Ağustos ayında okuyucularıyla buluşan dergilerde neler var? İşte yanıtı...
UMRAN DERGİSİ: "GEÇMİŞLE GELECEK ARASINDA-İSLÂMCILIK, DEMOKRASİ VE CEMAATLER "
Umran Dergisi’nin Ağustos ayında yayınladığı 240’ıncı sayısı "Geçmişle Gelecek Arasında-İSLÂMCILIK, DEMOKRASİ ve CEMAATLER " başlığıyla çıktı. İşte bu Umran’da ele alınan konular…

Dünya ve Türkiye gündemi oldukça sıcak gelişmelere sahne oluyor. Türkiye’de cumhurbaşkanlığı seçimine doğru gidilirken, Mısır, Suriye, Irak ve Libya gibi ülkelerde devam eden sorunlar her gün daha da derinleşiyor. Bunun yanında geçen aydan beri İsrail’in Filistinlilere dönük vahşice, soykırımvari saldırıları bütün dünyanın gözleri önünde devam ediyor. Hiç şüphesiz bu son saldırılar büyük ölçüde el-Fetih ve Hamas’ın uzlaşı hükümeti üzerinde anlaşmaya varmalarını açıklamalarıyla ilgiliydi. Gelinen noktada Filistinlilerin bütünleşik bir Filistin otoritesi teşkil ettirmeye yönelik ilke kararı almalarına rağmen İsrail’in barış görüşmelerinin devam ettirilemeyeceğini açıklaması bölgede sağlam ve istikrarlı bir barışın oluşturulması önündeki engelin İsrail olduğunu net bir biçimde ortaya koymuş oldu.
Türkiye başta olmak üzere İslâm dünyasında son dönemde öne çıkan kavramlar arasında demokrasi ilk sıralarda yer alıyor. Öyle ki bugün İslâmcılık, demokrasinin bir nevi şemsiyesi altında kendi varlığını koruma kaygısı içinde. İslâmcılar için demokrasi geçmişteki demokrasi algılarının hepsinin ötesinde yeni bir durumu ifade ediyor. Keza, İslâmcılar büyük ölçüde geçmişteki gibi demokrasi kavramının düşünsel içerimlerine dönük sorgulamalardan uzaklar! 1970’lerden bu yana İslâmcıların mevcut rejiminin araçlarından biri olan seçimler, oy kullanma ve demokratik süreçlere katılım konularında üç temel yaklaşım sergiledikleri görülür. İmanî reddiyeciler, yöntemsel reddiyeciler ve yöntemsel benimseyiciler. Bu üç yaklaşım İslâmcı camiada demokrasi kavramına yaklaşım biçiminin aslında süreç içinde yaşanan bir düşünsel evrilmeye dayandığını göstermektedir.
Sistemle ilişkiler, bürokratik oligarşi karşısında demokrasi İslâmcıların sığınağı, korunaklı alanı hatta varoluşsal güvenlik alanı olarak öne çıkmış bulunmaktadır. Kuşkusuz son on iki yıllık AK Parti iktidarı İslâmcılar arasında bu düşünceyi güçlendiren en önemli faktörlerden biridir. İslâmcı geçmişi olanların bürokraside veya siyasi parti organlarında artan şekilde yer almaya başlamaları Müslümanların devletle veya ideoloji ve pratikler bütünü olarak sistemle kurdukları ilişkiyi büyük ölçüde değiştirmiştir. Demokrasinin İslâmcılar için varoluşsal güvenlik haline gelmesinin İslâmi algı, İslâmi düşüncenin geleceği için ne anlam ifade ettiği muhtemelen önümüzdeki yıllarda daha çok tartışılacaktır. Nasıl bir dünyada yaşadığımızı ve nasıl bir dünyaya doğru evirildiğimizi, yaşadığımız çağa şahitlik etmek istiyorsak yaşanan bu süreci olumlu/olumsuz yanlarıyla iyi etüt etmek zorundayız.
Kabul etmeliyiz ki, bugün İslâm coğrafyasında yaşanan tüm kanlı hadiseler, iç ve dış dinamiklerin arakesitinde vuku bulmaktadır. Tüm sorumluluğu ve suçu, dış güçlere yükleyip kendimizi temize çıkarma, gerçekçi bir yaklaşım olmadığı gibi iman etmiş olmanın yüklediği görev ve sorumlulukla da uyuşmamaktadır: “Siz, insanlara iyiliği emrediyorken, kendinizi mi unutuyorsunuz? Oysa siz kitabı okumaktasınız. Yine de akıllanmayacak mısınız?” (2 Bakara 44) ayeti kapsamında İslâm coğrafyasındaki iç dinamiklerin bu büyük kargaşa ortamında çok büyük payı olduğunu göz önüne almamız gerekmektedir.
İslâm dünyasında yaşanan sorunlara çözüm olma iddiasıyla ortaya çıkan İslâmcılık her türeviyle öteden beri bu tür meselelere dikkat çekmiştir. Özellikle bireysel ve toplumsal değişimin gerçekleşebilmesi için insanların ve toplumların benliklerini değiştirmelerine vurgu yapan Ra’d suresinin 11. ayeti sıklıkla hatırlatılmıştır: “Gerçek şu ki, insanlar kendi iç dünyalarını değiştirmeden Allah onların durumunu değiştirmez ve Allah insanlara bir felaket tattıracağı zaman hiçbir şey bunun önünde duramaz: çünkü onların, kendilerini O’na karşı koruyabilecek kimseleri yoktur.”
