S. Seza YILANCIOĞLU yazdı
Aşk, Ölüm, ihanet, umut, umutsuzluk, işkence, korku, kaygı, yitirilen gençlik, özgürlük arayışı, İstanbul, Romanya, Filistin, Yahudi, Alman, Nazi. Bu duygular ve mekânlar Hakan Akdoğan’ın tarihsel kurgu bağlamında kaleme aldığı Struma Karanlıkta Bir Ninni (2019) romanının yazınsal ilmekleri.
Romanın başlığı: Struma Karanlıkta Bir Ninni; Struma, ll. Dünya Savaşı sırasında Nazilerden kaçan bir grup Yahudi’yi Filistin’e götürmek üzere Köstence limanından hareket eden geminin adı. Romanın alt başlığı “Karanlıkta Bir Ninni”, bir annenin çocuğunu uyuturken acılarını mırıldandığı ninni; struma yolcularının karanlık günlerinin de sözcüsü oldu. Roman tarihsel kurguyla asırlar boyunca insan varlığına karşı var olan şiddetin, ihanetin dönemlere göre özelliklerini gösterirken insanın, siyasal-toplumsal ve bireysel güçler karşısındaki değersizliğine ayna tutuyor.

II. Dünya Savaşı sırasında Romanya’da Nazilerin katliamından kaçmaya çalışan zengin Yahudilerin Filistin’e gidebilmek umuduyla Köstence’den bindiği Struma, İstanbul üzerinden Filistin’e gitmek için yola çıkar. Struma yolcularından Carol, İstanbul’da Samuel ile Balat’taki sinagogda evlenmişti, İstanbul’u, kocası Samuel’i çok sevmesine rağmen Romanya’da kalan ailesini görmek için Bükreş’e gitmişti. Hiçbir şey eskisi gibi değildi orada. Carol, kocası Samuel’e, İstanbul’a yeniden kavuşmak umuduyla endişeli yolculuğuna çıktı, Struma’yla.
Struma İstanbul’a vardı, zor koşullarda. Samuel, Carol’un gemiden çıkmasını bekledi günlerce. Endişeli umutla. Uzun bekleyiş sonrasında, Carol’e değil onun 7 Aralık 1941 ile 23 Şubat 1942 tarihleri arasında Struma yolculuğunu kaleme aldığı güncelerine kavuştu. Bu satırlar, umudun karanlığa gömülüşünü, siyasi çıkarlar karşısında insanın değersizliğini dile getiriyordu.
Struma Karanlıkta Bir Ninni romanı, günümüzde çok konuşulan “hak, hukuk, adalet” sözcüklerini, küreselleşmeyle değişen insan haklarını yeniden sorgulatıyor.
Struma’nın, Carol’un hazin hikayesi, 12 Eylül askeri darbe sürecinde işkence, ihanet mağduru Aka’nın fiziksel-psikolojik travmaları, dönüşümlü anlatılıyor.
İhanet, şiddet romanın politik ve etik omurgası.
Struma faciası: ll. Dünya Savaşında yaşanan kıyımlardan biri, Nazi katliamından kaçan Yahudiler için İstanbul kurtuluş yoluydu. Ne yazık ki, umutları Karadeniz’in karanlık sularında boğuldu. Carol ile Samuel’in aşk hikayesi bağlamında kurulan kurgu okuyucuyu tarihsel gerçekçilikle buluşturuyor. Birçok Yahudi mülteciyi kurtaran İstanbullu iş adamı Simon Brod’un Struma gemisindeki yolcularına umut oluşu, Bükreş’li Martin Segal, SoconyVacuum Oil Romanya yöneticisi, ailesi ABD’den gelen destek ve paranın gücüyle İstanbul’da kalışını tarihsel verilerde de buluyoruz.
Hakan Akdoğan okuyucuyu tarihin bir sayfasıyla buluştururken şiddet ile gücün uluslararası çıkarlar doğrultusunda savunmasız insanlara karşı ihanetini vurguluyor: Filistinlilerin İngilizlere uyguladığı baskı. Filistinliler, Yahudilerin Filistin toprağına gelmelerini engellemek için İngilizler ile anlaşır. Birleşik Krallık ekonomisinin petrol kaynakları Filistin’de olduğu için İngilizler, İstanbul hükümetine Struma’nın Türk sularından çıkmaması için baskı yapar ve gemi Karadeniz’de torpille batırılır.[1] Polis römorkuyla gemi limandan ayrılmadan önce, Yahudi camiasının yardımıyla düşük yapmak üzere olan hamile Medea ile ateşli çocuk hastaneye götürülmek üzere Struma’dan indirildiler.
