Röportaj: Ömür Bayramoğlu
offgrid art project, Defne Camcıoğlu’nun sanat pratiğinin erken dönemlerinde filizlenen ve zaman içinde katmanlanarak farklı biçimlere evrilen Mısır Şapkalı Karınca projesini odağına alan yeni sergisi Gölgedeki Masallar’a ev sahipliği yapıyor. 6 Şubat – 20 Mart 2026 tarihleri arasında izleyiciyle buluşacak sergi, sanatçının üretiminde süreklilik ile dönüşüm arasındaki dinamik ilişkiyi görünür kılan kapsamlı bir seçki sunuyor.
Resim, desen, kumaş ve iğne gibi farklı malzemelerle kurduğu çok katmanlı üretim pratiğinde Camcıoğlu; manzara, sonsuzluk ve yersiz yurtsuzlaşma kavramları etrafında şekillenen bir anlatı dili geliştiriyor. Gölgedeki Masallar, hem sanatçının geçmiş üretimlerine geri dönüşleri hem de yeni katmanlarla genişleyen görsel dünyası üzerinden zamansız bir bütünlük öneriyor.
Mürekkep Söyleşiler'de bu hafta defne camcıoğlu ile Mısır Şapkalı Karınca’nın kişisel ve sanatsal hafızasındaki yerini, renk merkezli arayışını ve serginin izleyiciye vaat ettiği deneyimi konuştuk.
Görsel İletişim Tasarım bölümünden mezunsunuz. Renkler, boyalar, kumaşlar ve iğnelerle üretim süreciniz nasıl başladı?
Üniversitenin son senelerinde birçok seçmeli resim dersi aldım ve üretimimi çift koldan sürdürmek istedim. Bitirme projemde ve daha sonra sergide de yer alan Mısır Şapkalı Karınca resminin ve videosunun tohumları o dönemde atıldı.
Pandemi sürecinde, annemin ricasıyla resimlerimi desene dönüştürdüm. Bu dünya bana uzaktan çok eğlenceli göründü. Çeşitli kumaşlarla çalışmaya başladım ve kumaşın bana sunduğu olanakları gözlemledim. Kendi desenlerimden oluşan kumaşları üretim sürecime dahil edersem sanatımın daha da güçleneceğini düşündüm.

O sırada atölyede kalan kumaş parçalarıyla çalışıyordum. Bu parçaları sağlam bir zemine oturtmak için paneller yaptırdım ve daha sonra panellere doğrudan iğneyle işler üretmeye başladım.
“Gölgedeki Masallar” ilk solo serginiz. Bu projeye sizi yönlendiren temel yaklaşım neydi?
Bu sergi, yersiz yurtsuzlaşmayla ilgili bir sürecin ürünü. İnsan yersiz yurtsuzlaştığında bir süre sonra sisli bir buz dağı gibi kaybolmaya başlıyor. O noktada iki ihtimal var: Ya akşamı bekleyip yok olmayı seçiyorsunuz ya da köklerinizi güçlendiriyor, sizin gibi diğer hayal kahramanlarına inanıyorsunuz.
Sonra bu hayal kahramanlarına destek olmaya başlıyorsunuz ve onlar da size masallar anlatıyor.
Sergide farklı üretim dönemlerinden işler yer alıyor. Bu kapsamlı seçkiyi oluştururken nelere dikkat ettiniz?
Manzara ve sonsuzluk temasından yola çıktım. Aklımdaki manzara hissini en iyi ifade eden işleri seçtim. Bu manzara bazen pikselleşti ve toplu iğnelerden oluşan bir resme dönüştü, bazen daha da bulanıklaşıp haritamsı bir görünüm aldı.
Süreç, ağaçsı bir gelişimden ziyade haritamsı bir şekilde ilerleyen, döngüsel bir zaman algısı içinde gelişti.

“Mısır Şapkalı Karınca” projesi serginizin merkezinde yer alıyor. Bu projeden biraz bahseder misiniz?
Aslında zamandan bağımsız bir sergi yaptık. Çünkü bir resmi bazen iki–üç yılda tamamlıyorum. Çoğu zaman eski işlerime dönüp devam ediyor ya da onlara yeni katmanlar ekliyorum. Bu yüzden hangi işin eski, hangisinin yeni olduğunu ayırt etmek benim için zor.
Ama yaptığım tüm manzara resimlerinin kaynağında Mısır Şapkalı Karınca var. O resmin konusunun kapanması, benim için çocukluk dönemimin kapanması anlamına geliyor. İlk profesyonel sergimi açmam da bu projeden özgürleştiğim bir an oldu.
Bu anlamda, kendi kendini sabote eden çocuğun dönemi kapandı. Ama Mısır Şapkalı Karınca hâlâ çok önemli; çünkü arayışta olan ana karakterin yaşadığı süreç, yetişkinliğe adım atan herkesin deneyimlemesi gereken bir hâl. Bizi dönüştüren ve kendi yolumuzu çizmeye iten şey tam olarak bu arayış.
Yetişkin bir beden taşıdığı hâlde kendini sabote eden insanları da seviyorum; onları hissediyorum.
Renk kullanımınız çok dikkat çekici. Bu atmosferi önceden mi kurguluyorsunuz, yoksa süreç mi sizi oraya götürüyor?
Aslında ben bir renk ressamıyım. Temel arayışım renkler üzerinden ilerliyor; form çoğu zaman ikinci planda kalıyor. Bir dönem kübizmden ve Picasso’dan etkilendiğimi düşünüyordum.
Şimdi renkle yaptığım yolculuğu, Deleuze’ün yersiz yurtsuzlaşma kavramıyla açıklıyorum. Bu, resim aracılığıyla bir bilmece yaratmak gibi… Renklerin orada “yeri yokmuş” gibi durması ama bir anda izleyicinin karşısına çıkması beni çok heyecanlandırıyor.
Bu süreci renklerle terapi yapmak, hatta renklerle parti yapmak gibi de düşünebilirim. Bazen bir renk buluyorum ve beni o kadar heyecanlandırıyor ki, resim yaparken kahkaha atıyorum. Eğer bir resim beni heyecanlandırmıyorsa, o resim benim için henüz bitmemiş demektir.

Sergiyi gezen izleyicileri nasıl bir deneyim bekliyor?
Serginin tok bir duygu yaratmasını istedim. Mekânın izleyiciyi kavraması, içeride tamamlanmış hissettirmesi önemliydi. Ardından yavaş yavaş açılan, tek tek incelenen bir deneyim…
Herkes almak istediğini alsın; resimler de herkesin görmek istediği kadarını göstersin istedim. Farklı malzemeler kullandım ama tüm işler tek bir zihnin ürünü. Bu yüzden hem bir bütünlük hem de zamansızlık hissi var.

Özgün görsel dilinizi besleyen etkenler neler?
Başka ressamlardan etkileniyorum. Edebiyatı çok seviyorum. Psikanaliz sürecindeyim; içeriye bakıyorum. Felsefe okuyorum ve psikanaliz ile sanat arasındaki ilişkide hissettiğim boşlukları doldurmaya çalışıyorum.
İlk solo serginizle sanatseverlerle buluştunuz. Neler hissediyorsunuz, yeni projeler var mı?
Çok iyi hissediyorum. Türkiye için ve dünya için faydalı projelerde yer almak, sanatımla dünyaya iyilik katmak istiyorum.




