Sayıdan Bazı Başlıklar:
İslâmcıların Demokratlığı
Ercan YILDIRIM
Dinî-Seküler Bir Kurum Olarak Cemaatler
M. Enes TOPGÜL
İsrail’in Yeni Savaşa Son Veren Savaş Girişimi
Öner BUÇUKCU
İslâm Coğrafyasını Kasıp Kavuran Fitne-1:
Burhanettin CAN
İletişim: www.umrandergisi.com
YEDİKITA: ORTADOĞU’DAKİ KARGAŞA KİMİN ESERİ?
Yedikıta, Osmanlı döneminde huzurun hâkim olduğu Ortadoğu’yu; savaşların, kan ve gözyaşının hüküm sürdüğü bölgeye dönüştüren aktörlerin kimler olduğunu, yetişme tarzları, faaliyetleri ve hedeflerini anlatan dikkat çekici bir yazı yayınladı.

Yedikıta Tarih ve Kültür Dergisi ağustos sayısında Ortadoğu’da yüz yıldır süren kargaşanın kanlı tarihini kapak konusu yaptı. Tarihçi Yazar Dr. Ahmet Uçar’ın kaleme aldığı “Ortadoğu’daki Kargaşa Kimin Eseri?” başlıklı makalede önemli bilgilere yer veriliyor. Sömürgeciler tarafından “Ortadoğu” olarak adlandırılan bölgenin Osmanlı’dan kopartılarak kargaşaya sürüklenmesinde İngilizlerin rolüne mercek tutulan dosyada “Hindistan ve dünyanın birçok yerindeki sömürgelerinin devamlılığını Osmanlı’nın ve Halifeliğin ortadan kalkmasına bağlıydı. Mazlum milletlerin sırtında gittikçe semiren İngiltere, Ortadoğu’da tam hâkimiyeti sağlamak için özel ajanlarla bölgeyi yönetmeye kalkmıştı. Oxford’da verilen Arapça, Türkçe ve Farsça dil eğitimi; ardından İngiliz Kraliyet Coğrafya Cemiyeti`nde verilen askerî strateji, istihbaratçılık ve haritacılık eğitimiyle yetiştirilen ajanlar bölgede basılmamış toprak parçası bırakmamıştı…” deniliyor.
Sultan İkinci Abdülhamid’in hilafet ve İslam birliği politikası İngilizleri çok tedirgin ettiğini, bu yüzden, Arapları Osmanlı’dan ayırabilmek için planlar yapıldığı keydedilen makalede, İngiliz askeri istihbaratının Osmanlı ülkesinde yüzlerce ajan ve yerli işbirlikçi kullandığı belirtiliyor. Mark Sykes, Aubrey Herbert, William H. Irvine Shakespear, Gerard Evelyn Leachman, Gertrude Bell ve Thomas Edward Lawrence gibi meşhur ajanlar hakkında da çarpıcı bilgiler verilirken Sultan İkinci Abdülhamid Han`ın ajan ve misyonerlere karşı aldığı önlemlere de değiniliyor.
Yedikıta’nın kapak dosyasında ayrıca, İkinci Meşrutiyet öncesi ve sonrasında İngiliz Hayranı Jön Türklerin özellikle de Servet-i Fünun dergisini çıkaran Tevfik Fikret, Mehmed Rauf, Hüseyin Kazım Kadri, Süleyman Nasib ve Ahmet Hikmet Müftüoğlu gibi kadronun utanç dolu faaliyetleri konu ediliyor.
Öte yandan, Tarihçi Yazar Veysel Sekmen ise, “Irak Sınırını Çizen Kadın Getrude Bell” başlıklı makalesinde; arkeolog, tarihçi, yazar, şair, seyyah, dağcı ve sanat tarihçisi olarak bilinen Arap ders kitaplarında “kahraman kadın” olarak okutulan İngiliz casuslardan Gertrude Bell’in sıradışı faaliyetlerini inceleme altına alıyor.
Yedikıta Dergisi’nde Bu Ay
Yedikıta dergisinde bu ay; Ertuğrul Özbilen’in “Gazlı İçeceklere Osmanlı Tepkisi”, Kasım Hızlı’nın “Kitapların Piri Ali Emiri Efendi”, Yard. Doç. Dr. Raşit Gündoğdu’nun “Kırım Hanları Tekirdağ’da Yatıyor”, Ömer Faruk Yılmaz’ın “Orhan Gazi’nin Annesi: Mâl Hatun”, Mehmet Tütüncü’nün “İki Şehit Barbaros Oruç ve İshak Reis”, Yasin Özkan’ın “Maden Ocakları Müfettişlerce Denetlenmeli”, Mehmet Yıldız’ın “Bir Devrin Mizah Ustası İncili Çavuş”, başlığıyla sunulan ve ilgiyle okunacak yazılar arasında yer alıyor.
“Tecrübe Konuşuyor” röportaj dizisinde ise, tarih ve kültür sahasında ciddi araştırmaları bulunan Prof. Dr. Mehmet İpşirli’nin açıklamaları “Ana Kaynaklarımızı Neşretmeden Ciddi Araştırmalar Yapamayız” başlığıyla sunuluyor.
