Fındık’ın kurduğu evrende karakterler yalnızca olayların değil, fikirlerin de taşıyıcısı. Ersan ve Urzaiz gibi figürler üzerinden öfke, intikam, kader ve seçim kavramları tartışmaya açılırken; İstanbul’dan Fas’a, Ege’den metafizik bir “Ustaz Evreni”ne uzanan coğrafi ve düşünsel geçişler metne geniş bir perspektif kazandırıyor. İlk kitabı olmasına rağmen dil ve kurgu açısından dikkat çeken bu roman, kısa sürede okur karşılığı bularak ikinci baskı sürecine girmiş durumda.
Mürekkep Söyleşiler'de bu hafta ali tarık fındık ile, Hiç’in Piç’inin ortaya çıkış sürecini, romanın felsefi arka planını, karakterlerinin iç çatışmalarını ve serinin devamına ilişkin ipuçlarını konuştuk.
“Hiç’in Piç’i” oldukça provokatif bir isim. Bu başlık hangi ruh halinden, hangi düşünsel sorudan doğdu?
Hiç’in Piç’i kitabı aslında kendi evrenini sunan bir roman. Bu evren fiziksel bir model olarak benim hayal gücümde zuhur eden bir tasarım. Tabii kitap içerisinde dengeli bir biçimde bu evreni tarif etmeye gayret gösteriyorum. Evren modelinin yanı sıra ana hikâyenin de ilerleyişiyle; ortaya hem evren modelini hem de hikâyenin ana unsuru olan bir kavgayı, aynı cümlede başlıklandırma şansını ise bu isim sayesinde buldum. Burada kullandığım ‘piç’ kelimesi; babası belli olmayan bir çocuk misali bir ‘hiç’ uğruna ortaya çıkan sorunu; ‘piç’i anlatmak için seçtim.
İlk romanınız olmasına rağmen yapı ve dil açısından çok olgun bir metinle karşılaşıyoruz. Bu roman ne kadar sürede ve nasıl bir yazma disiplininde ortaya çıktı?
Evet, bu benim ilk romanım; ayrıca yorumunuz için teşekkür ederim. Ben kendimi bildim bileli hikâyeler kurarım. Kimi kafamda kimi kağıtlarda kimi ise tablolardadır. Kurgu benim için keyifli bir oyun alanı gibidir. Dil konusuna gelirsek; bu konu benim için oldukça önemlidir. Dil konusunda bir kitap yazmaya hazır hâle gelebilmek için uzun zamandır bekliyorum. Üstelik annemin -roman yazma ateşini içime düşüren kişi olarak kitabı kendisine ithaf ettim- aralıksız baskılarına rağmen. Kitap yaklaşık dört ayda ortaya çıktı. Bu hikâyeye dair doğuş zamanını hatırlamadığım bazı notlarım vardı. Fakat ben bu notlara bile bakmamışken hikâye belleğimin içinde gelip beni buldu; ‘haydi artık’ dedi. Dört aylık ana yazma safhasının ardından ise birkaç haftalık editöryel müdahalelerde bulunduk. Tam bu noktada da -büyük bir şans addettiğim üzere- tanıştığım ilk editör olan Tolga Meriç’e, yine İclal Aydın ve Tolga Meriç sayesinde tanıştığım Epsilon Yayınevi’nin; Aslı Tunç ve şahane kadrosuna, bana kattıklarından dolayı sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.

Polisiye bir omurga üzerine bu kadar yoğun felsefe, tasavvuf ve edebiyat yerleştirmek bilinçli bir tercih miydi?
Çok güzel bir soru. Direkt söylemek gerekirse; evet bilinçli bir tercihti. Bunu biraz açmak isterim. Öncelikle benim için tüm yaşam hikâyelerden oluşuyor. İnsanoğlunun, belleğin yapısı gereği; varoluşu ardışık bir sebep-sonuç ilişkileri yani hikâyeler şeklinde algıladığını düşünüyorum. Dolayısıyla anlamlı olan her şey bir hikâyedir. Bağlamı olmak zorundadır. Bu bağlamlar ile yaşam dediğimiz yapı meydana gelir. Buradan yola çıkarak da şunu söyleyebilirim; benim için hikâyelerimde bir tür yoktur. Hikâye dediğimiz şey yaşamın bir görünümüdür. Bu kitaba alışveriş sistemi yüzünden ‘polisiye’ diyoruz. Sonuç olarak; bu hikâyede yaşamdan anlamlı bir kesit olarak, hikâyenin değinebileceği her şeyden bahsediyorum. Tabii ki; hikâye değindiği konulara değinmiş olmak için değil yolu oradan geçtiği için değiniyor.
