Bir apartman, içindeki daire sayısından, o dairelerde yaşayan insanlardan çok daha fazla hikâye barındırır içinde. Hepimiz birbirimizin hikâyelerinin taşıyıcısı değil miyiz? İçimizde kaç insan taşıdığımızı kim bilebilir ya da kime ne paye biçtiğimizi? Sıradan olanın, gündelik gibi görünenin ardında nelerin saklı olabileceği belki çoğumuzun malumudur. Lakin yüzleşebilmek başka bir cesaret. Bahar Yaka’nın “Dikiş Tutmaz” adlı novellası bu anlamıyla bildik olanla yüzleşmemiz için şahane bir seçenek.
Sıradan bir günde sıradan bir sahneyle başlayan hikâyede, satırlar arasından ilerleyip sayfaları çevirdikçe bu sıradanlığın hiç de göründüğü gibi masum olmadığını, sıkı sıkıya kapatılan perdelerin ardında insan ruhunun en habis halleriyle gezindiği gerçeğiyle baş başa kalıyoruz. Kötülük çoğu zaman uzaktan gelmez. Hemen yanı başımızda, dibimizde oturur ve biz fark etmeden besleyip büyütürüz onu bazen. Kocasının ölümünden sonra kendisine miras kalan tutsaklığı gardiyanlığa terfi ettirip kızını kendi tutsağı hâline getirmekte hiçbir beis görmez mesela Hafize. Bir ömür boyu perde arkasından görebildiği kadar yaşadığı hayatının aynısını kızına reva görür. “Anne babalar çocukları için hep daha iyisini ister” bir klişedir artık burada. Öyle ki giysileri bile bir örnektir. Mutsuz bir hayatı başkasına giydirmek gibi. Hafize’nin kızının tüm bunlara muazzam boyun eğişi, sindirilmiş olmanın ve gücünü fark edememenin iç burkan örneğidir.

Küçük bir kız çocuğunun kaybolmasının etrafında gelişen olaylarda her bir hikâye bir diğerinden hazindir aslında. Eşi tarafından terk edilen Adnan Bey, eşinin dönmesi umuduyla evden hiç çıkmaz olur. O umut, olduğu yere mıhlar Adnan Bey’i. Böylelikle kendine bir hapishane yaratmayı başarır. Kocası tarafından terk edilen Jülide, gerçeklerle tüm bağını kopararak çözümü bin türlü hurafede arar.
Gecekondu mahallelerinden orta sınıf mahallelerin zengin hayatlarına duyulan özlem, Ayşe’yi ailesinin sınıf atlamasında bir araç hâline getirir. Ayşe’yi telli duvaklı gelin edip uğurlayan yoksulluktur aslında. Galerici eşi olmak, ailenin geri kalanını da kurtaracaktır elbet. Lakin beklenilen zamanda gebe kalamayan Ayşe’nin gönülde olmadığı gibi gözden düşmesi de uzun sürmez. Kusurludur artık. Böylelikle yumurta topuklu rugan ayakkabılar üzerinde yükselişe geçen galerici, eril zihniyetin temsilcisi olarak karısı Ayşe’nin sonunu hazırlar. Delirir Ayşe ve derin bir suskunluk, seçilmiş bir körlükle tımarhanede unutulur.
İşini anlık zevkleri için bir paravan olarak kullanan emlakçı Devran, apartmandaki boş dairenin mezarı olacağından habersiz, gününü gün ettiğini düşünen bir “erkek”tir. Oysa bazen ölüm iki mavi hapla gelir.
Beton ve hâliyle para sever müteahhit İsrafil, içeriden çoktan yıkılmış bu apartmanı yerle bir edip ceplerini şişirme derdiyle kuzgun gibi dolanır etrafta. Oysa İsrafil’in kendi yıkımı ta ezelden, çocukluğunda gerçekleşmiştir. Kapanmayan bu yaranın intikamını kendinden güçsüz olandan, küçücük bir kız olan Hicran’dan alacaktır.
Kevser ve Himmet; hikâyedeki en derin acı onların. Kaşla göz arası kaybolan kızları Hicran’ın yokluğu, bir fay hattı gibi girer aralarına. Lakin onca kedere ve gözyaşına rağmen ne Kevser umudunu kaybeder ne de Himmet karısını sarıp sarmalamaktan geri durur. Umudunu pişi yapıp dağıtır Kevser konu komşuya. Çünkü Hicran’ın en sevdiğidir pişi.
Yoksulluğun neleri ve kimleri feda ettirebildiğini, gelir adaletsizliğinin insanları sürüklediği yolları ve eril bakış açısının kadınların hayatını nasıl zindana çevirdiğini çarpıcı bir şekilde görüyoruz. Kahramanların bir kısmı konfor alanlarını terk etmeden, emek vermeden değişim umarken, bir kısmı da tek tek kendini kurtarma yoluna sapıyor. Böylelikle sistemin ağlarına takılı balık misali hepsi ortak sona doğru sürükleniyorlar. Hayatın tümü üzerinden bakıldığında vasat düzenlerimiz bozulmasın diye kolektif olarak sustuklarımızın, seçilmiş körlüklerimizin ve işletilmeyen vicdanlarımızın kefaretini öder miyiz bir gün? Öderiz…
“Dikiş Tutmaz” elime aldıktan sonra tek seferde okuyup bitirdiğim eserler arasındaki yerini aldı, ne mutlu. Bunu Bahar Yaka’nın dilindeki doğallığına, kahramanların sahiciliğine, bize bizi ve çoğunlukla kaçırdığımız “şimdi”yi anlatmasına borçluyuz. Özellikle her bölümün bir bulmaca sorusuyla başlamış olması ve novellanın sonunda bulmacanın çözülmüş olarak karşımıza çıkması dikkat çekici. Dünyanın bugünkü “Dikiş Tutmaz” hâli göz önüne alındığında, bir gün tüm sorunların ve adaletsizliklerin çözülmüş bir bulmaca olarak karşımıza çıkmasını dilemek istiyor insan.
Teşekkürler Bahar Yaka.
Necla Bilgin, Şubat 2026




















