Masa


 

 

Dalgalar kumsala şiddetlice çarpıyor. Kahraman bir asker gibi yaptığım kaleyi dalgaların şiddetinden korumaya çalışıyorum. Olmuyor; en fazla birkaç dalga sonucunda kale yerle bir oluyor.

 

Bir masa... Dalınan hayaller, ikisi dolu diğer ikisi boş olan dört sandalye... Bu dördünden 1 kişilik bile ses çıkmıyor. Diğeri, bir diğerinin konuyu ilk açanın o olmasını istiyor. Bir diğeri için durum çok da faklı değil. Sessizliğin sonucu bekleyiş oluyor. Aslında ikisi de zihinlerinde birbiri ile konuşuyor. İkisi de birbirlerine bunları söylemeyecek olsa da, aslında ikisi de yaptıklarından çoktan pişman oldular bile.

 

Nedensiz sorunlar masada canlanıyor. Aynı bardaktan iki kişilik kahve yudumu... Kendimizi üzmekten bir arpa boyu kadar uzaklaşamıyoruz masadan. Sitemlerimiz yanımıza kar kalıyor. Bunca günahın arasında tek suçlusu biz olamayız. Yavaş ilerleyen notalar sessizliği iyiden iyiye arttıyor.

 

Güneş artık bulunduğu yerin daha da ötesinden bakıyor aşağılara. O sırada diğeri bir diğerine göre cesaretini toplamış olacak ki parmak kaldırarak söz alıyor. Yalandı, her şey yalan.  Ne sen ne de ben olmadan bu masanın bir parçası olmak mümkün değil. Bir diğeri inanmadığını söylüyor bunlara; ama aslında biliyor ki söylenilen her şey son harfine kadar doğru.

Güneşin kızıllığı yansıyor dalgalardan masanın üzerindeki bardaklara. Zihinlerde aynı içsel konuşma yankılanıyor: Kendimizi arayışımızdı yelkenleri indirip, hayallere dalışımız. Şimdi olabildiğince uzağız ufuktan. Uzaktan bakıyoruz geçip gittiğimiz yollara. Limanlar gözümüzde büyüdükçe büyüdü uzaklaşıp küçülmesi gereken yerde... Sanırım artık susma vakti. Kaybetmek de güzel her şeye rağmen kaybetmeyi bir kenara bıraktığımız yerde.