-i vâhid, haber nevinin üçüncüsü olup kesin bilgi ifâde etmediği, zan ifâde etliği halde dinle ameli gerektirmektedir.Haber-i Vâhidlerin akâidle alâkalı konularda delil olamayacağını ileri sürenlerin başında da Serahsî gelmektedir. Ona göre haber-i vâhidler dîni konularda hüccet olmakla birlikle kesin bilgi ile isbât anlayışını vermemektedir. Serahsî, ayrıca Allah'ın sıfatları, tevhid, peygamberliğin isbâtı gibi konuların kesin bilgi gerektirdiğini, dolayısıyla bu tür konuların ancak şek ve şüphe olmayan yollarla bilinebileceğini ifâde eder.Haber-i Vâhidle zarurî ve kesin bilgi vâki olmaz, ilmi gerektirmeyen şeyin ameli de gerektirmeyeceği ve amelin ancak kesin ilimle olacağı görüşünde olanlar, Allah Teâla'nın: ‘Bilmediğin şeyin ardına düşme...’ âyetiyle istidlal ederler. Bu itibarla âhad haberin kesin ilmi gerektirmediğine, dolayısıyla onunla dinde amelin caiz olmadığına kâil olurlar ve Yüce Allah'ın: ‘Allah'a haktan (doğrudan) başkasını söylemeyiniz.’ âyetini ve ‘Zan (kurunlıı) ise şüphesiz haktan bir şeyi ifâde etmez.’ âyetlerini kendilerine delil edinirler.Haber-i âhadın râvi açısından da galat ve noksanlık ihtimâli taşıdığı için kesin bilgi ifâde etmeyeceğini belirten Serahsî, râvi hakkında beslenen hüsnü zan, râvinin adalet ve doğruluğunun ortaya çıkmasıyla ve doğruluk yönünden tercihi sebebiyle ameli gerektirdiğini belirtir. Serahsî'ye göre âhad haberi inkâr eden tekfir olunamaz, ancak onunla amel gerekli olduğu için inkâr eden dalâlete düşer. Şayet âhad haberle amelin vâcipliğini kabul ediyor da onu te'vil ediyorsa bu takdirde de dalâlete düşmemektedir. Serahsî, haber-i âhadla amel edenin itâatkâr, te'vil etmeksizin terk edenin ise âsi olduğu kanaatindedir. O’nu bu anlayışa götüren sebep, nassa yapılan ziyâdenin nesh olduğu, nasla sabit olan bir hükmün ise haber-i âhadla ıneshedilemeyeccği hükmüdür. Bu sebepten Serahsî, haber-i vâhidin nassa ziyâdeliğini kabul etmemekte, onun kesin bilgi ifâde etmediğine inanmakta ve onunla ameli vâcip görmekle beraber, inkâr edeni tekfir etmemektedir.Hanefîler, Kur'ân'a muhalif olan âhad haberleri manevî inkıta gerekçesiyle reddederler. Bu konuda onların öne sürdükleri delil ise: ‘Allah'ın kitabında olmayan her şart bâtıldır ve Allah'ın kitabı daha haktır.’ hadisidir. Serahsî'ye göre hadisteki şarttan maksat, Allah'ın kitabına muhalif olan her şarttır; yoksa şartın kendisinin Kur'ân-ı Kerim'de bulunması değildir. Çünkü delil olan bu hadisin kendisi de Kur'an-ı Kerim'de yer almamaktadır. Bu sebepten Allah'ın kitabına muhalif olan her hadis merduttur. Serahsî, bu görüşünü açıkladıktan sonra, ‘Bizler böylece bu hadisten (Allah'ın kitabında olmayan her şey bâtıldır hadisinden) kastedilen şeyin Allah'ın kitabına aykırı olan şeyler olduğunu anlamış bulunmaktayız; bu da bizi Allah'ın kitabına aykırı olan her hadisin reddi neticesine götürür.’ demektedir. Nitekim Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: ‘Benden aktarılan hadisleri, Allah'ın kitabına arz edip karşılaştırın, O'na uygun ise ben söylemişimdir, aykırı ise ben söylememişimdir.’ Ona göre Kitabın ve mütevâtir haberin kesinlikleriyle beraber âhâd haberin ittisali şüphelidir; kesin olan alınır, şüpheli olan ise terk edilir. Hanefîlerin bu durumu bize hadislerin Kur'ân-ı Kerim'e arzına müsbet baktıklarını da göstermektedir.ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Oğuz Çetinoğlu: İslâmî ilimlerde; bid’at, hevâ, haber-i âhad, mütevâtir âyet, gibi kavramlar hakkında bilgi lütfeder misiniz?Doç. Dr. Abdullah Yıldız: Serahsî, bazı bid'at ve hevâların asıl sebebinin haber-i âhadların kitap ve meşhur sünnete arz edilmemesinden kaynaklandığını ileri sürerek bu konuda şunları söyler: ‘İnsanlar, Rasûlüllah'a ulaştığı şüpheli ve kesin bilgiyi vermemesine rağmen, âhad haberleri asıl yapıp kitap ve sünneti bunlara göre te'vil ediyorlar. Böylece onlar tâbi olanı matbû’ duruma getiriyorlar. Esas olanı güvenilmez hale sokarak hevâ ve bid'ata düşmüş oluyorlar. Doğru olan yolun, rey ehlinin metodunu takip etmek olduğunu; Kitap (Kur’ân), mütevâtir ve meşhur sünneti ahâd haberlerin sıhhatini tespitte kriter olarak kullanmak gerektiğini belirtmektedir.Kısaca Hanefî fıkahâsına göre âhad haber, kesin bilgi ifâde etmemekle birlikte amel etmeyi icab ettirmekte, ancak bu vucûbiyyet ise Kur'ân ve mütevâtir haberin vucûbiyyeti gibi kesin olmadığından, haber-i âhadla sabit olan bir hükme vacip denilmekte fakat farzdan daha aşağı mütâlâa edilmektedir.Çetinoğlu: Bir de ‘zayıf hadisler’ var. Serahsî’nin zayıf hadislerle alakalı görüşlerini nakleder misiniz?Doç. Yıldız: Serahsî'nin zayıf hadislerle ameline geçmeden önce, kabul ve red yönünden hadislerin üçe ayrıldığını ve bunların kısaca tariflerini vermenin faydalı olacağı kanaatindeyiz. Bilindiği üzere muhaddisler, kabul ve red yönünden hadisleri sahih, hasen ve zayıf diye üçe ayırmışlardır.Çetinoğlu: Evet! Bu tasnif de çok mühim…Doç. Yıldız: Sahih Hadis: Adalet ve zabt sahibi kişilerin (râvilerin), Hz. Peygambere kadar uzanan rnuttasıl bir senetle rivâyet ettikleri, şâz ve illetli olmayan hadislerdir.Haseın Hadis: Adâlet şartını haiz olmakla beraber, zabt yönünden sahih hadis râvilerinin derecesine ulaşamayan (zabtı tam olmayan) kimselerin muttasıl bir senetle rivâyet ettikleri, şâz ve illetli olmayan hadislerdir.Zayıf Hadis: Sahih ve Hasen hadisin şartlarından birini vaya birkaçını taşımamakla beraber mevzû’ (uydurma) olduğu da söylenemeyen hadisdir. Makbul hadis vasıllarını taşımayan hadislerdir.Görüldüğü gibi sahih hadislerde bulunan râvînin adaleti, zabtı, senedin ittisali, şaz ve illetten âri olmak gibi şartlardan birinin veya birkaçının olmaması halinde hadis zayıftır. Bu şartlardan birinin veya birkaçının yok olmasıyla zayıf hadisler içerisinde muhtelif dereceler ortaya çıkmaktadır. Bu şartlardan birinin veya bir kaçının yokluğu sebebiyle ortaya çıkan zayıf hadis çeşitlerinin sayıları 42 ile 129 arasında değişmektedir. Genelde bunlardan 12-13 kadarı Hadis Usûlü kitaplarında husûsî bir isim almış ve şöhret kazanmıştır. Gerek isnatta ittisalin bozulması ve gerekse adâlet ve zabt şartlarının yok olması sebebiyle meydana gelen bu hadis çeşitleri, hadis ilmi bakımından önem arzetmektedir. İşte bu tür zayıf hadis çeşitlerinden biri ve en meşhuru mürsel hadislerdir.Çetinoğlu: Mürsel hadis hakkında kısa bir açıklama mümkün mü?Doç. Yıldız: Tâbiinin söz, fiil ve takrir olarak sahâbeyi zikretmeden Resûlullah’dan (s) naklettiği yani tâbiînden birinin doğrudan Hz.. Peygamber’den naklettiği hadistir. Hadis ıstılahında mürsel, senedinden sahâbî düşen, tabiinin ‘Kâle Rasûlüllah’ diyerek rivâyet ettiği hadistir. Bu durumda mürsel hadiste bütün senet muttasıl (kopuksuz ve kesintisiz) olup sadece sahâbînin ismi atlanmaktadır.