Struma: yüzlerce insanın yaşamı pahasına sömüren ile sömürülenin iş birliğinin simgesidir.
XXl. yüzyılda değişen bir şey yok, insan sömürüsü var gücüyle devam ediyor: Gazze’deki kıyım.
Hayattaki en büyük şiddet, ekonomik gücün çıkarları adına çocukların, gençlerin, insanların yaşam haklarının ellerinden alınması: Struma (XX.yy), Gazze(XXl. yy.)
Kaçmak zorunda bırakılmak, geçmişinden, varoluşundan uzaklaşmak: Carol, İstanbul’a bakarak acısını şöyle dile getirir:
“Yurtsuzluk! Bir yere ait olamama. “Burası benim toprağım” diyememe. (…) Bu el konulan kara parçasının muhtaç insanlara açılmaması. Düşmanlık.”[2]
Köklerinden dolayı yaşadıkları topraklardan kaçmak ya da terk etmek zorunda kalan insanların hayat buldukları doğandan, ailesinden, komşularından, köyünden, sevgilisinden ayrılırken yaşadığı psikolojik travmanın şiddetin tanıkları: Samuel ile Carol.
İkinci epizot: Aka-Gönül-Ali Kemal aşk üçgeni bağlamında 12 Eylül askeri darbe, sıkıyönetim sürecinde gençlerin yaşadığı işkenceler. Romanda, Aka’nın ve toplumun darbe süreci ve sonrasında gördüğü şiddetin ölüm yolculuğuyla, Struma yolcularının ölüm yolculukları paralellik gösteriyor.
Aka, Bursa’da yaşayan militan bir öğrenci. Okulda şüpheli gördüğü bir kişi ona tutuklanacağı haberini verdi, İstanbul’a bir ailenin yanına gönderdi. Orada bir süre kaldıktan sonra sahte kimlikle dolaşırken yakalandı Aka, ağır işkencelere maruz kaldı. Konuşmadı. İtirafçı olmadı. Şiddetli dayak, küfür, tekmelere maruz kalan Aka günlerce kendine gelemedi. Hücreden koğuşa gönderildiğinde mutluydu, orada siyasilerle, yazarlarla, öğretmenlerle buluştu.
Neden düşünen beyinler hep hücrelere, koğuşlara kapatıldı, kapatılmakta?
Aka, kendisini komşularının ihbar ettiğini düşünüyordu ama gerçek öyle değildi. Onu ele veren yakın arkadaşı bildiği Ali Kemal’di: amacı, Aka’nın sevgilisi Gönül’ü elde etmekti. Aka, işkencelerin yaşattığı travmalar sonunda beyin ameliyatı geçirmek zorunda kaldı. Ali Kemal, Aka’nın son günlerinde yanında olmak istedi, geçmişi, işkenceleri, Gönül’ü, günceli konuşuyorlardı her buluşmada.
Aka, Gönül ile arkadaşlığını büyük bir içtenlikle dile getirdi:
(…) Heyecanlıydık. Aşıktık. (…) O hırçın siyasi kalabalıkların, kendilerine yaşamda bir yer arayanların hararetle kapı edindiği örgütlerin, parsellenmiş üniversitelerin, pay edilmiş kafeteryaların, pazarlanmış arkadaşlıkların yarattığı cehennemin içinde sakin bir adaydı bizim ilişkimiz.”[3]
Toplumsal sorumluluk bireysel sorumluluğun önündeydi o yıllarda. Sevgi, aşk, arkadaşlıklar toplumun, ülkenin çıkarlarına göre şekilleniyordu. Siyasi düşüncelerde ciddi ayrışmalar vardı. Okuma, düşünme, tartışma vardı. Markalar, botokslar gençlerin yaşamına girmemişti. TV kanalları merakla izleniyordu.
Seksenli yıllarda artan özel televizyon kanallarının, TRT kanallarının, müzik, spor, aktüalite, edebiyat özellikle ülke ve dünya haberleri konusunda günlük yaşamda önemli bir yerleri vardı. En güvenilir haberlerdi: 1990-1991 l. Körfez Krizi TRT kanalından izlendi. Televizyon programları inandırıcıydı.
