Sibel Atagün yazdı2010 yılında kendi senaryosunu çektiği, Antalya’dan en iyi film ve en iyi yönetmen ödülleriyle dönen Çoğunluk filmiyle tanıdık Seren Yüce’yi. Ataerkil bir toplumsal yapıda, gençlerin kimlik arayışı içinde, arkadaş çevresi, aile, devlet ve kamu düzeninde yaşadığı çatışmaların işlendiği, muhafazakar orta sınıf eleştirisi olan Çoğunluk filminde, başrol oyuncu Bartu Küçükçağlayan ile Mertkan karakteri üzerinden bireyin otorite altında var olma mücadelesi anlatılır. Mertkan’ın babasının otoritesi ile kendi istekleri arasındaki sıkışmışlığı, kendini birey olarak ifade edemeyişi, ilişkisini yaşarken bile erkek egemen topluma ayak uydurmaya çalışması müthiş bir kimliksizlik eleştirisi olarak sinemamızda yerini alır.Yönetmenin 2016 yılında çektiği ikinci uzun metraj çalışması, başrollerini Songül Öden, Tolga Tekin, Tülay Günal’ın paylaştığı Rüzgarda Salınan Nilüfer, 40. Montreal Dünya Filmleri Festivali’nde en iyi senaryo ödülünü almayı başarır.
Seren Yüce Çoğunluk’ta muhafazakâr orta kesime tuttuğu kamerasını Rüzgarda Salınan Nilüfer ile seküler, laik üst-orta sınıf bir aileye çeviriyor. Filmin başkarakterleri Handan ve Korhan’ın hayatından modern aileyi, modern insanı, bireyleşememiş, kimlik kazanamamış insanları izliyoruz.Korhan, kendine ait bir şirkette yönetici. Bostancı’da oldukça lüks sayılabilecek evinde tüm harcamalardan sorumlu kişi. Otorite.Handan, bütün maddi imkânlara sahip, orta yaşlarında bir kadın. Kocasının kredi kartlarıyla istediği avmlerden alışveriş yapma, istediği lüks kafelerde oturma özgürlüğüne sahip. Sosyalleşebilmek için kafelerde, avmlerde arkadaşlarıyla buluşmaya ve sosyalleştiğine hem kendini hem çevresini inandırabilmek için fotoğraflarını yüzüne takındığı gülümsemesiyle instagramda paylaşmaya ihtiyacı olan bir kadın Handan. Sahip olduğu tüm zenginliğine, imkânlarına rağmen tam bir üretememe krizi yaşayan Handan, hayatından memnun olmayan çoğu insan gibi kafe açma projeleri üretmektedir. Fakat kafe için yer bakmaya bile tek başına karar verme yetisini kendinde bulamamakta, kocasından dükkân bakmasını, bulmasını ve dükkânı kendisine hazır olarak sunmasını beklemektedir.Aleyna, aynı aile içinde büyümeye çalışan, güzel olma, zayıf kalma, enstrüman çalabilme gibi donanımlara sahip olması gereken bir proje çocuk.Buraya kadar her şey yeterince rahatsız edici değil mi?Henüz değil. Ailenin yalnızlığı, ikiyüzlülüğü, başkalarının fikirleri ve başarılarından prim yaparak kendine yer edinme çabalarını da izleyeceğiz. Ailenin hayatına - filmin ilerleyen sahnelerinden anladığımız kadarıyla daha önce aileyle dostluk kurmaya çalışmasına rağmen kabul edilmemiş- birçok açıdan etki eden, onlardan maddi olarak daha alt seviyede, kültürel olarak kendilerini geliştirmiş Şermin ve Aykut çifti dahil olacaktır.Şermin, saygın bir yayınevinden kitabı çıkmış, hatrı sayılır bir okur sayısına ulaşmış, başarılı ve özgüven sahibi entelektüel bir kadındır. Aynı zamanda Handan ve Korhan çiftinden farklı olarak samimi bir ilişkilerinin olduğu sevgi dolu bir evliliğe sahip görünmektedir. Aykut-Şermin çifti maddi imkânlar açısından Handan-Korhan çiftinden daha geride olmalarına rağmen onlardan huzurlu bir profile sahiptirler. Ve Şermin’in varlığı Handan’ın bitmeyen projelerine yenisini eklenmesine sebep olacaktır: Kitap yazma.