Romanda geçen “Hiçbir şey evrenin en küçük parçasıdır, hiçlik mümkün değildir” cümlesi metnin felsefi merkezlerinden biri gibi duruyor. Bu düşünce sizin için neyi karşılıyor?
Sonu gelmeyen merakım sayesinde kendimce yoğun fizik okumaları yapan biriyim. Bu cümle de ilk soruya verdiğim cevapta da değindiğim gibi kitabın içinde olan evren modeli ile ilgili. Hiçliğin ‘mümkünsüzlüğü’ kitaptaki ‘boşluk yoktur’ cümlesi ile birleştiğinde ortaya biraz da kuantum fiziğinden beslenen bir evren modeli çıkıyor. Teknolojimiz arttıkça boşluk ya da hiçlik dediğimiz alanlardaki evren izini fark ediyoruz. Kuantum fiziği ışığında ortaya çıkan evren modellerinde ‘sanal parçacık’ fenomeninden bahsedilir. Ben de buradan yola çıkarak kurgusal olarak geliştirdiğim bir evren modelini kitapta anlatmaya çalışıyorum.

Hiçlik kavramını hem felsefi hem tasavvufi düzlemde ele alıyorsunuz. Size göre insan hiçliğe mi yaklaşmalı, yoksa ondan korkmalı mı?
Bu oldukça derinlikli bir soru. En azından şunu söylemeliyim ki ben insanın ‘hiçlik’ kavramıyla ne yapması gerektiğini bilmiyorum. Şunu da eklemek gerekir ki ‘hiçlik’ kavramı her insan için farklı anlamlara gelmektedir. İnsanın eğitimi, aile yapısı, dini inançları gibi etkenlerle ‘hiçlik’ kavramına yaklaşımı değişecektir. Fakat soruya cevaben şunu söyleyebilirim; insanın tam olarak bilmediği alanlara gönderme yapıyor diyebileceğimiz ‘hiçlik’ kavramını bağlamsal olarak yaşamda bir yere oturtmalıyız. En azından onu kontrol etmeliyiz. O bizi kontrol etmeden…
Leyli ile Sadri Bey’in zaman üzerine konuşmaları romanda özel bir yer tutuyor. Sizin için zaman neyi ifade ediyor? Lineer bir akış mı, yoksa ruhsal bir deneyim mi?
Bu soru o kadar güzel bir soru ki; zaten ikinci kitapta bu soruya cevaplar arayacağım. Serinin devamı olacak ikinci kitap aslında zamanın ne olduğunu; ortaya koyduğum evren modelini içerisinde yoğun şekilde irdeleyecek. Fakat burada da kısaca değinmek isterim. Zaman insanoğlunu en çok meşgul eden, en keyifli bulduğum konulardan biridir. Tıpkı sizin de söylediğiniz gibi; Leyli ve Sadri Bey’in sohbetinde de olduğu üzere zamanın varoluşumuzun içindeki -ya da dışındaki- konumunu sorgulamak gerekir. Zaman her şeyi üzerine inşa ettiğimiz bir deneyim mi? Yoksa varoluşumuzun kapsadığı bir deneyim mi? Fakat bu soru da aynı ‘hiçlik’ kavramında olduğu gibi öznel yaklaşım duvarına çarpmakta; belki de kabul etmek gerekir ki tüm insanlığın ortak cevaplar aradığı popüler konularda lokal algılayışlar engeli sık sık karşımıza çıkıyor. Ben en azından şunu söylemek isterim; bildiğimiz hâliyle zaman insan varsa vardır.

Zaman, romanda karakterlerin kaderini belirleyen bir güç mü, yoksa onların iç dünyasının bir yansıması mı?
Bu sorunun en net cevabı: zaman, romanda karakterlerimin iç dünyalarının yansımalarıdır şeklinde olur. Çünkü romanda içkin şekilde var olan bir felsefe var; dahası birçok felsefenin çatışması var. Fakat karakterlerin kaderini belirleyen şey onların seçimleridir.
Hem Ersan’ın hem Urzaiz’in temel motivasyonu öfke ve intikam. Sizce bu iki karakterin öfkesi nerede ayrışıyor?