Oysa, günümüz televizyon programları toplum ahlakını tehdit ediyor. TV kanallarının reklam bombardımanıyla insan beynine yaptığı acımasız saldırıyı şu sözlerle vurguluyor Ali Kemal:
“İnsan beynine yapılan bu acımasız saldırının yarattığı düşünsene. Bu yüklemeyi peş peşe yapsalar insanı çıldırtabilir. Yavaş yavaş zehirliyorlar bizi. Derinden derinden. (…) bir de tiranlar toplumsal rahatsızlıkları insanları eğlenceye boğarak örtbas etmeye çabalarken en az reklamlar kadar kirletiyor beyinler.”[4]
Reklam, eğlence günümüzde her alanda yaşanılan aşırılık -iletişim, seyahat, yeme-içme, estetik vs.- şiddetine bir göndermedir. Aşırılık, insan beynini öylesine tahrip ediyor ki, önemli bir haber ya da ilginç bir olay izlerken en can alıcı noktasında uzayan giden reklamlar bireyi, haberin özünden uzaklaştırıyor, algıyı yavaşlatıyor, dikkati bölüyor, derin düşünmeyi engelliyor, içeriği yüzeyselleştiriyor.
Günümüz insanın yaşadığı çok fazla aynılık, aşırılık giderek bir psikolojik bulimiye dönüşüyor.
Günümüzün darbe sisteminin özellikleri; niteliksiz görkemli yaşamlar önemli gösteriliyor, kültürlü, bilgili bireyler itibarsızlaştırılıyor. Medyanın önderliğinde başkalarının hayatları günlük yaşamın bir kesiti.
Hakan Akdoğan, karakterleri aracılığıyla medyanın toplum üzerindeki gücünü şöyle dile getiriyor:
“Yumuşak darbe. Silahla, tankla, tutuklamayla, işkenceyle, vurmayla, asmayla değil; medyayla. (…) gelinler ile damatları kaynanalarla kavga ettirmek (…)
-Amaç düşündürmemek.
-Elbette. Medya susturucu gibi takıldı insanlara. (…) Şöhret tadında toplum sakızı. Çiğneyip atıldıktan sonra yenisi tıkılacak ağızlara…”[5]
Günümüz TV programları toplumsal meseleleri derinlemesine tartışmak yerine eğlenceye ağırlık veriyor. Kapitalist sistem tarafından üretilen “kültür endüstrisi” ile eleştirel düşüncenin bastırılması vurgulanıyor romanda.
Baskının yarattığı bireylerdeki ahlaki çürüme, Ali Kemal’in ihaneti “ya ben ya o” ikilemiyle veriyor yazar. Aka’nın darbe güçlerine karşı direnişi ile Ali Kemal’in benciliği arasındaki zıtlık, dönemin ahlaki zıtlığını da vurguluyor. Sonraki yıllarda medyanın gücüyle toplumun aktöre yapısının yıprandığı göz ardı edilmemiştir.
Romanın sonunda Samuel’in (22 mayıs 1942) ile Aka’nın (22 mayıs 2014) Şile’de balıkçı kahvesinde Struma’nın battığı denize bakarak yaşamlarının farklı zamanlarındaki anıları okuyucuyla buluşuyor. Samuel ve Aka’nın ortak bileşenleri: ihanet; Struma’nın batırılması kitlesel ihanet ile Ali Kemal’in kişisel ihaneti arasında bir paralellik kurularak kollektif suç bireysel suça indirgeniyor.
Samuel, tarihin karanlık dönemlerinde insan ruhunun düştüğü ahlaki uçurumu sorgularken Aka’nın anıları, travmanın nesilden nesile aktarımı, ihanetin yarattığı suçluluk ve yıkımın sonraki kuşaklardaki etkilerini düşündürüyor, vurguluyor.
Roman, Hakan Akdoğan’ın akıcı diliyle tarihsel koşulların insan ruhunda açtığı yaraları gösteren ihanet, işkence, zorunlu göç izlekleriyle bir insanlık sorgulamasıdır.
S. Seza YILANCIOĞLU
Gündoğan, 4 Ağustos 2025




















