Yusuf Seller yazdı
GİRİŞ
Toplumlar bazen sahip olduğu geleneksel değerlerin yeterliliğini yitirmesiyle, değişme ihtiyacı kaçınılmaz olduğunda sosyolojik, kültürel, felsefi ve teknik anlamda bir yenilenmeye ihtiyaç duyabilir. Bu gayet makul ve olağandır. Türkiye bahsettiğimiz bu değişimi cumhuriyetle beraber yaşamıştır. Yalnız, olması gereken değişimin ve yenilenme hareketinin özellikle felsefi ve bilimsel alandaki değişimin, mevcut otoriteden ve onun ideolojisinden tamamen bağımsız olması gerekir. Çünkü felsefe ve kendisinin türevi olan bilim belli bir hizmet aracı olmak yerine, doğası gereği bağımsızlık, özgünlük ve kümülatiflik arzeder. Üzerinde duracağımız alan felsefe olacağından, felsefenin bağımsızlığı, özgünlüğü ve özellikle de eski birikimden istifade etme yönü ne ölçüde korunabilmiştir veya korunabilmiş midir? sorularına cevap aramak gerekir.
Cumhuriyet dönemi, Türkiye’de felsefe adına sahip olunandan kopuşun, sahip olunması gerektiği düşünülene yönelişin evresidir. Yüzlerce yılda inşa edilmiş kendine has olma özelliğine sahip bir felsefe köşkü tamamen yıkılma istemiyle yeni bir felsefe gecekondusu inşası girişimi bu evrede vuku bulmuştur. Sahip olunan felsefe köşkü belki eskimiş, boyası dökülmüş, süslemeleri silinmiş, estetiğinin belli bir kısmını yitirmişti buna itirazımız yoktur. Köşkün sahipleri onun korunmasında ve bakımında gaflet içinde olabilirdi. Bu durumda köşkü devralanlardan beklenen tutum bir sarsıntıyla onu yerle bir etmenin aksine, onu restore etmek yeni motiflerle duvarlarını süslemek bahçesindeki nebatı çeşitlendirmek olmalıdır. Nitekim bu köşkü yıkma düşüncesi öyle bir hal almış ki onun enkazı dahi yok edilmek istenmiştir. Gelgelelim Türkiye bir felsefe gecekondusu inşa edebilmiş midir?
Biz bu çalışmamızda Cumhuriyet dönemindeki felsefe algısını ve bu algıya olan yaklaşımlardan kesitlerle konuyu izah etmeye gayret edeceğiz.
CUMHURİYET DÖNEMİNDE TÜRKİYE’DE FELSEFE ALGISI
Cumhuriyet dönemi Türkiye’de yeni bir felsefe kurma girişimi bu değişime öncü olan kişiler tarafından ve aynı kuşaktan gelen kimseler tarafından müthiş bir atılım, yeniden doğuş olarak sıfır noktasından kendi felsefeni üretmek olarak nitelendirilmektedir. Bu anlamda bakıldığında kurucuların felsefesinin neliğini anlamak için tarihsel sürece bakmamız gerekir.
Cumhuriyet dönemi Türkiye’de felsefenin geçirmiş olduğu evreleri, yöneldiği mecraları ele almak istediğimizde karşımıza 1933 yılında yapılan üniversite reformu çıkar. Bu üniversite reformunu ve sonraki süreci Cumhuriyet Döneminde Aydınlanma ve İnsan Felsefesikitabında Sevgi İYİ şöyle izah etmektedir:
“1933’te yapılan üniversite reformu, Meşrutiyet döneminde yapılan eğitim reformu çalışmaları içinde Yüksek Öğretim kuruluşu olarak Darülfünun’un son şekli olan İstanbul Üniversitesi’nin yeni baştan düzenlenmesi, yeniden yapılandırılmasıdır. Türkiye’de üniversitenin oluşumuyla ilgili bu sürece kısaca bakmak gerekirse şunlar söylenebilir: İlk olarak 1863’te açılan Darülfünun ne yazık ki kimi tepkilere hedef olmuş, ondan beklenen sonuçlar alınamamıştır. Kısa aralıklarla kapatılan Darülfünun üç kez yeniden açılmıştır. Dar anlayışlı bazı kişilerin şikâyeti üzerine açılışından iki yıl sonra kapatılan ilk Darülfünun çok geçmeden Galatasaray’da yeniden açılmıştır. Yapılanması da Hukuk, Edebiyat Fakültesinde Arap, Yunan, Latin Edebiyatları, Felsefe, Mantık, Genel Tarih, Arkeoloji kürsülerine yer verilmiştir. Ne var ki bu ikinci Darülfünun da kapatılmış, 1878’de yeniden açılmış ama öğretici yokluğu ve derslere ilgisizlik yüzünden bu girişimde sonuçsuz kalmıştır. Daha sonra, eğitim reformuna ve özellikle yüksek öğretime büyük önem veren Emrullah Efendi, bir yüksek öğretim tasarısı hazırlamış ve Darülfünun’un yeniden düzenlenmesi için 1912 yılında gerekçeli bir rapor yazmıştır. Burada, bir yüksek öğretim kurumu olarak “kültürü yaratan ve yayan temel kurum” diye gördüğü Darülfünun’un temel ödevlerini belirtmiş, ana işlevine işaret etmiştir.
