İstanbul'un 100 'sevda'sı kitap oldu

İBB Kültür A.Ş. İstanbul’un şahitlik ettiği 100 sevdayı tek kitapta bir araya getirdi. Bizans’tan Osmanlı’ya, Cumhuriyet’ten günümüze uzanan dönemi “aşk” ile anlatan kitap “İstanbul’un 100 Sevdası” adı ile yayımlandı.


İstanbul'un 100 'sevda'sı kitap oldu

İstanbul’un 100 Sevdası”nda aşklarının izlerini bugün bile Ayasofya’nın sütun başlıklarında rastlayabileceğimiz İmparator Justinian ve dansçı kız Theodora’nın aşkından, Yavuz’un Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek dediği Şam güzeli ile bir kerecik bakışmasına, Evliya Çelebi’nin “Seyahatname”de anlattığı Melek Ahmed Paşa ve Kaya İsmihan Sultan’ın rüyalarla gelen ebedi ayrılığından Abdülhak Hamid Tarhan’ın “hem refikam, hem validem, hem kızımdır” dediği Fatma Hanım’a, Tanburi Cemil Bey’in ölüm döşeğinde “Sizin için bâd-ı ıstırap oldum” diyerek af dilediği  eşi Saide Hanım’la münasebetinden Nazım Hikmet’in kol saatinin kayışına tırnaklarıyla adını kazıdığı Piraye’nin gururlu ayrılığına, Müzeyyen Senar’ın “Hayatımda ilk defa bir erkeğin omuzlarımdan bütün yükü alarak beni sevebileceğini ondan öğrendim” dediği, ayrılsa da ölene kadar sevdiği Tevfik Hamza’dan yakın arkadaşlarının en fazla altı aylık ömür biçtiği Gönül ve Gazanfer Özcan aşkına 100 birbirinden farklı sevda hikayesi yer alıyor.

Sadece üç harften oluşan “aşk”lar anlatılmıyor

Kitapta bahsi geçen aşklar, kelimenin günümüzdeki anlamının yanısıra muhabbet, sevgi, garâm, dert, dostluk, vefa, fedakârlık, cefakârlık, diğergâmlık, vuslat ve hasret gibi kelimelerin anlamlarını da tam olarak karşılamakta.

“Senin beni buluşunda…”

Her şeyde bir hikmet var. Ve güneşin doğuşunda ve kuşların uçuşunda ve senin beni buluşunda… Her şeyde bir hikmet var. Şikâyet Tanrı’ya isyandır ve saadet küçük şeylerde” diyerek, küçük şeylerden payına büyük bir aşk devşiren Behçet Necatigil gibi nice şair, yazar, sanatkârların; dünyaya hükmeden padişahların maşuklarına yazdıkları mektup ve şiirlere, söz ve bestelere de bu kitapta rastlamak mümkün.

Şiirlerle şarkılarla bu güne gelen sevdalar

İstanbul’un 100 Sevdası, yazar Kadriye Kaymaz ve Eser Postallı tarafından yayıma hazırlandı. Kitapta erken dönemin sevdalarına dair izler şiirler, mektuplar ve seyahatnameler ile sürülürken, 19. yüzyıldan itibaren yerini hatırat, roman ve röportajlara bırakmış. Geniş bir zaman diliminden seçilen “100 Sevda”nın hikayeleri, yazılı ve sözlü kaynaklardan edinilen bilgilerle teyit edilmiş.

Sevdalarını Anlattıktan Sonra Vefat Ettiler

İstanbul’un 100 Sevdası kitabı hazırlanırken, evlerinin kapılarını açarak kendi ağızlarından sevda hikayelerini anlatan Kamuran Eyice ve Gönül Ülkü kitap henüz yayınlanamadan vefat etmiş.

Kitapta onlarla ilgili şu notlar düşülmüş:

“Hikayelerini dinlemek üzere Semavi Eyice’yi evinde ziyaret ettiğimizde Kamuran Eyice henüz hayattaydı. Rahatsızlıklarına aldırmadan bizimle oturdu, sedef ojeli parmakları arasında tuttuğu sararmış fotoğrafların hikayesini, sevimli bir canlılıkla anlattı. Görüşmemizden iki ay sonra. Vefat haberini aldık. Allah rahmet eylesin.”

“Aşklarına dair konuşmak üzere kendisini aradığımızda, telefonun diğer ucunda nazik ve mütevazı bir sanatçı, eşini çok özleyen bir kadın bulmuştuk. Kitabın basımına beş kala, üzüntüyle aldık Gönül Hanım'ın vefat haberini. Ruhu şâd olsun."