Evinde yemek yapamayan, yardımcı kadının yemek yapmadığı zamanlarda ailesi için bir restaurantta yemek organize etmek dışında bir üretkenliği olmayan Handan, kafe açma projesinden vazgeçmeden Şermin gibi kitap yazma sevdasına tutulur. Ne var ki bu tutku da diğerleri gibi içi boş, zeminsiz bir tutkudur. Kitap yazmak deyince Handan’ın ilk aklına gelen işe koyulma motivesi gidip son model bir bilgisayar almak ve lüks bir kafede kahvesini yudumlarken yazmaya başlamaktır. Kendisine ne üzerine yazacaksın diye sorulduğunda “doğuda ezilen, dayak yiyen kadınlar, küçük yaşta evlendirilen kız çocukları “ gibi o coğrafyaya ve coğrafyanın kadınlarına yakinen hâkim olunması gereken bir konu söylemesine rağmen kadını anlatırken daha ilk cümlede dayak yemesiyle başlayacak kadar sığ bilgiye sahiptir. Şermin’in “neden kadın Vanlı?” sorusuna ise “ Van Kahvaltı evinde kahvaltı yapmaya gidecek şehre kaçtığı zaman” şeklinde karşılık vermesi Batılı üst kesim insanının doğuya olan sığ bakışını göstermektedir. Kitabı yazmak için Doğuya gitmeyi, oralarda var olan yaşamın gerçeğini görmeyi aklından bile geçirmeyen Handan için Doğu, Cihangir’de, Moda’da gördüğü Van Kahvaltı Evi’nden, haberlerde izleyip geçtiği küçük gelin dramlarından başka bir şey değildir. Doğulu kadın deyince toplumsal arka planı, yaşadıklarının sebepleri düşünülmeden dayak yiyen kadın imgesi bir roman için yeterlidir. Daha fazla düşünmesine gerek yoktur. Hatta Şermin’in kitabını gizli gizli karşısına koyup Şermin’in cümlelerinden kendisine düşünce devşirmeye çalışacaktır.Bir yandan Handan-Korhan çiftinin yanında daha dürüst, erdemli, özgüven sahibi duran Şermin’in de arkadaşlarının yanında sürekli aforizmalar sarf eden yürüyen bir kitap gibi dolaşması, Twitter’da imalı cümleler ettiği Handan’ın yüzüne karşı gerçek fikirlerini söyleyememesi, kibirli, üstten bakan, iki yüzlü bir aydın portresi için yeterli veriler sunar bize.Seren Yüce daha çok kadınlar üzerinden derdini anlatmayı seçmiş bu filmde. Tam bir kadın psikolojisine hâkim olarak iki kadının çekişmesini başarıyla aktarabilmiş. Özellikle Aykut ve Şermin’in müdavimi oldukları bir barda free caz etkinliğine Şermin-Korhan çiftini davet ettikleri sahnede Şermin’in bardaki müzisyenlerle ahbap olduğunu fark eden Handan’ın “bizden böyle güzel yerleri hep saklamışsın” diyerek Handan’ın hem kıskançlığını açığa vurması hem de sosyalliğe bakış açısındaki hazin ironiyi açığa çıkarması açısından dikkate değer.Sinema toplumsal ideolojilerin egemen kültür tarafından geniş kitleleri etki altına alma aracı olarak kullanılmakla birlikte Seren Yüce gibi bağımsız yönetmenler tarafından toplumsal bilinçlenmeyi sağlama, bireyin farkındalığını arttırma için de vazgeçilmez bir iletişim aracıdır. Yönetmen bu filmde de Çoğunluk’ta olduğu gibi bağımsız bir sinemacı olarak izleyicinin olaylara bakışındaki farkındalığını arttırır. Üstelik bunu kendi ifadesiyle kendisinin de bazen içinde yer aldığı grupları da yerden yere vurarak yapar. Çıkarlarımız söz konusu olduğunda nasıl değerlerimizden vazgeçtiğimizi yüzümüze vurur. Filmde görece en masum karakter olan Aykut yanında başörtülü sekreter (Esme Madra) çalıştıran Korkan’a bunu sermayeye hakim ideolojiye yaranmak için yaptığını ima ederek iki yüzlülüğünü eleştirir. Bu durum her ne kadar normal olsa da ( olması gerekse de) Korhan gibi ortama ayak uydurarak çıkarlarını koruyan bir karakter düşünüldüğünde Aykut’un ima ettiği bir amaçla bu eylemi yapmış olması bize imkansız görünmez.