Ersan ve Urzaiz’in öfkeleri, onla kurdukları ilişkide ayrışıyor diyebilirim. Ersan öfkesiyle mücadele ederken, Urzaiz öfkesini bir araç olarak kullanabiliyor.
Urzaiz, bir seri katil olmasına rağmen oldukça donanımlı, entelektüel ve “sanatçı ruhlu” bir karakter. Okurun ona empati kurmasını istediniz mi?
Öncelikle şunu söylemek gerekir; okurun tüm karakterlerimle empati kurmasını istiyorum. Bu noktada yine seçimlerimizin kaderimizi nasıl şekillendirdiğini düşünmek gerekir. Bu şekillenişi izlemek adına; Urzaiz de hayatın karanlık tarafında duran bir örnektir. Urzaiz içine doğduğu hayat şartlarıyla, bedeninde sahip olduğu eğilimlerin bir karışımıdır; herkeste olduğu gibi. Fakat Urzaiz için nadiren ortaya çıkacak bir örnek diyebilirim.
İntikam, romanda bir adalet arayışı mı yoksa insanı çürüten bir yanılsama mı?
İntikam, romanda hayatın içindeki her şey gibi sebep sonuç ilişkileri ağının bir görünümüdür. Hayatın getirdiği olağan gelişmelerden biridir; fakat romanın konusu gereği intikam arayışının uç örneklerini anlatmak isteğim, romanın öne çıkan yanlarından biridir diyebilirim. İntikam duygusunun hem bir adalet arayışı hem de insanın hayatına yön veren bir olgu olduğunu söylemek gerekir. Tabii ki yine buna insanın intikam duygusuyla kurduğu ilişkinin şekil vereceğini bilmek gerekir. Aynı duygular bir insanın hayatını yukarılara taşırken bir başka insanın hayatını yerle bir edebilir.

Urzaiz’in ressam kimliği ve sanata yaklaşımı, onun şiddetiyle nasıl bir ilişki içinde?
Bu soru aslında insan davranışına dair romanda önemli bir yer tutuyor. Hatta romanın içinde bu soruya karşı bir filozoftan alıntı yaparak; bir bakış açısı sunmaya çalıştım. ‘Her sanat eseri işlenmemiş bir suçtur’ Frankfurt ekolünden Theodor Adorno’ya ait bu cümle ile sanat ve suç işleme eğilimi arasındaki ilişkinin belli bir boyutuna dikkat çekmek istedim. Fakat bu cümle uçlarda gezen marjinal bir yaklaşım. Yine de romandaki karakterlerimden Urzaiz’i düşündüğümde açıklayıcı bir cümle oldu. Sanat eserleri her zaman sanatçının suç işleme eğilimini yansıtmıyor elbette; fakat insan davranışının kökenlerinde şiddetin öneminin altını sıkça çizen Freud’u da düşünürsek, insan davranışının derinlerinde bu iki olgu arasında bir bağ bulabiliyoruz.
Romanda filozoflara, şairlere ve mutasavvıflara yapılan göndermeler metni süslemekten öte bir işlev görüyor. Bu isimleri seçerken kişisel bir okuma haritanız var mıydı?
Evet, her zaman bir okuma haritasına sahip olmuşumdur. Fakat bu kitaba ya da bu kitapta yer alan isimlere ait bir okuma haritam yok. Şöyle söyleyebilirim; kendi okuma haritama ait hikâyeler yazıyorum. Bununla birlikte tıpkı belirttiğiniz gibi romanda yer alan göndermeler süs olmaları için yer almıyor. Bu göndermeler aslında karakterlerimi ve hikâyemi anlatırken onları ya da toplumu oluşturan unsurların estetik açıklayıcıları gibi yer alıyor. Bilelim ya da bilmeyelim; tarihin öne çıkan birçok insanının bilim, kültür ve sanatta yaptığı katkılar her birimizin yaşamına şekil veriyor. Yine kitapta yer alan Aristocu formel mantığın, çağları aşan bir düşünce yapısına hükmetmesi gibi…
Tasavvufta sıkça karşılaştığımız “kalp gözü açık” ustaz figürleri romanda oldukça etkili. Modern insan için bu figürler hâlâ mümkün mü?