Yedikıta dergisi, ağustos sayısı ile birlikte İslam Bilim ve Teknolojisi serisinin 7.si olan “İbn-i Sînâ” kitapçığını okuyucularına hediye ediyor.
İletişim: www.yedikita.com.tr
HAKSÖZ: “GAZZE BİR KEZ DAHA ÖĞRETİYOR: DİRENİŞ İRADESİ KAZANACAK!”
Haksöz Dergisinin Ağustos 2014 tarihli 281. sayısı çıktı. İşgalci İsrail’in Gazze’ye dönük saldırılarına karşı ortaya konulan direniş kapağa taşınarak Hamas selamlandı.

“Kur’an’ın aydınlığına doğru” şiarıyla aylık yayınını sürdüren Haksöz Degisi, Ağustos 2014 tarihli 281. Sayısıyla okurlarının karşısına çıktı. Gazze direnişinin kapaktan selamlandığı dergiye bu ay “Gazze Bir Kez Daha Öğretiyor: Direniş İradesi Kazanacak!” manşeti atıldı.
Siyonist İsrail’in saldırısının çeşitli açılardan değerlendirildiği yazılar hassaten Gazze direnişinin kazanımlarına dikkat çekiliyor. Gündem’de Hamas ve doğal olarak Gazze-Filistin halkının çelikten iradesinin ümmetin geleceği açısından önemine dikkat çekilirken Rıdvan Kaya ve Bahadır Kurbanoğlu, saldırıların arka planını, direnişin stratejisini ve işgal gerçeğini analiz ediyorlar. Hamza Türkmen ise Gazze direnişinden siyasi fıkhımız açısından çıkartılacak dersleri, Hamas’ın merhaleci ve kararlı çizgisini ve Gazze direnişinde Türkiye’nin rolü ile İran’ın değişen politikalarını nasıl anlamak gerektiğini değerlendiriyor. Konuyla ilgili son yazı ise Musa Üzer’den. Üzer, Gazze üzerinden yapılan vahdet çağrılarının “samimiyetini” sorguluyor. “Gazze ortak paydası” söyleminin neye hizmet ettiğini ortaya koyan Üzer, İran’ın Hamas hazımsızlığını da gözler önüne seriyor.
Murat Koç, son günlerde Suriye muhacirlere yönelik artan ırkçı şiddetin arka planını ve meseleye nasıl yaklaşmak gerektiğini irdelerken; Hasip Yokuş, Suriye Kürdistanından izlenimlerini paylaşıyor ve IŞİD sorununa dikkat çekiyor.
Libya üzerine çalışmalarıyla tanınan Lokman Doğmuş Libya’da General Hefter’in son darbe girişimini ayrıntılarıyla izah ediyor.
Dergide Selefilikle ilgili araştırma yazısı da dikkat çekiyor. Oktay Altın, son zamanların en çok merak edilen konularından birisini, Selefiliğin doğuşu ve tarihî gelişimini tahlil ediyor.
Bir diğer dikkat çeken çalışma vahiy merkezli okuma konulu makale. Haşim Ay’ın kaleme aldığı makalede İslami şahsiyetin inşasına okuma eyleminin değerine ışık tutuluyor.
Mustafa Siel, tefsir yazılarını Fecr Suresiyle devam ediyor ve hayata yanlış bakışın hem dünyevi hem de uhrevi sonuçlarını ayetler ışığında değerlendiriyor. Aydın Ayar ise kıssalar üzerine kısa bir çalışma ile katkı sunuyor ve kıssaların mesajının önemine odaklanıyor. Fevzi Zülaloğlu da Müslüman gençlerin temel vasıflarını anlattığı yazısıyla dergideki yerini alıyor.
Dergide kültür-sanat, edebiyat içeriği de yoğun. Celal Kurşun, Bünyamin Doğruer ve Hikmet Kızıl Gazze ve Kudüs temalı şiirleriyle dikkat çekerken, Ali Değirmenci’nin denemesi direnen edebiyata yeni bir katkı niteliğinde. Ali Ekber Konuk ise dergi okuyucularını yeni çıkan kitaplardan haberdar etmeyi sürdürüyor.
Derginin arka kapağı ise 14 Ağustos 2013’te Rabiatül Adeviyye’de yaşanan katliama ayrılmış.
İletişim: www.haksozhaber.net
İTİBAR’IN AĞUSTOS AYI SAYISI YAYINDA
İtibar, 35. sayısı olan Ağustos sayısında edebiyat ve düşünce dünyamızın usta ismi Nuri Pakdil üstüne iki yazıyı ve Sadık Yalsızuçanlar`la yapılmış bir söyleşiyi kapağına taşıyor.

