Tuğçe Tatari, yeni kitabı Gençler Nereye ile Türkiye’de genç olmanın zorluklarını ve umutlarını görünür kılıyor. Kitap, ülkenin bugününü ve yarınını gençlerin gözünden okumaya davet ediyor. Birbirinden farklı hayatlar yaşayan gençlerle yapılan görüşmeler, gençlerin omuzlarına yüklenen ekonomik, sosyal ve duygusal ağırlığı gözler önüne seriyor.
İki üniversite bitirip kuryelik yapanlardan, ortaokul sıralarında çocuk işçiye dönüştürülenlere; bağımlılıkla mücadele edenlerden kimliğini savunmak zorunda kalanlara; mülteci gençlerden bavulunu kapı aralığında hazır tutanlara kadar uzanan hikâyeler, Türkiye’de genç olmanın romantikleştirilmiş klişelerini kırıyor. Tatari’nin çalışması, umutla umutsuzluk, hayalle baskı arasında sıkışmış hayat hikâyelerini çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Gençler Nereye, yalnızca bir saha çalışması değil; ülkenin geleceğini gençlerin gözünden görme cesareti sunuyor
Mürekkep Söyleşiler'de bu hafta Tuğçe Tatari ile yeni kitabı Gençler Nerey'eyi konuştuk.
Bu kitabı yazmaya sizi iten asıl kırılma anı neydi? “Gençler nereye?” sorusu sizin için ilk ne zaman yıkıcı hale geldi?
Gençlerin bir süredir gündeme geliş biçimi oldukça endişe verici. Suça sürüklenen çocuklar, MESEM'li gençler, uyuşturucu batağındaki gençler, birbirini öldüren, öğretmenini öldüren gençler, muazzam bir zorbalama kültürü… Bunların hepsi bir araya gelince aslında hepimiz bir durup ‘gençler meselesini’ gündemimize almalıyız.
Röportaj yaptığınız gençlerde sizi en çok şaşırtan ortak duygu ne oldu?
Bu ülkeden kaçıp gitmek istediklerini söyleyeceklerini düşünüyordum. Aksine güçlenip ülke adına faydalı şeyler yapmak, burada bir yaşam kurmak eğilimindeler. Bu beni şaşırttı. Ülke bu kadar haksızlığa uğratırken gençler ülkeden vazgeçmemişler.
Gençlerin “görülmüyoruz, duyulmuyoruz” ifadesini çok sık vurguluyorsunuz. Bu duygunun en belirgin kaynağı sizce aile mi, devlet mi, toplum mu?
Önce aile. İlkin ailede görülmeme ve duyulmama başlıyor, sonra devlet tabii.
Devlet gençlerini görmüyor, sanki o yaş grubu insan yok gibi davranılıyor. Toplum ise gençlere sorun olarak bakıyor genel olarak.
Ekonomik krizin gençlerin hayal kurma biçimini nasıl dönüştürdüğünü gözlemlediniz?
Pek hayal kalmamış. Evlenmeyi mi hayal edeyim, nasıl ev geçindireceğim diyenden, okuduğu bölümü en kolay iş bulabileceği bölümleri araştırarak seçtiğini, bu uğurda hayal ettiği meslekten vazgeçtiğini anlatıyor hepsi. Gençlik hayaldir. Ama şimdi hayal bile lüks kalmış.
Çok üzücü tabii.

Kitapta maddi durumu oldukça iyi eşcinsel bir gencin güvenlik kaygısıyla şoförle dolaşması gibi çarpıcı anlatılar var. Bu korku bireysel bir travma mı yoksa yaygın bir toplumsal gerçeklik mi?
Türkiye LGBTİ+’lar için yaşam tehdidi barındıran bir ülke. Zengininden gencine hiç fark etmez. Devlet politikalarıyla da bu durumu destekliyor; düşmanız, karşıyız, kimliklerinizi yasaklıyoruz, diyor. Hal böyle olunca parası olan koruma tutuyor başına bir şey gelmesin diye. Parası olmayanın ise korunma mekanizması olmuyor. Bir şekilde kapağı yurt dışına atabilmeye bakanlar da şanslı kesim.
