Röportaj: Nilgün Çelik
Edebiyat dergilerinde ve gazetelerde yayımlanan yazılarıyla bilinen Hülya Çelik, ilk öykü kitabı “Merdivenli Sokak” ile okur karşısına çıkıyor.
Uzun yıllar öğretmenlik yapan Hülya Çelik, mesleki gözlemlerinden ve birikiminden yola çıkarak kaleme aldığı öykülerini “Merdivenli Sokak” adlı kitapta bir araya getirdi. On üç kısa öyküden oluşan kitap, çocukluk temasına odaklanıyor.
Kitapta yer alan öyküler, çocukların sessizliği, bastırılmış duyguları ve çevreleriyle kurdukları ilişkiler üzerinden ilerliyor. Yazar, çocukluk dönemine dair çeşitli toplumsal ve bireysel durumları, dramatize etmeden, yalın bir anlatımla ele alıyor.
Öykülerde, çocukların toplumsal yapı içindeki konumları sorgulanıyor. Özellikle kız çocuklarının üzerindeki beklentiler, sessizlikle ödüllendirilen davranış biçimleri ve bastırılmış kimlik arayışları öne çıkan temalar arasında yer alıyor.
Kitabın bir bölümünde geçen anlatım, bu temaların altını şu sözlerle çiziyor:
“Biz kimsenin umurunda değildik. Biz çocuktuk. (...) Ne kadar sessiz ve görünmezse o kadar makbul olan varlıklardık.”
Bu yaklaşım, öykülerin çocukluk deneyimi üzerinden toplumsal normlara yönelik bir okuma sunmasına olanak tanıyor.
Mürekkep Söyleşiler'de bu hafta Hülya Çelik ile ilk öykü kitabı “Merdivenli Sokak”ı konuştuk.
İlk öykünüz “Sigorta Hastanesi” ile sorularıma başlamak isterim. Burada bir akran zorbalığından bahsediyorsunuz. Çok hisli ve gerçekçi bir öykü. Akran zorbalığı sizce nasıl başlar? Bizim içimizde ama bizden bağımsız bir duygu mudur?
Bu öyküyü yazarken çıkış noktam, “istediği şeyi ailesine, annesine doğrudan söyleyemediği için yalana başvuran” bir çocuğu anlatma isteğimdi. Öyküye akran zorbalığı meselesini fark etmeden eklemişim ve siz sorunca derinlemesine düşündüm. Bir eğitimci olarak cevap vermem gerekirse akran zorbalığı aslında tam da bu öyküdeki gibi tatlı tatlı başlıyor. Kendi sahip oldukları üstünden, sahip olmayan arkadaşını ezmek ve küçümsemek, şu an maalesef çok yaygın gördüğümüz bir tutum çocuklar arasında. En kötüsü de, zorbalığa uğrayan çocuk eğer sağlam bir psikolojiyle yetişmemiş ve ailesinden duygusal destek görmeyen bir çocuksa manipülasyona çok kolay kapılıp etkilenebiliyor. Tıpkı “Sigorta Hastanesi”ndeki çocuğun yaptığı gibi yalan söyleme yolunu tercih edip istediğini elde etmeye çalışabiliyor ve karşısındaki ilgisiz, sevgisiz annenin tavırları sebebiyle işler iyice sarpa sarabiliyor. Bu öyküyü buradan okumak çok hoşuma gitti, çok teşekkür ederim.
Çocuklar bu zorbalıkla şiddete varmadan sizce baş edebilir mi, edebilirse nasıl?
Çocuğun akran zorbalığıyla baş etmesinin tek ama tek yolu aile desteği. Ben öğretmenlik hayatımda şunu gördüm ki, zorba çocuklar her zaman psikolojik olarak zayıf olan çocukları tercih ediyorlar. Anne-babasından duygusal destek gören, özgüveni yüksek, kendini iyi ve doğru ifade eden, iletişim becerisi yüksek çocukların zorbalığa uğraması, tersi durumda olanlara göre daha düşük ihtimal gibi görünüyor. Zorbalığa uğrayan çocuk, yaşadığı duyguyu anne-babasına ya da öğretmenine rahatça anlatabilmeli ki konu çözüme kavuşsun. Adolescence isimli şahane dizide izlediğimiz gibi, çocuğu telefonuyla, tabletiyle odasında yalnız bırakmakla maalesef sorunlar çözülmüyor.