Aslında ‘Ustazlar’ kitabın bilim kurgu dünyasına açıldığı noktadır. Fakat dediğiniz gibi bir açıdan da ‘kalp gözü açıklığı’ yerinde bir benzetme. Romandaki ‘Ustaz’ olan karakterler de hikâyenin ana damarı diyebiliriz. Tabii ‘Ustaz’ kelimesi benim roman için kurduğum evrende anlamını bulan bir kelime. Etimolojik bir hikâye ile bezediğim bir süreç sonucunda ortaya çıkan bu kelimenin anlamını kitabı okumayan okuyucuların şu an anlaması mümkün değil. Fakat şunu söylemek ile yetinelim; ‘Ustaz’ kelimesi ya da kavramı insan davranışlarındaki birçok karmaşaya çözüm getirecek bir çalışmanın anahtarı olacak. Bu anahtarı serinin ikinci kitabında açıkça ortaya koyacağım.
İstanbul, Fas ve Ege; romanda sadece mekân değil, sanki düşünsel duraklar gibi. Bu coğrafyaların felsefi anlamları var mı?
Evet, bu üç coğrafi bölgede çeşitli felsefi ekollere ev sahipliği yapmıştır. Hatta insanın mesken tuttuğu her bölgede, günümüze kadar ulaşsın ulaşmasın birçok düşünce biçimi ya da inanışın var olduğu aşikârdır. Fakat kitapta geçen bu üç bölgeyi romanın yazım aşamasında doğal süreçler ile seçtim. Doğallıktan kastım karakter öyküleri ve anlatıda ihtiyaç duyduğum derinliklerdir. Bununla birlikte ülkemizin Ege Bölgesi için felsefe tarihinin beşiği desek abartmış olmayız. Ege; Antik dönemde İyonya diye bilinen tarihsel tasnif ile çok önemli liman şehirlerine ev sahipliği yaptı, bu şehirlerde de birçok felsefi akımın doğduğunu biliyoruz. İstanbul ise özellikle büyük bir başkent olmasıyla beraber dini bir başkent de oldu. Bu durum İstanbul’da din felsefesi açısından da önemli atılımların yapılmasını sağladı. Fas ise Kuzey Afrika’nın en nadide bölgelerinden biridir; malum olduğu üzere Cebelitarık bölgesi de oldukça değerli fakat bir o kadar da devletler arasında sorun olmuş bir bölgedir. Bu bölgede Afrikalıların atalarından kalan kadim öğretiler, hatta düşünce ekolleri mevcuttur. Tüm bu tarihsel arka plan romanımda bana bir kaynak sağladı. Serinin ileride çıkacak kitaplarında da bu bölgelere tekrar uğrayacağız.
Urzaiz’in annesi tarafından terk edilmesi onun tüm hayatını belirliyor. Sizce insan çocukluk travmalarından ne kadar kaçabilir?
Birçok psikolojik tedavi yönteminde çocukluğun önemi malumunuzdur. Özellikle Freud’un psikanalizi çocukluğu esas alır. Tabii insan ya da doktorlar Freud’cu olsun olmasın çocukluğun ne kadar da özel bir dönem olduğunu biliyoruz. Özellikle de anne ve baba ile kurulan ilişkiler farkında olmasak da hayatlarımızda çok belirleyici bir yer tutuyor. Ben insanın çocukluk travmalarından kaçabileceğini düşünmüyorum. Çünkü zihnin biyolojik gelişimi için de oldukça özel bir dönem; bu dönemde yaşananlar ise insanın zihninde kalıcı izler bırakıyor.
Ersan polisliği bıraktığında aslında neyi terk ediyor: mesleğini mi, kimliğini mi?
Bu da oldukça derinlikli bir soru, kimliğin insanın mesleğiyle ilişkisi üzerine uzun uzun konuşmak gerekir diye düşünüyorum. Çünkü meslek sahibi olmanın toplumsal bir baskı unsuru gibi hayatlarımızda kritik bir yeri olduğu aşikâr. Bu noktadan hareket edersek; Ersan da ona genç yaşta ’uygun görülen’ polisliği terk ettiğinde kimliğinin de bir kısmını terk etmiş oluyor. Bu durumun hemen herkesin hayatında etkisini hissedebileceği bir durum olduğunu düşünüyorum. İnsan bir şeye zaman ayırıp emek verdiğinde, hatta o şeyde ‘ustalaştığında’ aslında bir takıntı da oluşturmuş oluyor. Bu şey elinden alındığında insanın psikolojik açıdan rahatsızlanmaması oldukça zor gözüküyor. En özet hâliyle soruya cevap vermek gerekirse; Ersan bana göre hem mesleğini hem de kimliğinin önemli bir kısmını terk ediyor.