İşte ilk üniversite, bu aşamalardan geçen İstanbul Darülfünun’un köklü bir yeniden yapılandırılmasıyla kurulmuştur. Bu yeni yapılandırma, İsviçre’den çağırılan bilim adamı Albert Malche’ın 1932 yılında üniversiteye ilişkin hazırladığı rapora dayanılarak yapılmıştır.
Türkiye’de üniversite reformu yılları, Almanya’da birçok değerli bilim adamının ülkeden uzaklaştırıldığı bir döneme rastladığından bu bilim adamlarından ve düşünürlerden bazıları Türkiye’ye çağrılmıştır. Bu tarihsel raslantı ve atılan doğru adım, Türkiye’de üniversite reformunun başarıya ulaşmasında çok önemli bir rol oynamıştır. Edebiyat Fakültesinde yeni kurulan Sistematik Felsefe kürsüsüne Hans Reichenbach’ın getirilmesi Türkiye’de felsefenin gelişmesinin yolunu açan bir adım olmuştur. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümüne gelen Ernst von Aster, Walter Kranz, Heinz Heimsoeth ve Joachim Ritter çok verimli çalışmalar yapmış, çeşitli felsefe dallarının temellerini atmış, kendilerinden sonra da felsefe çalışmalarını sürdürecek ve geliştirecek yeni bir kuşağın yetişmesinde önemli rol oynamıştır. Hans Reichenbach’ın, Nusret Hızır tarafından Türkçeye çevrilen Bilim Felsefesi ve Olasılık Mantığı ağırlıklı dersleriyle bilimsel bir kavrayışın, bilgi arayışının ve düşünmenin temelleri atılmıştır. Bu yeni dönemde, Viyana Çevresi düşünürlerinden Hans Reichenbach’ın bilimsel felsefe ve matematiksel mantık ile başlattığı çizgiyle batılı anlamda bir felsefe filizlenmiş, yani sistematik düşünmenin temelleri atılmıştır. Bunun ardından felsefî düşünüşü geliştirerek sağlamlaştıran, bilginin ve düşünmenin değerini koruyarak ve önde tutarak sonraki kuşakların yetişmesine zemin hazırlayan değerli felsefeciler yetişmiştir. Türkiye’de felsefe için tam bir dönüm noktası olan bu reformun yarattığı ortamda verimli çalışmalar yapan Hilmi Ziya ülken ve Mustafa Şekip Tunç, yine bu ortamda yetişen ilk felsefeciler olarak Macit Gökberk, Halil Vehbi, Eralp, Nusret Hızır ve Takiyettin Mengüşoğlu geleceğe bir pencere açmışlardır.[1]”
Anlaşılacağı üzere İyi, Cumhuriyet döneminde Batı’dan ithal edilen bilim adamlarıyla kurulan ortamda ortaya çıkan felsefeyi başarı olarak değerlendirmekte ve sonraki döneme açılan bir pencerenin de bu ortamda yetişen Türk felsefecileri ile olduğunu dile getirmektedir. Burada İyi’nin farkında olmadığı husus, felsefe inşa etmekle felsefe ithal etmenin aynı şeyler olmadığıdır.