Elbette en duyarlı öykülerinizden biri kitaba adını veren Merdivenli Sokak. Anlatma telaşına düşmeyen kaleminiz sade ve içli. Benim de özellikle ilk kitabımda yer verdiğim bir konu bu öykünüzün konusu: Pedofili. Ancak bu öyküde pedofili kadar önemli olan ve altını çizmemiz gereken bir konu daha var. Aile içi şiddet (her türlüsü). O yüzden bu öykünüzü çok önemsiyorum. Bu anlamda iki sorum olacak: İlk olarak, aydın bir eğitimci ve yazar ve daha önemlisi bir anneye sormak istiyorum: Pedofilinin toplumumuzda önüne geçilemez bir hal aldığı gerçeği ile yapılabilecek olan hem toplumsal hem siyasi neler var? Ne önerirsiniz?
Pedofili, bildiğim kadarıyla klinik bir tanı. Ama psikolojik bir bozukluk, dürtüsel bir durum vb. olması, asla ama asla verdiği zararı hafifletmiyor. Siyasi olarak yapılabilecek çok şey var elbette; bu insanların tespiti, toplum içine karıştırılmadan gözetim altında tutulması, tedavisi yasalarla sağlanabilir. Bunun ağır cezaları var elbette ama küçücük bir çocuğun hayatı mahvolduktan sonra verilecek hiçbir cezanın bir anlamı yok. Ben olmadan, yaşanmadan önlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Ama bu noktada şuna da değinmek istiyorum ki, pedofili vakalarının yüzde olarak büyük çoğunluğu aile içinde yaşanıyor. Günümüz aileleri daha bilinçli bu konuda ama özellikle biz 90’lar nesli ve daha öncesi, karambole büyüdük gibi geliyor bana. Şükür ki benim başıma bir şey gelmedi ama gelebilirdi de. Zaten bu öykü de tam bu düşünceden doğdu. “Ya olsaydı…” Bize, özellikle kız çocuklarına, bedenimize sahip olmak öğretilmedi, bedenimizin kontrolünün yalnızca bizde olduğu bilgisiyle büyümedik biz. Otobüslerde ayakta kaldıysak oturan birinin kucağına rastgele oturtulduk; bayramlarda gelen giden amcalar, dayılar hiç sormadan şapur şupur öptü bizi ya da sarıldı, kucağına oturttu. İşin siyasi kısmına gelene kadar toplumsal ve aile içi önlemler alınmalı bu yüzden. Özellikle biz anne-babalara çocuğu bedeni, mahrem bölgeleri konusunda bilinçlendirmek adına çok iş düşüyor. Yine tekrar edeceğim ama çocuk bir olay yaşadığında, gelip evde bunu rahatça anlatabilmeli; suçlanmayacağını, yargılanmayacağını, kendisine kızılmayacağını bilerek konuşabilmeli ailesiyle. Bence toplum olarak bunu başardığımızda pek çok sorunu kendiliğinden çözmüş olacağız.
"NASIL BİR ÇOCUKLUK YAŞADIĞIMIZI FARK ETMEDEN SAĞLIKLI YEKİŞKİNLER OLMAMIZ İMKANSIZ"
Suçlanarak büyütülen çocuklar (kız erkek hiç farkı yok), içine içine ağlayan ve kanayan bu çocuklar toplumda nasıl bireyler olarak karşımıza çıkıyor? Bunun bir dönüşümü var mı sizce?