Şair İbrahim Tenekeci’nin yönetiminde aylık olarak çıkan İtibar, her zamanki gibi usta çizer Hasan Aycın’ın çizgisiyle açılıyor. Hemen arkasından Muzaffer Serkan Aydın`ın “Modus Operandi” şiiri geliyor. Derginin şiir sayfaları Cevdet Karal`ın “Kör Taksi Şoförü”, Fatma Şengül Süzer`in “Ama Nereye Bakacağım” ve Yusuf Özkan Özburun`un “Melek Tozu” başlıklı şiirleriyle devam ediyor. Ağustos sayısının diğer şairleri, Nurettin Durman, Zeynep Tuğçe Karadağ, Orkun Elmacıgil, Onur Bayrak, Murat Sözer, Belya Düz, Büşra Dilek, Mesut Doğan, Rabia Gelincik, Melih Tuğtağ, Orhan Özekinci, Kaan Orhan, Said Yavuz ve Ahmet Edip Başaran. Bu sayının arka kapak şiiri ise İsmail Kılıçarslan imzalı “Gazze Ulan!”.
Derginin Ağustos sayısının öykü sayfalarında ise Cemal Şakar`ın “Unutuş”, Yıldız Ramazanoğlu`nun “Baba Oğul ve Yıldızlar”, Işık Yanar`ın “Malatya Bağlantısı”, Betül Nurata`nın “Ciğerinde Kurulur Orkestra, Duymazsın” ve Cantürk Genç`in “Bezzaz Şükrü” öyküleri bulunuyor.
Nuri Pakdil`in Mektupları ve Sadık Yalsızuçanlar Söyleşisi
İtibar’ın Ağustos sayısında Nuri Pakdil`in kitaplarına girmeyen bir mektubu ilk kez yayınlanıyor. Bu sürprizi, Ali Görkem Userin ve Gökhan Ergür`ün Pakdil üzerine yazdığı müstakil yazılar takip ediyor. Ağustos sayısının söyleşisini ise Suavi Kemal Yazgıç, Sadık Yalsızuçanlar ile yapmış. Yazarın edebiyat ve düşünce hayatıyla ilgili derinlikli soruların sorulduğu söyleşi derginin dikkat çeken ürünlerinden.
İhsan Fazlıoğlu “Sonuç ile Süreç Arasında: ‘Gençlik’ Bir Soru mu Bir Yanıt mı?” başlıklı yazısı ile derginin fikriyat sayfalarını açıyor. Usta kalem Rasim Özdenören “Anı ve Tarih”, Kemal Sayar “Ahlak Nezaketle Başlar ve Sadakatle Devam Eder”, Leylâ İpekçi “Bir İnci Düştü Geceye”, Hüsrev Hatemi “Zincirlikuyu Köşkü, 9 Mart 2014”, Berat Demirci “Salon İslamcılığı” , Tarık Tufan “Sarı Çizgiyi Geçmek Tehlikeli ve Yasaktır” başlıklı yazılarıyla derginin fikriyat sayfalarında yer alıyorlar. Mustafa Ruhi Şirin, M. Fatih Andı, Mehmet Nuri Yardım, Ercan Yıldırım, Murat Erol ve Erol Yılmaz yazılarıyla İtibar’ın Ağustos sayısına katılan diğer isimler.
İletişim: www.itibardergi.com
NİDA: “İMARIN İDEOLOJİYE YENİLGİSİ: YA DA ŞEHRİ KUŞANMAK İÇİN KENTE DİRENMEK”
Nida Dergisi’nin 164. Sayısı çıktı! Nida Dergisi 164. sayısında; İmarın ideolojiye yenilgisi: Ya da şehri kuşanmak için kente direnmek konusunu irdeliyor...

Değerli İslâm araştırıcısı Montgomery Watt ‘Endülüs’ isimli kitabında, Arapların Avrupa’nın göbeğinde kurduğu büyük devletin en önemli başarısını ‘özgün şehir’lere bağlıyordu. Şehir size anlam katan, sizi kendiniz kılan, kendinizden, canınızdan, kokunuzdan ve renginizden bir şeyler kattığınız mekânın adıdır.
Kur’ân-ı Mübîn, kimi yerlerde mekâna özel vurgu yaparak, insana kimlik katan unsurlardan biri olarak tanımlamıştır mekânı. İsrâ sûresinde Resulü’nün hicretini iki secde mekânı arasında tanımlayarak o kutlu diriliş gününe mekânla anlam katmakta. Hz. Peygamber’i Mekke oligarşisinin tahakkümünden kurtarırken de yine, O’nu kabul edecek bir şehrin zeminini, Rabbimiz kalplere hidayeti ilham ederek hazırlamakta. Daha da önemlisi Allah Resulü ve mü’minlerin teşrifinden sonra o mekânın adı ‘Yesrib’ yerine ‘Medine’ olarak değiştirilmiştir. O halde mekâna isim veren şey, içinde bulunan insanların kimliğidir. Başıboşluktan bir hukuk düzenine giren şehir, artık ‘Medine’ adını almış ve yeni kimliğine göre inşa edilmiştir. İlk yapılan inşa, kalplerini ve evlerini Muhacir kardeşlerine açan Ensar’ın ihyâsıdır. Daha sonraki ihyâ ise bir mescid inşasıyla şehrin rengini değiştirmiştir.
O halde şehir duvarlar yığını değildir. Şehir, bir anlam arayışıdır. Mekân, âfâkta ve enfûste sizin inşa edilme sürecinizin aşamalarından biridir. İnsan ufku, insanın gözünü diktiği yerden ötesini görebilme becerisi ile gelişir. Dikeyden gelen bir sözün (vahiy) bir insan dili ile yatay olarak yayılması, sözün, keskin sınırlar yerine oval/kuşatıcı bir estetiğe sahip olması mekâna aksettirilen bir durumdur.