Çok zengin bir genç kadının “salçalı ekmek” hayalini özgürlük metaforu olarak anlatması sizce sınıfsal bir vicdan mı, romantik bir karşıtlık mı, yoksa gerçek bir sıkışmışlık hali mi?
Sınıflar arası uçurumlar ülkesi Türkiye. Bir gecekondu ile ultra lüks bir ev komşu olabiliyor. Sınıfsal uçurum, fırsat eşitsizliği gibi gerçeklerin içinde yaşarken birbirinin sınıfına temas edildiğinde herkesin deneyimi farklı oluyor. Temas bazen empati, bazen farkındalık yaratabiliyor. Tabii bunlar iyi örnekler.
Kitapta farklı sosyoekonomik bireylere yer vermekle birlikte daha çok dezavantajlı kimliklere yer veriyorsunuz. “Gençler nereye?” sorusu daha geniş bir kuşak panoraması beklentisi yaratıyor. Daha sistemle uyumlu, kariyer odaklı ya da memnun gençlere neden daha az yer verdiniz?
Açıkçası ODTÜ, Boğaziçi gibi okullardan birçok öğrenciyle görüştüm. Kariyer odaklı olanların da iş bulma endişesi yüksekti. Yani anlayacağınız devir çok da memnun bir genç üretecek durumda değil. Çok iyi okumuş, alanında parlamak isteyen bir genç hak ettiği koşullarda iş bulamıyor. Buradan pozitif hikâye çıkarmak zor.
Bu ülkenin bırakın gençleri, bir bütün olarak vatandaşlarına sunmuş olduğu seçenekler her yıl daha da azalıyor. Umutsuzluk ve karamsarlık maalesef ki yaygın. Öte yandan kitabınızda gençlerin röportajlarını okuduğumda çoğunun daha çok “isteyen” tarafta olduğu hissine kapıldım. Çaba, mücadele, daha çok çalışma, seçenekleri zorlama gibi kavramlara yabancı olduklarını düşündüm. Türkiye’deki bütün gençler tam olarak böyle mi?
Açıkçası bu çocuklar tıpkı tüm ülke gibi ellerinden hakları alınmış çocuklar. Eğitim bir haktır, kaliteli eğitim de bir haktır. Kimisi daha mücadeleci, kimisi daha içe kapalı ama ne fark eder? Sonuçta sorun onlarda değil. Sorun haklarının verilmemesinde.
Saha çalışması sırasında sizi umutlandıran bir genç hikâyesi oldu mu?
Evet, elbette oldu. Fiziksel dezavantajı oldukça belirgin, tüm çocukluğunu zorbalanarak geçirmiş bir genç kadının mücadele gücü mesela etkiledi beni. Böyle bireylerle hayatın içinde karşılaşmak her manada umut verici.
Sizce bugünün gençliğini önceki kuşaklardan ayıran en temel fark ne?
Bu gençlik AK Parti dönemi gençliği. Siyasi ortam, yaşam, kültür sanat, ekonomi, dünyada yaşananlar… Bunların hepsi bir araya geldiğinde bir kuşağın genel hatlarını ortaya koyuyor. Elbette çok temel farkları var.
Bu kitabı en çok kimlerin okumasını istersiniz: anne babalar mı, karar vericiler mi, yoksa gençler mi?
Önce babalar. Çünkü evde temel sorun babalarda başlıyor. Ardından da siyasetçiler. Bir nesli kazanmanın, geleceği şekillendirmenin siyasetini, politikasını üretmeye kafa yoracak, bu konuda çalışacak hangi partiden olursa olsun siyasetçiler…




