Handan’ı, Korhan’ı, Şermin’i, üst-orta sınıf bireylerini ve tüm izleyicileri, kendilikten çıkan insanın yitik özgürlüğünü farkındalığa çağırır yönetmen. Bunu o kadar gerçekçi yapar ki Barthes’in ifadesiyle kulaklarımızın önüne aktörleri fırlatır. Kendi olarak kalan, aynileşmeyen, kapitalizmin nüfuz alanına karşı yalnızlaşma, yabancılaşma tehdidi pahasına fark ettirmeye çalışır. Adorno’nun dediği gibi “Egemen artık benim gibi düşünmelisin ya da ölmelisin demiyor. Tam tersine şöyle diyor: Benim gibi düşünmemekte serbestsin. Yaşamın, malın, mülkün sana aittir. Ama bugünden itibaren sen aramızda bir yabancısın.”Sözle aktarılamayanın verildiği, sözün söyleyemediğini bedenin söylediği sinema Seren Yüce’nin Rüzgarda Salınan Nilüfer’inde tam da bu manada görevini ifa ediyor.Yabancı olma, aynileşmeme, egemen gibi düşünmemenin önemi üzerine, modern zaman zengin insanının üretememe, iletişim kuramama, kimliğini bulamama depresyonunun rahatsız edici, kara mizah öğeleri içeren sert bir hikayesi Rüzgarda Salınan Nilüfer.Handan’ın kitabına koymayı planladığı isim olan Rüzgarda Salınan Nilüfer…Oysa Şermin’in dediği gibi nilüfer rüzgarda salınmaz. Durgun sularda yetişir. Ve özgün düşünceden mahrum Handan böylece hayal kurarken bile yanılır. Yazarı Twitter'da takip et: @film_ve_ruya
Seren Yüce Çoğunluk’ta muhafazakâr orta kesime tuttuğu kamerasını Rüzgarda Salınan Nilüfer ile seküler, laik üst-orta sınıf bir aileye çeviriyor. Filmin başkarakterleri Handan ve Korhan’ın hayatından modern aileyi, modern insanı, bireyleşememiş, kimlik kazanamamış insanları izliyoruz.Korhan, kendine ait bir şirkette yönetici. Bostancı’da oldukça lüks sayılabilecek evinde tüm harcamalardan sorumlu kişi. Otorite.Handan, bütün maddi imkânlara sahip, orta yaşlarında bir kadın. Kocasının kredi kartlarıyla istediği avmlerden alışveriş yapma, istediği lüks kafelerde oturma özgürlüğüne sahip. Sosyalleşebilmek için kafelerde, avmlerde arkadaşlarıyla buluşmaya ve sosyalleştiğine hem kendini hem çevresini inandırabilmek için fotoğraflarını yüzüne takındığı gülümsemesiyle instagramda paylaşmaya ihtiyacı olan bir kadın Handan. Sahip olduğu tüm zenginliğine, imkânlarına rağmen tam bir üretememe krizi yaşayan Handan, hayatından memnun olmayan çoğu insan gibi kafe açma projeleri üretmektedir. Fakat kafe için yer bakmaya bile tek başına karar verme yetisini kendinde bulamamakta, kocasından dükkân bakmasını, bulmasını ve dükkânı kendisine hazır olarak sunmasını beklemektedir.Aleyna, aynı aile içinde büyümeye çalışan, güzel olma, zayıf kalma, enstrüman çalabilme gibi donanımlara sahip olması gereken bir proje çocuk.Buraya kadar her şey yeterince rahatsız edici değil mi?Henüz değil. Ailenin yalnızlığı, ikiyüzlülüğü, başkalarının fikirleri ve başarılarından prim yaparak kendine yer edinme çabalarını da izleyeceğiz. Ailenin hayatına - filmin ilerleyen sahnelerinden anladığımız kadarıyla daha önce aileyle dostluk kurmaya çalışmasına rağmen kabul edilmemiş- birçok açıdan etki eden, onlardan maddi olarak daha alt seviyede, kültürel olarak kendilerini geliştirmiş Şermin ve Aykut çifti dahil olacaktır.