Nida Dergisi’nin sayfaları arasında heyecan ve ilgi uyandıran yazılar ve yazarlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz:
Şehirden İndim Kente
Nusret ALTUNDAĞ
Şehrin Düşüncesi Düşüncenin Şehri:
Şehri Düşünceye Çağırmanın İmkanı Üzerine
Mehmet ULUKÜTÜK
Kente Özgü Din Anlayışı
Altan Murat ÜNAL
Mekân ile Anlam Üzerine
Mücahid SAĞMAN
Ahmed Hamdi Tanpınar’da Mekansal Varoluşun Parçalı Kamusallığı
Arif ARCAN
Doğru Hayat
Hüseyin KARATAY
Müslümanca Düşünmek ve Fırkacılık
Ömer KARATAŞ
Köksal ALVER İle
Kent Kültürü ve Modern Kentler Üzerine...
Röportaj: Mücahid SAĞMAN
Ahmed Cevded Paşa
Bilal SÜRGEÇ
Asaf EMİNGİL ile
Yazı ve Popüler Kültür Ekseninde Okumak
Söyleşen: Burak Ayçiçek
Sürgünden Mektup
Mahmud Derviş Çev.: Sümeyye Hamarat
Soruşturma: Ramazan ve Kültürel Etkinlikler
Hazırlayan: Mücahid Sağman
İletişim: www.nidadergisi.com
İNSAN VE TOPLUM’UN 7. SAYISI “ŞEHİR” DOSYASI İLE ÇIKTI
İlmi Etüdler Derneğinin çıkardığı İnsan ve Toplum Dergisi’nin “Şehir” dosyalı 7. sayısı yayımlandı. Türkiye’de sosyal bilimler alanında önemli bir yeri olan İnsan ve Toplum, EBSCO, Index Islamicus, CSASociological Index, IBSS, DOAJ, Ulrichs, ULAKBİM gibi indekslerde yer alıyor.
İnsan ve Toplum’un 7. sayısında, şehircilik, şehirlerin tarihsel süreçte değişimi ve dönüşümü gibi konularda toplumun ve siyasetin yansımaları ele alınıyor.
Modernite projesi ile temellenen kentleşme olgusu şehirlerin mercek altına alınmasına neden olmaktadır. Sosyal bilimler içinde farklı disiplinlerin dikkatini çeken bu durum, şehir ve ona bağlı yazın dünyasının bulanık bir mecrada devleştiği bir problem alanıyla da akademiyi karşı karşıya bırakmaktadır. Öte yandan, şehirlerin büyümesi ve gelişmesine ilişkin teknik addedilen rasyonalitelerin, bütün imgeleri yeniden kuran yıkıcılığı da sosyal bilimlerden çok daha hızlı bir biçimde şehirciliğin bilgi alanını kuşatmaktadır. İnsan ve Toplum’un bu dosyası söz konusu problem alanının akademiye yansımalarını gözler önüne seriyor.
İLEM’de gerçekleştirilen Turgut Cansever Atölyesi’nin araştırmalarını da içeren dosyada şehircilik bağlamında kaleme alınan makalelerin yanında farklı disiplinlerden makaleler ve çok sayıda kitap değerlendirmesinin ilim dünyasına katkılar sunması bekleniyor.
Şehir dosyasında dikkat çeken “Turgut Cansever’de Şehircilik ve Planlama Düşüncesi” adlı makale Uludağ Üniversitesi Mimarlık Fakültesinden Muhammed Esad Tiryaki tarafından kaleme alındı. Makalede Turgut Cansever’in şehircilik ve planlamaya dair düşünceleri; muhafaza, komşuluk ve iktisadi faaliyet olmak üzere üç kavramla beraber ele alınıyor. İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Murat Şentürk ise “Turgut Cansever Düşüncesinde Şehrin Değişimi” başlıklı makalesinde, Turgut Cansever’in şehre ve şehrin değişimine ilişkin yaklaşımını ele alıyor. Şentürk çalışmasında ayrıca, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın değişimle ilgili görüşlerine yer vererek Cansever’le olan benzerlikleri ve farklılıkları değerlendiriyor.
İnsan ve Toplum Dergisi’nin Şehir dosyasındaki bir diğer makale Yunus Çolak’a ait. Kırklareli Üniversitesi Mimarlık Fakültesinde görev yapmakta olan Çolak “Adil Kent Yaklaşımı ve Kentsel Dönüşüm: İstanbul Esenler Örneği” isimli makalesinde planlamada yeni kurumsal bakışlardan biri olan adil kent yaklaşımını ve kentsel dönüşüm sürecini değerlendiriyor.
Tarihî Yarımada’nın belirli bölgelerine kıyasla daha fazla üstünlüğe sahip olan bazı semtlerinin bu üstünlüklerinin zaman içinde nasıl bir dezavantaja dönüştüğünü, şehrin idari ve ekonomik merkezine yakınlığın daima bir avantaj olmadığını ve coğrafi konumun gerçekte bir külfet olabileceğini Gedikpaşa örneğinde gözler önüne semeye çalışan Özcan Şabudak ise “Tarihsel Süreçte Bir Kentsel Değişim Örneği: Gedikpaşa” makalesiyle karşımıza çıkıyor. Özel Zografyon Rum Lisesinde görev yapan Dr. Şabudak makalesinde, semtin yaşadığı olumsuzlukları geleneksel üretim faaliyetleri ve sosyal yapıdan hareketle inceliyor ve bunların çözümü için bazı öneriler sunuyor.