Bu çocuklar, bence günümüzün 30-55 yaş arası yetişkinleri. Çok net bir sınır çizmiş gibi oldum belki ama tam olarak böyle düşünüyorum. Şu an 30 yaş altı olanlar daha rahat büyümüş insanlar, 55 üstü ise daha gelenekçi ve sorgulamayan kısım. Ama ne çektiyse bu aralıktakiler çekti bence. Suçlanarak büyüyen, içine içine ağlayan bu çocuklar, bugünün yetişkinleri olarak toplumun içindeler. Bir yandan çocuk yetiştirmeye, bir yandan gelişen teknolojiye ayak uydurmaya ama en zoru da kendi çocukluklarını onarmaya çalışıyorlar. Kendilerini suçlandıkları yerden affetmeye, ağladıkları yerden gülmeye ihtiyaçları var. Bunun dönüşümü de farkındalıkla oluyor. Nasıl bir çocukluk yaşadığımızı fark etmeden sağlıklı yetişkinler olmamız, dönüşmemiz imkansız.

Öykülerinizin çoğunluğunda çocuk kahramanlar var. Kategorize ederken zorlandıklarım da oldu. Kan adlı öykünüze akran zorbalığı desek yetmez, dünya haritası şekillenirken ülkenin siyasi tutumunun bir ebeveyne yansıması desek o da yetmez. İkisini bir arada o kısa öykünüzde mükemmel anlatmışsınız. Elbette çocuk kahramanın eylemleri yaşadıklarının acı bir sonucu. Eğitmen bakış açınızla sormak isterim, dünya siyaseti bireyler üzerinde bambaşka etkiler yaratırken çocukların sağlıklı birey olmalarını sağlamak zor değil mi? Bu mümkün mü?
Dünyada yaşanan tüm zorlukların acısını en çok çocuklar çekiyor maalesef. Ben Ankara’nın en dezavantajlı bölgesinde yıllarca öğretmenlik yaptım, hâlâ da en demeyeyim ama yine dezavantajlı bir bölgede çalışıyorum. “Kan” isimli öykümde, bir babanın küçücük çocuğunu, yaşanan çatışmadan, savaştan korumayı bırakın, aksine onu nasıl bu duruma dahil ettiğini ve çocukta yarattığı hasarı anlatmaya çalıştım. Bir Hayat Güzeldir’in çocuğuna tüm savaşı oyun gibi gösteren koca yürekli babasına bakın bir de benim “Kan” öykümdeki babaya… Çocukları gerçek dünyadan soyutlamak elbette zor ama yaşlarının kaldırabileceği dozda anlatmak ve yaşatmak lazım toplumsal depremleri.
Elbise adlı öykünüz, bir hesaplaşma ama en çok bir yetişkinin ailesine yıllar sonra meydan okuyuşu anlatılıyor. Yaşı kaç olursa olsun annenin korkuyla sarıp sarmaladığı o baskı. Bir yerde yetişkin olan bireyin kara kutusu açılıyor bu öyküde. Apartman adlı öykünüzde yine istemediğimiz bir anne figürü var. Anne bireyin hayatında en temel en zorunlu kişi ama en çok kıran ve kırılan da anne. Siz bu öyküleriniz nezdinde çizdiğiniz bu olumsuz anne karakterleri hakkında ve anne olmakla ilgili ne söylemek istersiniz?
Anne -annesi olmayan bireyler için ilk bakım veren diyelim- hayatın en önemli figürü. İnsanı vezir de eder rezil de. Düşünsenize, her şeyi ilk kez gördüğünüz ve duyduğunuz insan. Benim öykülerimde, çocuğunu kendi bedeninde bir uzuv gibi gören, onun bağımsızlaşmasına izin vermeyen anneler var, ki bu durum beni gerçekten çok üzüyor, kızdırıyor. Bir anne olarak ben de çocuğumu elbette her şeyden çok seviyorum ama ona benim güdümümdeki bir eşya gibi de davranmıyorum. Bu iki öyküdeki anneler, çocuklarına destek olmayarak onlara zarar veren figürler. Sevmeyi, sorun çözmeyi bilmeyen, anlamayı bilmeyen ya da anladıkları işine gelmeyeceği için farklı davranan kadınlar. Hiç hazzetmiyorum böyle annelikten.
"MERCAN, KİTAPTAKİ EN UZUN ÖYKÜM"
Yine Apartman adlı öykünüzde henüz çocuk yaşta cinsel tercihini belirleyen iki kahraman var. Bunu öykünüze konu ettiğinize göre aydın bir yazar olarak sizin de derdiniz bu. Eğitimci olduğunuzdan bu tür eğilimleri gözlemlemek daha olası. Bu gibi yaklaşımlarda çocuklara nasıl yaklaşıyorsunuz ve anne babalara ne söylemek istersiniz?