Başka bir açıdan konuyu Dücane Cündioğlu Felsefenin Türkçesi adlı eserinde şöyle anlatmaktadır:
“Cumhuriyet ve felsefe sözcükleri yanyana gelince Darülfünun’un sözümona halefi İstanbul Üniversitesi’nin hamleleri akla gelmez mi? Hele hele Alman hocalar?
Yıl 1935…Paris’te bir sonbahar günü…İlmî Felsefe Kongresi münasebetiyle Sorbonne’un iç avlusunda Adnan Adıvar ile Reichenbach karşılaşırlar. Adıvar kendisinden pek hoşlanmasa da gönlü memleket hasretiyle de yandığı için aralarında –ister istemez- bir muhavere geçer.
Bu muhavere gerçi 1935’de vukû bulmuş, fakat Adıvar’ın yazdığı tarih 1945. Kendisi biraz gergin, biraz kızgın. O basiretsiz denemelerin neticelerini bizzat gördüğü için de suçlayıcı.
Bakalım neler konuşmuşlar?
- Sormak ayıp olmasın amma İstanbul Üniversitesi sizin felsefenizi (yani sırf müsbet ilimler üzerine kurulmuş olan ve tabiat üstünü tamamen inkar eden, felsefe tarihini lüzumsuz sayan felsefenizi) kendi ideolojisine uygun bulduğu için sizi hocalığa seçmiş olacak galiba?
- Bilemem; ve böyle bile bile bir tayini belirtecek delillere de şimdiye kadar da rastlamadım. Zürich’te bizim Mağdur (Hitlerzede) Âlimlere Yardım Cemiyeti vardır, ona müracaat etmişler. O da İstanbul’a bir mürahhas gönderdi. Elindeki listede benim de ismim vardı; günün birinde çağırdılar gittim.
- Edebiyat Fakültesi modern fizike, bilhassa yüksek matematiğe dayanan derslerinizi kolaylıkla takip edebiliyorlar mı?
- Zannetmiyorum.
- O halde Fen Fakültesi talebesi de derslerinizi dinlese, belki daha iyi anlarlar.
- İstanbul Üniversitesi’nde fakülteler su sızmaz bölgelerle birbirinden ayrılmıştır. Ben şimdilik biraz Felsefe Tarihi’de okutuyorum.
- Nasıl, siz ki felsefenin “felsefe tarihi” olmadığını söyleyen bir mektebe mensupsunuz?
- Evet, ne yapalım, talebenin ibtidaî kültür tarihine ihtiyaçları var. Maamafih şimdi bir de felsefe tarihi hocası getirtiyorum. (Evet, ‘getiriyoruz’ değil, aynen ‘getirtiyorum’ dedi.) Bir de benden Yunan felsefe tarihiyle değil, Türk felsefe tarihiyle başlamamı istediler. Bunu yapacak ikitidarım yoktur.
(…) Nihayet neden bilmem bende nadir vaki olan bir nezaket yapma ihtiyacı belirdi de:
-Fransızca’yı iyi söylüyorsunuz maşaallah, dedim.
-Evet İstanbul’a gidinceye kadar bir kelime söyleyemezdim, orada öğrendim.
deyince İstanbul Üniversitesi’nin bu efendiye Türkçe yerine Fransızca öğretmiş olmasına şaştım.
Adıvar’ın değerlendirmesi ise şöyle:
İşte bu kısa konuşmadan sonra birkaç yıl geçti; İstanbul Üniversitesi’ne ben de misafir oldum. Yeni-Pozitivistler mesleğinin eri Reichenbach’ın arkada bıraktığı felsefe muhitini tanımak istedim. Beş sene kadar süren bu İlmî felsefe muhitini tanımak istedim. (…) Bu matematikçi pozitivist felsefeden yadigâr olarak şimdi Ankara’da bir değerli arkadaşın kaldığını, İstanbul’da da evvelce tasavvufî aşk ve felsefe tarikatini tutan bir genç hocanın Yeni İlim Felsefesi mektebine girdiğini öğrendim. Asıl filozof hoca [Reichenbach] ise Amerika’da, o modern Arz-ı Mev’ud’da bir yer bulunca savuşup gitmişti.”[2]



