Derginin yeni sayısında dikkat çeken makalelerden bir diğeri Abant İzzet Baysal Üniversitesi Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü öğretim üyesi Ahmet Uğurlu’nun “ClaudeLévi-Strauss’ta Mitos” başlıklı çalışması. Uğurlu çalışmasında, mitleri insanoğlunun gerek evrensel anlamda yaşama gelişini tanımlamada gerekse bir bölgedeki topluluğun kendi varlığını anlamlandırmada kullandığı kutsal söylenceler olarak tanımlıyor. Uğurlu, Lévi-Strauss’un mitosların anlaşılmasında kullandığı modern yapılara değinerek insanın müphemliğinin büyük oranda giderileceğini söylüyor.
Marmara Üniversitesi Ortadoğu Araştırmaları Enstitüsünden Ali Erken “Örgüt ve Strateji: 1965-1980 Arasında Milliyetçi Hareket Partisi” isimli makalesinde, 1965-1980 arasında Milliyetçi Hareket Partisi ve etrafında oluşan ülkücü kuruluşların yapısal analizini sunuyor. MHP ve ülkü ocakları çatısı altında organize olan gençlik teşkilatının kendi içindeki ve birbirleri arasındaki stratejik ve ideolojik farklılıkları ortaya koymayı amaçlıyor.
The City University of New York’tan Cemal Yetkiner İngilizce olarak kaleme aldığı makalesi “Türkçede Misyonerlik Literatürünün Gelişimi”nde, genel Türk literatürünün “Türkiye’de misyonerlik faaliyetleri” olgusuna metodolojik ve konusal açıdan nasıl yaklaştığını inceliyor. Yazar, bu eserlerin incelenmesinin Türkiye’de misyonerlik faaliyetlerine olan entelektüel bakışın tarihsel sürecini anlamaya yardımcı olacağını belirtiyor.
Yine İngilizce olarak yazılmış bir diğer makale olan “Zamanın Sanat Eseri Üzerindeki Etkisi: Holocaust Filmlerinin Hermenötik Bir Okuması” başlıklı çalışma Abdullah Başaran’a ait. Stony Brook University Felsefe Bölümünde master derecesi alan Başaran makalesinde ön yargı ve tarihsellik kavramlarının bir soykırım filmi yönetmeninin yaşadığı zaman dilimi ile olan yakın ilişkisi üzerinde duruyor.
Bununla beraber dergide, Şaban Ali Düzgün tarafından kaleme alınan “Sol İlahiyat: Dinin Sol Yorumunun İmkânı, Riskleri ve Sınırları” başlıklı değerlendirme makalesi ve on iki kitap eleştirisi yer alıyor.
İnternetten ücretsiz olarak incelenebilen ve pdf formatında edinilebilen İnsan ve Toplum’un bu sayısı da yıllarca referans özelliğini koruyacak bir eser niteliği taşıyor.
İletişim: http://www.insanvetoplum.org/index.php/IVT/issue/view/7/showToc
İLİM VE İRFAN: MÜSLÜMAN AİLE SON KALE
Aile, hayatın başladığı ve bittiği yerdir. Gözlerimizi açtığımızda bizi, gülen gözleriyle annemiz, babamız, sevenlerimiz karşılar; kapattığımızda geride gözleri yaşlı ve kederli bir topluluk bırakırız.

Hayat ve ölüm arasındaki ince ve uzun çizgide hep ailenin içinde yoğruluruz: Acılar, kederler, sevinçler, hüzünler. Aile kurmak yeni bir dünya kurmaktır. Bu yeni dünyanın şartlarını, havasını, iklimini hep saadet, huzur, mutluluk kumaşıyla oluşturmak, dokumak isteriz. Bu kumaş, bize insanlığımızı, Müslümanlığımızı temin eder veya insanlığımızla, Müslümanlığımızla bu kumaşı, bu iklimi biz temin ederiz.
İlk vahiy geldiğinde Hatice’sine koşan bir Peygambere iman ediyor; kocasına peygamberlik verildiğini duyduğu andan itibaren bütün ömrünü O’na adayan bir hanımı annemiz biliyoruz.
Hazret-i Ali Efendimizle Hazret-i Fatıma annemizin göklerde kıyılan mübarek nikahlarından ve kutlu hayatlarından kareler düşüyoruz günümüze, gönlümüze. Bir dede ve O’nun cennetin efendileri torunları. Hep o saadet, hep o mutluluk, bütün hayat iklimimize cennet kokusu yaymaya yetiyor.
Ve bugünün dünyası… Yıpratıcı, yok edici, ayrıştırıcı, isyankar, tehditkar, sonu felaketlere, uçurumlara giden hayatlar. Aile, acıları eritmek, hüzünleri yok etmek, kederlere son vermek; sevinçleri çoğaltmak, hayatı paylaşmak için bir merkez. O da içten, o da değerlerinden koparsa, o da dağılırsa, geriye insanı teselli edecek ne kalıyor? İnsana bir yuvanın sıcaklığını verecek ne kalıyor?