Şermin, saygın bir yayınevinden kitabı çıkmış, hatrı sayılır bir okur sayısına ulaşmış, başarılı ve özgüven sahibi entelektüel bir kadındır. Aynı zamanda Handan ve Korhan çiftinden farklı olarak samimi bir ilişkilerinin olduğu sevgi dolu bir evliliğe sahip görünmektedir. Aykut-Şermin çifti maddi imkânlar açısından Handan-Korhan çiftinden daha geride olmalarına rağmen onlardan huzurlu bir profile sahiptirler. Ve Şermin’in varlığı Handan’ın bitmeyen projelerine yenisini eklenmesine sebep olacaktır: Kitap yazma.
Evinde yemek yapamayan, yardımcı kadının yemek yapmadığı zamanlarda ailesi için bir restaurantta yemek organize etmek dışında bir üretkenliği olmayan Handan, kafe açma projesinden vazgeçmeden Şermin gibi kitap yazma sevdasına tutulur. Ne var ki bu tutku da diğerleri gibi içi boş, zeminsiz bir tutkudur. Kitap yazmak deyince Handan’ın ilk aklına gelen işe koyulma motivesi gidip son model bir bilgisayar almak ve lüks bir kafede kahvesini yudumlarken yazmaya başlamaktır. Kendisine ne üzerine yazacaksın diye sorulduğunda “doğuda ezilen, dayak yiyen kadınlar, küçük yaşta evlendirilen kız çocukları “ gibi o coğrafyaya ve coğrafyanın kadınlarına yakinen hâkim olunması gereken bir konu söylemesine rağmen kadını anlatırken daha ilk cümlede dayak yemesiyle başlayacak kadar sığ bilgiye sahiptir. Şermin’in “neden kadın Vanlı?” sorusuna ise “ Van Kahvaltı evinde kahvaltı yapmaya gidecek şehre kaçtığı zaman” şeklinde karşılık vermesi Batılı üst kesim insanının doğuya olan sığ bakışını göstermektedir. Kitabı yazmak için Doğuya gitmeyi, oralarda var olan yaşamın gerçeğini görmeyi aklından bile geçirmeyen Handan için Doğu, Cihangir’de, Moda’da gördüğü Van Kahvaltı Evi’nden, haberlerde izleyip geçtiği küçük gelin dramlarından başka bir şey değildir. Doğulu kadın deyince toplumsal arka planı, yaşadıklarının sebepleri düşünülmeden dayak yiyen kadın imgesi bir roman için yeterlidir. Daha fazla düşünmesine gerek yoktur. Hatta Şermin’in kitabını gizli gizli karşısına koyup Şermin’in cümlelerinden kendisine düşünce devşirmeye çalışacaktır.Bir yandan Handan-Korhan çiftinin yanında daha dürüst, erdemli, özgüven sahibi duran Şermin’in de arkadaşlarının yanında sürekli aforizmalar sarf eden yürüyen bir kitap gibi dolaşması, Twitter’da imalı cümleler ettiği Handan’ın yüzüne karşı gerçek fikirlerini söyleyememesi, kibirli, üstten bakan, iki yüzlü bir aydın portresi için yeterli veriler sunar bize.Seren Yüce daha çok kadınlar üzerinden derdini anlatmayı seçmiş bu filmde. Tam