Bazı oyunlar vardır; bir mekâna sıkışmış görünür ama tartışma alanlarını genişlettikçe genişletir. “Fora” da tam olarak böyle bir oyun. Tek mekânlı yapısı, tek akşamlık bir yüzleşmeyi andıran ritmi ve hiç düşmeyen gerilimiyle izleyicisini masadaki her kelimenin altına saklanmış duyguya davet ediyor.
Hikmet Hükümenoğlu’nun ilk tiyatro denemesi, bir İtalyan restoranındaki aile yemeğini görünürde sıradan, özünde ise yıllarca ertelenmiş çatışmaların kaynadığı bir ocağa çeviriyor. Yönetmen Mert Öner, kurduğu sade ama seyirciyi masaya yaklaştıran rejisiyle oyunun tüm psikolojik sızmalarını olduğundan daha çıplak hâle getiriyor.

Aile Olmak: Bir Lütuf mu, Bir Lanet mi?
Oyun, daha ilk dakikadan itibaren masanın üzerine görünmeyen bir gerilim örtüsü seriyor.
Emel (Şenay Gürler), kontrolü elinde tutmak için çırpınan, her detaya müdahale eden bir anne. Kendi annesine benzemekten duyduğu korkuyu sık sık dile getirse de zamanla onun izlerini taşıdığını, hatta kimi anlarda neredeyse aynı sese dönüştüğünü görüyoruz.
Cevdet (Şerif Erol) ise benzer bir döngünün içinde sıkışmış durumda. Babasına benzediğini reddetmek için içine kapanan, konuşmadıkça duvarları daha da kalınlaştıran bir baba figürü. Her iki karakterin kuşaklarından taşıdığı yük, oyunun çatışma eksenini belirleyen en güçlü damar hâline geliyor.

Cem (Kubilay Aka), hem içindeki öfkeyle hem de dış dünyaya duyduğu tedirginlikle mücadele eden bir genç olarak masada en çok sıkışan kişi. Baba olmaya yaklaştıkça en büyük kâbusu, istemeden de olsa babasının izlerini sürmek.
Banu (Şükran Ovalı) ise ailenin çemberine sonradan dahil olan biri olarak çoğu zaman kenarda duran, masadaki tansiyonu en fazla hisseden ve kimi anlarda oyunun mizahi boşluklarını dolduran bir karakter.
Ve sonunda Cemre’nin gelişi (Aslı İnandık), oyunun tansiyonunu keskin bir şekilde artırıyor. Yıllardır aile fotoğrafından silinmiş bir kız çocuğunun yeniden masaya oturması, ertelenmiş hesapların artık saklanacak yer bulamadığı bir kırılma anına dönüşüyor.
Tek Mekân, Yoğun Hissiyat
Dekor olarak tek bir restoran masasına sıkışmış olmamıza rağmen oyun hiçbir an durağanlaşmıyor. Yönetmen Mert Öner’in seyirciyi masaya bu kadar yaklaştırması, “orada oturan altıncı kişi” hissi yaratıyor. Anlatıcılık öğeleri oyunun hızını doğru taşıyor; finaldeki duygusal çözülme ise tüm gerilimin mantıklı bir sonucu gibi duruyor.

Adının Anlattığı, Metnin Anlatmadığı: “Fora” Meselesi
TDK’da “fora”, “yelkenleri açtırmak için verilen komut” olarak tanımlanıyor; yani harekete geçiş, yol alma, kıpırdanma, yeni bir safhaya geçme…
Ancak oyunda “fora” sözcüğü sadece bir içecek ismi olarak geçiyor. Dolayısıyla isim–öykü arasında organik bir bağ kurmak pek mümkün olmuyor.

Metnin tematik yapısı düşünüldüğünde, “fora”nın sembolik bir yön taşıması beklenirdi: belki aile bireylerinden birinin “yeni bir hayata yelken açması”, belki kuşak miraslarından kurtulma çabası… Ancak oyun bu bağlantıyı kurmuyor ya da seyirciye kurduracak ipuçlarını vermiyor. Bu nedenle başlık, dramaturjik açıdan bir miktar havada kalıyor.





