Hem Doğu Anadolu’da hem de Ankara’da çalıştığım dönemlerde, farklı cinsel eğilimleri olduğunu düşündüğüm ve gözlemlediğim öğrencilerim oldu. Ama ülkemizde, bu gözlemi o çocukların ailesiyle paylaşmak çok zor, hatta imkansız. Çünkü alacağınız tepkiden asla emin olamazsınız. Ben her zaman okulda bu konunun yetkilisi olan okul psikolojik danışmanıyla paylaşmayı tercih ettim, yarın olsa yine aynısını yaparım. Anne babalara şunu söylemek isterim: Konu her ne olursa olsun, bir sorun gördüğünüzde ne olur sümen altı etmeyin. Çözümü zor da olsa üstüne gidin. Çünkü inanın, ilkokulda bir haftada çözülecek bir sorun çözülmeden lise çağlarına gelindiğinde, karşımızda aşılmaz dağlar gibi bekliyor bizi.
“Mercan” diğer öyküleriniz kadar önemli kahramanları barındıran uzun bir öykü. Yine burada bireyin hayatını değiştiren anne-aile figürü, güçlü kadın figürü var ama unutulmaz bir çocuk kahraman da var: Mahzun. Belki sadece bu öykü bile bir söyleşi konusu olabilir. Bu öykünün çıkış noktasını okurlarınıza anlatmak ister misiniz?
“Mercan” dediğiniz gibi benim kitaptaki en uzun öyküm. Hikayeye o kadar çok kahraman dahil oldu ve her birinin anlatacak o kadar çok şeyi vardı ki öykü istemsizce uzadı, tutamadım. Oradaki, yepyeni bir hayata atılma cesareti gösteren kadın başkarakterimi elbette çok değerli buluyorum ama sizin, belki herkesin gözünden kaçacak bir karakter olan Mahzun’a odaklanmanız beni ayrıca çok mutlu etti. Mahzun, benim Erzincan’da öğrencim olan bir çocuktan ilhamla yazıldı. Mevsimlik işçi oldukları için mayıs ayında ayrıldı okuldan, diğer yıl da bir daha gelmedi. Ben de onu aldım, öykümün sonuna başkahraman yaptım… Siz bana öykünün çıkış noktasını sordunuz bir de ama işte buna bir cevap bulamadım. Çünkü bu öykü diğerleri gibi kafamda başından sonuna kadar yazılıp sonra kağıda dökülmedi. Bir kadının ağzından yazmaya başladım ve yazarken, yolda açıldıkça açıldı.

Tüm öyküleriniz akıcı ve içtenlikle yazılmış. Bir yazar olarak bu ivmeyi yakalamak isteyenlere neler tavsiye edersiniz?
İçtenliğin bir formülü olsa keşke, bu benim hayata bakışım sanırım. “Ya hep ya hiç” diye bir laf vardır ya, benim için o “ya içten ya hiç”. İçtenlik hissetmediğim kimseyle konuşmam, hiçbir yere gitmem. Samimiyet bu hayatta en değer verdiğim şey. Haliyle bunu öykülerime de yansıttıysam, ne mutlu. Ama akıcılık için çok net bir formülüm var, okumak. Özellikle sesli okuma pratikleri yapmak. Cümlelerini beğendiğiniz bir yazarı, evde yalnızken ya da boş bir odaya geçip yüksek sesle okumak. Bu bana hem yazma motivasyonu sağlıyor hem de bir kurgunun nasıl daha iyi akabileceğini anlamama yardım ediyor. Kısacası, okumadan yazılmıyor.
Tüm cevaplarınız için teşekkür ederim.
Asıl tüm sorularınız için; öykülerime açtığınız birbirinden farklı pencereler için ben size teşekkür ederim. Beni hiç düşünmediğim yerlere götürdünüz, minnettarım.





