Polis memuru Hikmet, olaylara daha “akılcı” yaklaşan bir figür. Onu romanın vicdanı olarak mı kurguladınız?
Aslında doğru bir yaklaşım. Romanın vicdanı olacak biri varsa adaylarımdan biri Hikmet olurdu diyebilirim. Fakat Hikmet vicdan ile birlikte birçok farklı unsurun da hayat bulduğu bir karakter. Özellikle okuyucuların hızla empati kurabildiği, berrak bir karakter. Düşünsel derinliklerin yanında karar alma becerisinin; yani davranışın düşünceye kurduğu üstünlüğü temsil eden oldukça önemli bir karakter. Biraz da hayatta çok önem verdiğim bir yaklaşımın temsilcisi gibi; davranış düşünceden önce gelir.
“İberyalı” isminin ardındaki kimlik meselesi—aidiyet, yabancılık ve köksüzlük—romanın ana damarlarından biri mi?
Evet, kesinlikle öyle. Çünkü bilinçli bir biçimde okuyucuyu bir isim karmaşasında bırakmak istedim. Çünkü isimlerin toplumsal olan oldukça basit bir fonksiyonu var; karıştırılmamak. Fakat bunun yanında da insanın ve hayatın değişkenliğini ve üretkenliğini öldürüyor. Yani toplum olmak için bu bedeli ödüyoruz. Bu ödenen bedeli toplum olmanın da ötesinde bireysel olarak varlığı anlamlandırmak için de ödüyoruz. Peki, tam olarak kaybettiğimiz şey ne? Aslında bu soruya dair cevabımı romanda bu ‘isimcilik’ tartışmalarına sakladım diyebilirim.
Polisiye okuru genelde hız ister; siz ise zaman zaman yavaşlatıyor, düşündürüyor, metni derinleştiriyorsunuz. Okurla bu gerilimi bilinçli mi kurdunuz?
Evet, romanın temposu tamamen kafamdaki gibi oluştu. Oluştu diyorum çünkü yazarken bazı noktalarda akıp giden hikâyeye de teslim olan bir yazarım. Kesinlikle her şeyi planlayarak yazmaya başlamıyorum. Hikâye belli noktalarda çatışmaları ve karakterleriyle beni yönlendirsin istiyorum. Bu şekilde de hikâyenin temposu, derinliği, dili ve katmanları değişiyor. Böyle olmasını ben de çok seviyorum. Çünkü benim de planlamadığım şekilde gelişen olay örgüsü eğer kafama yatıyorsa özgün bir hâl alıyor. Ayrıca üçüncü sorunuza verdiğim cevapta da olduğu gibi bu roman benim dünyamda direkt bir polisiyedir diyemem. Dolayısıyla hız konusunda da polisiyelere özgü hız nedir diye kendime hiç sormadım. Fakat anlatımın hızlanması ve yavaşlaması gereken noktaları da sezgisel şekilde belirlemeye çalıştım.
Sizce Hiç’in Piç’i daha çok bir polisiye mi, yoksa felsefi bir roman mı?
Üçüncü soruya verdiğim cevapta da değindiğim gibi bu roman alışveriş sistemi ve kitap sınıflandırmaları tarihini göz önüne aldığımızda bir polisiyedir. Buna temelde bir itirazım yok. Fakat benim hikâye dediğimizde anladığım şey hayatın tam özünde bulunan; insanoğlunun yaşamı anlamlandırma gayretinin merkezinde yer alan bir olgudur. Hatta bu konuya; bana göre Ferdinand de Saussure ile kökleri atılan felsefedeki yapısalcı akımı da örnek gösterebilirim. Bütün ve parça arasındaki ilişkiyi kurarak hayatı anlamlandıran insan için her şey bir hikâyedir. Sebep-sonuç bağlamı olmadan hiçbir olguyu tekil olarak ele alamayız. Yani bir hikâyenin parçası olmayan hiçbir şey insan için mevcut değildir. Bu noktadan yola çıkarak bu roman için de şunu söyleyebilirim; bu sadece bir hikâyedir. Hayatın içinden bir yapı içerisinde seçilmiş bir olay örgüsüdür. Bu hikâyenin içinde de doğal olarak hayata dair olan her şey bulunabilir; insan, hayvan, polisiye, hukuk, felsefe ve dinler tarihi gibi. Tabii şunu da belirtmek gerekir ki sorunuzda olduğu gibi iki türden birini seçeceksem eğer; bu roman bir polisiyedir.