bir kadın psikolojisine hâkim olarak iki kadının çekişmesini başarıyla aktarabilmiş. Özellikle Aykut ve Şermin’in müdavimi oldukları bir barda free caz etkinliğine Şermin-Korhan çiftini davet ettikleri sahnede Şermin’in bardaki müzisyenlerle ahbap olduğunu fark eden Handan’ın “bizden böyle güzel yerleri hep saklamışsın” diyerek Handan’ın hem kıskançlığını açığa vurması hem de sosyalliğe bakış açısındaki hazin ironiyi açığa çıkarması açısından dikkate değer.Sinema toplumsal ideolojilerin egemen kültür tarafından geniş kitleleri etki altına alma aracı olarak kullanılmakla birlikte Seren Yüce gibi bağımsız yönetmenler tarafından toplumsal bilinçlenmeyi sağlama, bireyin farkındalığını arttırma için de vazgeçilmez bir iletişim aracıdır. Yönetmen bu filmde de Çoğunluk’ta olduğu gibi bağımsız bir sinemacı olarak izleyicinin olaylara bakışındaki farkındalığını arttırır. Üstelik bunu kendi ifadesiyle kendisinin de bazen içinde yer aldığı grupları da yerden yere vurarak yapar. Çıkarlarımız söz konusu olduğunda nasıl değerlerimizden vazgeçtiğimizi yüzümüze vurur. Filmde görece en masum karakter olan Aykut yanında başörtülü sekreter (Esme Madra) çalıştıran Korkan’a bunu sermayeye hakim ideolojiye yaranmak için yaptığını ima ederek iki yüzlülüğünü eleştirir. Bu durum her ne kadar normal olsa da ( olması gerekse de) Korhan gibi ortama ayak uydurarak çıkarlarını koruyan bir karakter düşünüldüğünde Aykut’un ima ettiği bir amaçla bu eylemi yapmış olması bize imkansız görünmez.
Handan’ı, Korhan’ı, Şermin’i, üst-orta sınıf bireylerini ve tüm izleyicileri, kendilikten çıkan insanın yitik özgürlüğünü farkındalığa çağırır yönetmen. Bunu o kadar gerçekçi yapar ki Barthes’in ifadesiyle kulaklarımızın önüne aktörleri fırlatır. Kendi olarak kalan, aynileşmeyen, kapitalizmin nüfuz alanına karşı yalnızlaşma, yabancılaşma tehdidi pahasına fark ettirmeye çalışır. Adorno’nun dediği gibi “Egemen artık benim gibi düşünmelisin ya da ölmelisin demiyor. Tam tersine şöyle diyor: Benim gibi düşünmemekte serbestsin. Yaşamın, malın, mülkün sana aittir. Ama bugünden itibaren sen aramızda bir yabancısın.”Sözle aktarılamayanın verildiği, sözün söyleyemediğini bedenin söylediği sinema Seren Yüce’nin Rüzgarda Salınan Nilüfer’inde tam da bu manada görevini ifa ediyor.Yabancı olma, aynileşmeme, egemen gibi düşünmemenin önemi üzerine, modern zaman zengin insanının üretememe, iletişim kuramama, kimliğini bulamama depresyonunun rahatsız edici, kara mizah öğeleri içeren sert bir hikayesi Rüzgarda Salınan Nilüfer.Handan’ın kitabına koymayı planladığı isim olan Rüzgarda Salınan Nilüfer…Oysa Şermin’in dediği gibi nilüfer rüzgarda salınmaz. Durgun sularda yetişir. Ve özgün düşünceden mahrum Handan böylece hayal kurarken bile yanılır. Yazarı Twitter'da takip et: @film_ve_ruya 


