Şeklî kopukluğun kendisinde bulunduğu mürsel haberlerden sahâbînin mürseli üzerindeki ihtilaf, sahâbenin toptan adaletli sayılıp sayılmaması meselesinden kaynaklanmaktadır. Mürselin bu nevinin (sahâbe mürselinin) hüccet olduğunda ulemâ arasında bir ihtilâf yoktur. Çünkü onlara göre sahâbenin hepsi Resûlullah ile arkadaş olup din noktasında âdildirler. Onlar Resûlullah'la beraber olmuşlar, rivâyet ettikleri haberleri Resûlullah'dan ve arkadaşlarından işitmişlerdir. Dolayısıyla onlar vekildirler, bu sebeple sahâbenin mürseli üzerinde bir ihtilaf olmamaktadır. Buna Berâ b. Azib şu sözüyle işaret etmiştir: ‘Size anlattığımız her şeyi Resûlullah'dan işitmiş değiliz. İşittiğimizi kendi aramızda birbirimize naklederdik; fakat asla yalan söylemezdik.’Hanefî âlimlerinden Serahsî, mürsel haberle ilgili görüşünü şöyle açıklar: ‘Haber-i vâhidin hüccet olduğuna kitap ve sünnetten delâlet eden her şey, mürsel haberlerin hüccet olduğuna da delâlet eder. Çünkü sahâbe ve daha sonrakilerden birçok mürsel ortaya çıkmıştır ki bunu ancak muannitler inkâr edebilir.’ Daha sonra Serahsi, mürsel haberin hüccet olması konusunda sahâbe ve tâbiinden ve onları uygulamalarından birçok örnekler verir.Çetinoğlu: Hadis mevzûu İslâm’ın en çok konuşulan, tartışılan, ittifaklar kadar olmasa bile üzerinde çok ihtilâflar bulunan bir ilim dalı. Sebepleri hakkında bilgi lütfeder misiniz?Doç. Yıldız: Risâlet misyonu gereği Kur'an'da belirtilen görevlerinin yanında Hz. Peygamber, insanlara ulaştırdığı mesajları yaşanan bir din haline getiren rehber ve model bir insandır.Hz. Peygamber'in fiil ve davranışlarının ümmeti için örnek teşkil ettiği hususunda mü'minler arasında bir ihtilâf olmamıştır. Ancak hangi fiil ve davranışının kimlere? Ne zaman ve nasıl örneklik teşkil ettiği, fiillerinin bağlayıcı olup olmadığı; İslâm bilginleri ve özellikle de usûlcüler arasında tarih boyu tartışılagelmiş ve tartışılmaktadır.Genelde dinin, özelde sünnetin bağlayıcılık esas ve kıstaslarını belirlemek güçtür. Aynı güçlük, Hz: Peygamber'in fiillerini değerlendirirken de kendini göstermiştir. Çünkü O, bir beşer olarak normal insanlar gibi yiyip - içen, konup - göçen, susup - konuşan, gülüp - ağlayan, doğup – büyüyen yaşayan ve ölen bir beşer; bunların yanında özel görevi gereği tebliğ, beyan, da’vet, talim ve tezkiye gibi görevleri olan bir peygamberdir. O, hem ilâhi vahye mazhar olmuş bir Nebi, hem de kendi rey ve içtihâdıyla amel eden bir müçtehitdir. O hem yaşadığı toplumda bağımsız hareket eden ve sorumluluk taşıyan bir insan, hem de içinde bulunduğu toplumun şartlarına, örf ve âdetlerine riayet eden mümtâz bir şahsiyettir. Ayrıca O, gündemi kendisi belirleyen ve Medine Devleti’ni yöneten bir idareci, insanlar arasında çıkan dâvâlara bakan bir hâkim, cephede komutan, camide imam, evinde aile reisidir. Bütün bu vasıfları kendinde bulunduran mürsel, önder ve örneklik bir zâtın fiillerini tasnif etmek, söz ve davranışlarını hangi vasfıyla icrâ ettiğini belirlemek elbette kolay olmayacaktır.Hadisten daha genel olarak Hz. Peygamber'in peygamberlikten önceki ve sonraki söz, fiil, takrir, siret ve şemailinin tamamını içeren “sünnet” kavramında söz konusu edilen Resûlullah'ın fiilinden, sadece bedenî hareketleri ve formsal (şekilsel) sünneti anlaşılmamalı; sözlü ifâdeleri, bedenî hareketleri ve evsâfının yanında O'nun normsal (ilkesel ve