Hangimizin şefkate, merhamete, affedilmeye, sahiplenilmeye, gözyaşlarımızı akıtacak bir kucağa ihtiyacı yok ki? Hangimiz, kendimizi büyük İslam ailesinden dışarıda tutabiliriz ki? Hangimiz babasız, annesiz, dedesiz, ninesiz, rahmetsiz, merhametsiz, şefkatsiz büyümeyi göze alabilir ki?
Sabah, hanımı ve çocukları Allah’a emanet ederek evden çıkmanın huzurunu; akşam eve dönünce gözleri parlayarak adeta üzerinize atlayan minicik ellerin sıcaklığını hangi maddi güç verebilir? Bet ve bereket ailenin temel kavramıdır; bereket, ailenin ve insanın özüdür; ömrümüz de, hayatımız da aile saadetinin oluşturduğu bollukta, berekette anlam bulmaktadır.
Adem babamızla Havva annemiz ilk aileyi kurarak insanlık hayatına adım atmadılar mı? Büyüklerimize hürmetin, küçüklerimize şefkatin kuşaktan kuşağa aktığı, bir aile huzuru içinde varlığımız anlam kazanıyor. Modern çağ aileyi yıpratır; İslam her gün yeniden kalbimizi, ailemizi, hayatımızı kuşatır, yapar, inşa eder. Biz bu ailenin kalbine, huzuruna inanıyoruz; çünkü o bizim son kalemiz!
MODERN TAHRİBATLARA KARŞI SON KALE: MÜSLÜMAN AİLE
AHMET BİRLER
Modern çağlarda yaşanan en önemli değişimlerden biri Müslüman aile yapısında oldu. Bireyci, hazcı, kutsalla irtibatı koparılmış modern insan, yoluna devam edebilmek ve başladığı dünyevileşme sürecini tamamlayabilmek için ailede bir ameliyat yapma ihtiyacı duydu. Aile ona kurtulmak istediği ne varsa onları hatırlatıyordu. Bunlardan kurtulabilirse tamamen özgürleşecekti.
Nelerdi Müslüman ailenin ana unsurları? Müslüman aile niçin dünyevileşmenin önündeki ana engel olsundu ki? Müslüman ailenin ne gibi özellikleri vardır ki modernizm onu tahrip etmek istemiş olsun? Bunlardan başlıcalarına yakından bakalım:
Mahremiyete saygı
Öncelikle mahremiyet. Müslüman aile mahremiyet ekseni etrafında şekillenir. Dışarıya ölçülü bir şekilde kapalı olduğu gibi, dışarıdaki mahrem alanlara ve başka evlere karşı da saygılıdır. Müslüman ev modeli bu mahremiyet esas alınarak inşa edilmiştir. Yüksek duvarlarla tahkim edilmiş bir avlu (Anadolu’da buraya çok manidar bir biçimde “hayat” da denir) içerdeki hayatı gözlerden saklar ama bir yandan da evin tesettürlü kadınlarına, yabancı gözlerden uzak bir şekilde serbestçe, ev haline uygun olarak hareket etme imkanı tanır. Bugün çocukların apartman dairelerinde haklı olarak bunalmalarına karşın, o günün çocukları, avludaki ağaçları, ağaçlardaki salıncakları, avludaki evcil hayvanları ve bilumum eşyayı kullanarak gün boyu sıkılmadan, temiz havada oynayabilirdi.
Bu mahremiyete dikkat sayesinde, evin ve mahallenin huzuru daha az bozulur, iffeti korumak her anlamda daha kolay olurdu. Bugün ise evlerimizi dışarıdaki yabancı gözlerden korumayı sağlayamaya çalışsak bile, gözlerimizi yabancı hayatlardan koruyamıyoruz. Çünkü evlerimizde televizyon var. Televizyondan evimize her gün yüzlerce hayat, binlerce yüz, mahrem-namahrem demeden giriyor, bizi etkiliyor, dönüştürüyor.
EVİMİZİ CENNETE DÖNÜŞTÜRMEK MÜMKÜN
MUHAMMED EMİN YILDIRIM
Arapça sözlüklerimiz gerek aile kelimesine, gerek usre kelimesine birçok anlamlar verirler. Bu anlamlardan bir tanesi şudur; Aile, birbirlerini tartan, dengeleyen terazinin iki kefesidir. Biri yeterli ağrılıkta olmazsa, diğerini dengeleyemeyen, dolayısıyla itidali bozan bir durumdur. Bir başka tanıma göre, biri olmazsa, diğeri ayakta duramayan, biri diğerine destek olan bir yapıdır. Üsreye gelince, onun için verilen en güzel anlamlardan biri, dışarıdan gelen saldırılara karşı giyilen zırhtır. Bu tanımlardan yola çıkarak, aile ne demektir, sorusuna, aile; dengeyi sağlayan terazi, yapıyı koruyan destek ve saldırılara karşı giyilen zırhtır, diyebiliriz. Bu tanımlar aile kurumunun değer ve kıymetinin ne olması gerektiğini bizlere telkin etmektedir.