Bu romanın okurda bıraksın istediğiniz temel duygu nedir: huzursuzluk, yüzleşme, merhamet?
Sanırım yüzleşme en doğru cevap olacaktır. Hikâyenin insanın kendi doğası üzerine bir yüzleşme çabası olduğunu söyleyebilirim. Tabii bu noktada insanı ele alırken kitapta da yer verdiğim bir cümleyi hatırlatmak isterim. ‘İnsan çoğul bir kelime değildir’ Burada söylemek istediğim şey dillerin yapısı dışında doğada tekil bir şekilde insan bulunmaz. Bundan dolayı da insanı daima içinde bulunduğu toplumsallık ile ele almak gerekir. Bu yüzleşmede de insan ve toplum ilişkilerini de ilk sıraya koymak gerekiyor diye düşünüyorum.
İlk romanınızda bu kadar “büyük” meselelerle hesaplaşmanız cesur bir tercih. Bundan sonra yazarlık serüveniniz nasıl ilerleyecek?
Öncelikle yorumunuz için teşekkür ederim. Dediğim gibi; benim hikâyeden anladığım şey her zaman bir bütün olarak yaşamın içinden yaşam dolu bir kesit çıkarmak üzerine kuruludur. Dolayısıyla da bundan sonra da hikâyelerimde bir bütün olarak hayata insan ve toplum merkezli şekilde yaklaşmaya devam edeceğim. Özellik bu serinin ikinci kitabında bu niyetimi daha belirgin şekilde gözler önüne sermeyi planlıyorum. Hikâyeler geliştikçe insana ait her şeyi daha çok açıklamak istiyorum. Tabii bunu yaparken de insanın gündelik yaşamındaki yüzeysel sorunlardan en derinlerindeki saklanmış sorunlara kadar ulaşmak istiyorum. Bu ikili yaklaşımı her zaman bir anlatı ortaya koymak için bir arada kullanmak gerekiyor diye düşünüyorum.
Urzaiz ve Ersan hikâyesi sizin için kapandı mı, yoksa bu evrene tekrar dönme ihtimali var mı?
Hiç’in Piç’i romanı ana aksı itibarı ile tamamlandı. Bu romanda kitabın adının nereden geldiğini ve ana karakterlerin başlarına neler geldiğini belli ölçülerde ilettiğimi düşünüyorum. Fakat kitabı bitirdiğimizde elimizde bir ‘Ustaz Evreni’ kalıyor. İkinci kitapla beraber bu Ustaz Evreni’nde olmaya devam edeceğiz. Ancak Ustaz Evreni’nin yapısı gereği bazı köprülerin ansızın kurulacağını ve ilk kitabın bazı karakterlerinin hayatımıza gireceğini düşünüyorum.
Son olarak: Sizce edebiyat, insanın içindeki kötülüğü iyileştirebilir mi, yoksa sadece onu görünür mü kılar?
Bu gerçekten çok değerli bir soru. Soruda iki seçenek sunmuşsunuz; bana göre önce ikinci seçenek gerçekleşmeli; hemen akabinde de ilk seçeneğe geçebiliriz. Yani iki seçenek de edebiyatın görevleri arasında mevcuttur diye düşünüyorum. Yine tüm yaşama bir hikâye olarak baktığımı hatırlatıp soruya biraz daha fazla yanıt vermek istiyorum. Şöyle ki; insani faaliyetlerin tamamı yaşamı ya da ölümü artırmak üzerine kuruludur. Yaşamı artıran faaliyetlerden biri de edebiyattır; insanlar sadece ihtiyaç duydukları şeyleri yaparlar. Zamanla bu faaliyetleri akılcılaştırarak büyük hikâyelerine bağlarlar. Bu süreç içerisinde de tüm sanat dalları ve edebiyat yaşamı artırmak için ihtiyaç duyduğumuz en nadide faaliyetlerimizdendir. Dolayısıyla edebiyatın yegâne görevi insanlığı yaşamla doldurmaktır. Yaşamın aksamalarını tespit etmek, onları onarmak ve yaymaktır. Böylece insan; edebiyat yoluyla kendi eksiklerini -bir diğer değişle kötülüğü- görünür kılacak ve iyileştirecektir.





