ölçüsel) tutum, tavır ve davranışlarının tamamı anlaşılmalıdır. Dolayısıyla Hz. Peygamber'in bilerek terk edip yapmadığı bir şey, susup ikrar ettiği bir husus, aile, arkadaş, dost ve düşmanlarına karşı tavrı, Müslümanlara ve tüm insanlığa yönelik izlediği tutum ve davranışları da O’nun fiilleri kapsamında değerlendirilmelidir. Bu bağlamda şu üç soru karşımıza çıkmaktadır:1-Bir fiilin veya bedenî bir hareketin Hz. Peygambere ait olması, o fiilin şer'i bir delil veya hüküm olması için yeterli mi?2-Şer'i bir delil veya hüküm sayılan Hz. Peygamber'e ait bir fiil ve davranışın bağlayıcılık dereceleri nelerdir?3-Bağlayıcılığı belirleyen esaslar nelerdir? İslâm bilginleri neye göre farz, vacip, mendup ve mubah demişlerdir?Yukarıdaki sorulardan birinci soruya gerek fakihler, gerekse usulcüler farklı cevaplar vermişler. Hanefi, fakihlerinden Serahsî’ye göre Nebi (s.a.v.)'in sehven ve fıtrî (cibillî) olmayan fiillerinin ümmet için hükmü konusunda insanlar ihtilafa düşmüşlerdir. Onlardan birinci gurup yani ‘vâkıfûn’, ‘Fiilin sıfatı konusunda delil ikâme edinceye kadar beklemek vaciptir.’ derken diğer bir gurup, ‘Hayır, bilakis aleyhte delil bulunmadıkça Hz. Peygamber'in bütün fiillerine uymak ve itâat etmek vaciptir.’ demişlerdir. Çetinoğlu: Serahsî’nin görüşü nedir?Doç. Yıldız: Nebi (s.)'in kasıtlı fiilleriyle ilgili olarak Serahsî, ‘Fiilin sıfatı üzerinde delil ikâme edinceye kadar “tavakkuf” (beklemek) vaciptir.’ görüşünde olan birinci gurubun kanâatini, ilk Hanefi usûlcülerinden Ebu'l-Hasan el-Kerhi'nin ve aynı çizgide olan öğrencisi Cessâs’ın şu sözleriyle açıklar: ‘Eğer Nebi (s)'in fiillerinin sıfatı bilinirse yani fiilinin farz, vacip, mendup ve mubah olarak işlediği bilinirse bu sıfatlarla O’na uyulur. Aksi halde o fiilde ibâhe (mubahlık) sıfatı sabit olur. Sonra o fiile ittibâ’ (uyma) ancak delil ikâme etmek suretiyle olur. Cessâs da şu sözleriyle aynı görüşü paylaşır: ‘Resûlullah'ın fiilinin sıfatı bilinmediği takdirde, konuya mahsus delil ikâme edinceye kadar o fiile ittibâ’(mübah olarak uymak) sabittir(devam eder). Sahih olan görüş de budur.’Resûlullah (s.), bir veya iki gece Terâvih namazı için mescide çıkmıştı. O'na bu konuda ‘Niye sadece bir veya iki gece çıktınız?’ şeklinde sorulunca, O: ‘Sizin üzerinize Terâvih'in farz olmasından korktum; onu size farz kılsaydım yerine getirmezdiniz.’ buyurmuştu. Eğer Resûlullah'ın(s) mutlak fiiline ittibâ’ gerekseydi O, ‘Üzerinize farz olunmasından korktum.’ buyurmazdı.Serahsi'nin, asıl itibariyle fiili ikiye ayırdığı görülmektedir:Bu iki kısımdan biri emir (alma ve sarılma), diğeri terk (nehiy ve kaçınma) olup haklarında kesin delil kaim olmadıkça emre ittibâ’ veya nehiyden sakınma üzerimize vâcip değildir. Şöyle de açıklayabiliriz: Resûlullah’ın mutlak fiiline (istisnâsız bütün fiillerine) uymak bize vâcip olsaydı, bu ittiba vucûbiyeti genelleşir, bütün fiillerini kapsardı. Bu konuda herhangi bir söze de mahal kalmazdı. Çünkü böyle bir umumîlik, istisnâsız herkes için Hz. Peygamberin bütün fiillerini anlamayı ve onlara mutlak ittibâyı gerektirirdi. Halbuki böyle bir durum ne olmuş ne de bu mânâda bir söz söylenmiştir. Ayrıca Serahsî’ye göre biz, aşağıdaki açıklamalarla da Hz. Peygamber'in mutlak fiilinin ittibayı gerektirmediğini öğrenmekteyiz: Yüce Allah'ın, ‘And olsun Allah'ın Elçisinde sizin için Allah'a ve âhirete kavuşmaya inanan ve Allah 'ı çok anan kimseler için (uyulacak) en güzel bir örnek vardır...’ buyruğu, fiillerinde Resûlullah'ı örnek edinmenin, O'na uymanın vâcip olmadığına delildir. Eğer uyum vâcip olsaydı, ayette ‘sizin, için’ anlamındaki (leküm) yerine ‘Sizin üzerinize’ anlamındaki (aleyküm) ifâdesi bulunurdu. Ayetteki (leküm) ifâdesi, Resûlullah'ın fiillerine uymanın bize vâcipliğine değil, mübahlığına delildir. Şüphesiz, Resûlullah'a (s) ittibâ’ ile emirden maksat, O'nu tasdik etmek ve O'nun getirdiklerini ikrar etmektir.Serahsî bir hususa daha dikkat çekiyor: Fiil, cibillî (fıtrî ve yaratılışsal) hareketlerden değilse, o takdirde Resûlullah’ın şahsına özgü fiillerden olup olmadığı tespit edilmelidir. Çünkü bu durumda kendisine helâl olup, bize helâl olmayan veya kendisine farz olup, bize farz olmayan fiiller söz konusudur. Bu durumda performans sahibi kimselerce (hadis alimlerince) Hz. Peygamberin o fiili, hangi sıfatıyla yaptığı araştırılmalıdır. Çünkü devlet başkanı sıfatıyla yaptıkları sadece Müslüman devlet başkanlarını, kadı sıfatıyla yaptıkları Müslüman kadıları, câmi imamı sıfatıyla yaptıkları da câmi imamlarını ilgilendirir.Çetinoğlu: Serahsî Hazretleri’nin nesh mevzûunda da derin görüşleri var. Nesh meselesini başka bir röportajımızda ele alırız inşallah. Efendim, çok teşekkür ederim.| Doç. Dr. ABDULLAH YILDIZ: 1955 yılında Kayseri’nin Kirazlı Köyü’nde doğdu. İlköğretimini köyünde, ortaöğretimini Kayseri’de bitirdi. Lisans öğrenimini, 1979'da Kayseri Yüksek İslâm Enstitüsü’nde tamamladı. 1980 yılında öğretmenliğe tâyin edildi. 1987’de Millî Eğitim Bakanlığı tarafından Arap Dili ve Edebiyatı üzerinde staj yapmak, bilgi ve beceri artırmak üzere bir yıl süreyle Mısıra gönderildi. 1989’da Erciyes Üniversitesi’nde başladığı Yüksek Lisans öğrenimini, 1992de "Ebû BekirMuhammed es-Serahsî'nin Hayatı ve Mebsut'unl Veli. Ciltlerindeki Hadislerin Tahrici" konulu teziyle tamamladı. Aynı yıl Erciyes Üniversitesinde Hadis Bilim Dalı’nda Doktoraya başladı. 15 yıl Milllî Eğitim Bakanlığına bağlı değişik öğretim kurumlarında öğretmenlik yaptı.1995 yılında, Harran Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Doğu Dilleri Bölümüne Arapça öğretim görevlisi olarak tâyin edildi. 1996’da, istek üzere aynı üniversitenin İlahiyat Fakültesi’ne Hadis Anabilim Dalı öğretim görevlisi olarak vazifeye başladı. 1998 yılında "Hadislerde Nifak Kavramı ve Hz. Peygamberin Münafıklara Karşı Tutumu” konulu çalışmasıyla Erciyes Üniversitesi’nde doktora öğrenimini tamamladı. 2000 yılında Yardımcı Doçent oldu. 2001 - 2008 yılları arasında dekan yardımcılığı yaptı. 2014 yılında Hadis Anabilim Dalı’nda Doçent oldu. Halen Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde, Hadis Anabilim Dalı Öğretim Üyesi olarak görev yapmaktadır. Arapça ve İngilizce bilen yazar, evli ve dört çocuk babasıdır.Çoğu Müslüman bireyin sosyal ahlâk ve davranışı, sünnet-medeniyet ilişkisi ve sünnet bilincine erişmenin medenî olmayı ve örnekliği gerektirdiği konulu bildirileri olmak üzere Tulakâ, diğer bazı sahâbenin biyografileri ve rivâyetleri içerikli değişik makaleleri bulunan yazarın yayımlanmış kitapları şunlardır:1-Hz. Peygamber ve Gizli Düşmanları Münafıklar, İz Yayıncılık, İstanbul-2000.2-İmam Serahsî'nin Hayatı ve Sünnet Anlayışı, Şanhurfa-2001.3-Büyük Fetih Müslümanları ve Rivâyetleri. Siyer Yayınları. İstanbul 2015 |

