Eğer böyle bir bilinçle aileler oluşturulursa dünyadaki cennetler bizlerin evleri olacak, cennetin kokusu evlerimizden topluma doğru yayılacaktır. Unutulmamalıdır ki, mü’mine dünyada, ahiretteki cennet yok; böyle bir cenneti araması boşunadır, ama mü’mine dünyada, cennetin kokusunu duyacağı yerler vardır. Arafat, Ravza-i Mutahhara, Uhud, salihlerin ve alimlerin meclisleri gibi... Elbette salih ve saliha eşlerin oluşturduğu bir yuva da dünyadaki cennetin şubelerinden biri olacaktır. Evlerimizi cennet şubeleri kılmak için Asr-ı Saadet dediğimiz o güzel dünyada kurulan haneleri ve o evlerin sakinleri olan sahabe efendilerimizi çok iyi tanımamız gerekiyor. Evlerimizin iklimini, saadet asrının iklimine dönüştürmeye vesilesi olması için, o günün dünyasında farklı bir konumda olan bir evin kuruluş sürecinden bahsetmek istiyorum. O ev, Ehl-i Beyt`in kökü olan Hazret-i Ali ile Hazret-i Fatıma`nın evidir.
HAKİKAT AİLESİNİN BİR FERDİ OLMAK
DOÇ. DR. AHMET ALBAYRAK
Bütün yakınlıklar Allah’tandır. Yine bütün yakınlıklar Allah’a aittir. Kalplerimiz Allah’ın elinde ise sevdirip yakınlaştıran da O’dur; nefret ettirip uzaklaştıran da. Bizler için önem arz eden nokta, ezelde yani ervah âleminde Allah ile abd arasında sebkat eden ahde vefaya, bir başka ifadeyle kurb-ı mesafe’ye yakınlığımızı sürdürebilme gayretimizdir. Yine bütün yakınlıklar Allah’a doğrudur; ruhumuzdaki ruh’un keşfine doğru seyretmektir. Rabbimize olan manevi yakınlığımız kurb-ı Hüda’dır; Hak ile kul arasında araçların bulunmaması veya az olmasıdır; Hakk’ın taatına, tevfikine ve inayetine yakın olabilmektir. Bu süreçte kul Rabbine yakın olduğu gibi Rabbi de kuluna yakın olur, ta ki “kabe kavseyni ev edna”ya kadar… (Necm, 9)
Beliğ’in, “Duası ehl-i kurbun reddolunmaz dergah-ı Hak’ta” mısraında buyurduğu gibi bu yakınlık, İlahi nazların yaşanabileceği bir rü’yet makamıdır.
Gerçek akrabalık ilişkileri ancak bu düzeylerde yaşanabilmektedir. Dünyevi düzlemde aile ve akrabalık ilişkilerimizi soy üstünlüğü yapmadan böyle yüce bir perspektiften değerlendirebilsek aile fertlerinin, hısım ve akrabalarımızın yakınlıklarına şahit olabileceğiz. Aile ilişkilerimizin zemini Hak ve hakikat olmalıdır ki, aile, insan gibi insan olanların ocağı olsun. İnsan olmanın yüksek değerini barındıran ailelerden oluşan akrabalık ilişkileri, ortak ideallerin gerçekleşmesine zemin hazırlayacaktır.
Aile, bir irfan meclisi olmalıdır. Ailenin her bir ferdi bu meclisin arifi gibidir. Bir başka ifadeyle arifler meclisleri aslında gerçek ailelerdir; ailemiz için modeldir onlar.
Ailemizde Rabbimizin rahmet esintilerini gönlümüz ve ruhumuzla hissedebilmeliyiz ki yuvamız bir cennet köşesi olabilsin.
İletişim: www.ilimveirfan.com.tr
YÜZAKI 114`ÜNCÜ SAYISINI YAYINLADI
Önce problemi görmek ve mes’ûliyeti kabullenmekle başlamalı işe...
Eğitim sisteminden şikâyet eden öğretmenler demeli:
«Nesil sessiz feryatlar içinde gafletin günahların içinde tükeniyorsa;
Bizim mes’ûliyetimiz...»

Halkın dînî ahlâkî algı ve uygulamalarında hatalar varsa, hocalar, imamlar itiraf etmeli:
«Bizim mes’ûliyetimiz.»
Hayıflanmaktan, diz dövmekten bahsetmiyoruz;
«Bizim mes’ûliyetimiz!» diyerek kolları sıvamalı. Bir şeyler yapmaya başlamalı. Çözümün parçası olmayan, problemin parçasıdır.
«Bizim mes’ûliyetimiz!» demek, suçu üstlenmek demek. Biz üstlensek de üstlenmesek de hesap bize sorulacak. Yetimlerin gözyaşı, mazlumların feryâdı, hidâyet mahrumlarının vebâli bize sorulacak.
Biz; «Bizim mes’ûliyetimiz!» demesek de bu mes’ûliyet bizim!..
İslâm âleminin kan ağladığı, hele vicdan yarası Gazze’nin yine kanadığı günlerde; ülkemizin ilk kez vatandaşlarının oylarıyla cumhurbaşkanını seçeceği tarihî bir süreçte, mes’ûliyetlerimizi hatırlatmak da;
Bizim Mes’ûliyetimiz...
Yüzakı dergisinin 114. sayısında neler var? Birlikte bakalım…