İşte kitapta anlatılan sevdalardan birkaçı:

İmparator dansçı kız ile evlenebilmek için annesinin ölümünü bekledi

JUSTİNİAN ile THEODORA

Theodora, Ayasofya’yı yaptıran ünlü Bizans İmparatoru Justinian’in eşidir. İmparator Justinian, kötü şöhretli bir dansçı olduğu bilinen Theodora’yla evlenip onu imparatoriçe ilan etmiştir.

Rivayet odur ki Theodora ile evlenmek için Justinian, annesinin ölümünü beklemek zorunda kalmıştır. Zira Bizans yasaları imparatorun, soylu olmayan birisiyle evlenmesine müsaade etmemektedir. Annesinin rızası olmadan bu işe kalkışamayan Justinian, annesinin ölümünden sonra yasaları değiştirmiş ve Theodora’ya nikâh kıyıp onu imparatoriçe ilan etmiştir. Justinian Ayasofya’da parlak mum ışıkları altında Theodora ile evlendi ve ona taç giyme merasimi yaptırdı.

Aşkları Ayasofya’nın sütun başlıklarında gizli

Justinian iktidarının birçok döneminde, güçlü bir kadın olarak bilinen Theodora’nın etkisi altında kalmıştır. Bugünün Ayasofya’sının sütun başlıklarındaki monogramlarda dahi ikisinin isimlerinin baş harfleri Grekçe olarak görülebilmektedir.

İmparator bir daha hiç evlenmedi

Theodora, Bizans imparatoru olan eşi Justinian’a devlet işlerinde destek oldu, bazen de onu kendi yanına çekerek etkilemeyi başardı. Theodora'nın bu özelliğine en iyi örnek Nika Ayaklanması'dır. Bu ayaklanma sonucunda Justinian sarayının arkasından kaçmaya çalışırken Theodora onu durdurdu, kendilerine yakışan en güzel kefenin mor renkte olduğunu yani imparatorluğun renginde olduğunu söyleyerek Justinian’ı yaptığı hatadan döndürdü. Daha sonra Justinian, asileri Hipodrom'a kapatıp katlettirdi.

Theodora aklı ve bilgisi ile devleti uzunca bir süre idare etti ancak ihtiraslarına yenik düşerek saray ve hükümetin altüst olmasına sebep oldu. Onun zekâsı ve güzelliği Justinian’ı o derece büyüledi ki Theodora’nın genç sayılabilecek bir yaşta ölümünden sonra Justinian, başka bir kadınla evlenmedi ve ömrü boyunca onun hatırasına bağlı kaldı.

“Âşık olan neylesin!”

YAVUZ SULTAN SELİM ile ŞAM GÜZELİ

Yavuz Sultan Selim bir sefer sonrası kışı geçirmek için otağına dönerken bir handa konaklıyordu. Misafir olduğu bu handa özel hizmetlerine genç ve güzel bir kız bakıyordu. Bu kız bir sabah temizlik için padişahın odasına geldiğinde Sultan Selim’i gördü ve güzel kızın gönlü bir anda Cihangir Padişah’a kondu.

“Ya korkarsa neylesin?”

Genç kız padişaha can u gönülden âşık oldu. Aradan birkaç gün geçti. Bir şeyler söylemeliydi padişaha, ancak buna cesaret bulamadı. Bir sabah yine odada iş yaparken gözü Yavuz’un yatağının kurulduğu duvara ilişti. Oraya: “Âşık olan neylesin!” diye sonradan bir şiir kıtasının ilk mısrası olacak cümleyi yazdı. Çehre ve beden güzelliği kadar, şiir zevki de olan genç kızın bu gönülden seslenişi, şair hükümdarı duygulandırmıştı. Tebessüm etti ve kızın mısrasının altına: “Derdi ne ise söylesin!” cevabını yazdı. Kız padişahın yatağını toplarken okuduğu bu cevapla bahtiyar oldu ve duygusunu açıkladı: “Ya korkarsa neylesin?”

“Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek”

Yavuz, bu gönül selinin önünde, heybetinin kapısını araladı, bu tertemiz duyguya değer verdi: “Hiç korkmasın söylesin.” Genç kız heyecandan ne yapacağını bilemiyordu. Koskoca bir cihan sultanına ilan-ı aşkta bulunmak kolay şey olmasa gerek. İçinde bastıramadığı bir korku olsa da genç kız, padişahın duygusuna cevap vereceği vaadinin sevinci içinde en güzel elbiselerini giydi. Gözlerinde dünya mutluluğu, heybetli Hakan’ın odasına girdi. Ancak her tarafı titriyordu. Bütün gücünü topladı, başını kaldırdı, Yavuz’un yüzüne baktı. Güzel kız ayakta birkaç defa sallandı, sonra yere yıkıldı. O masum, tertemiz duygularla atan kalbi bir anda durmuştu.

Koca hünkârı bu ölüm çok sarstı. Bu yüzden Mısır seferini bir süre erteledi. Güzel kız için somaki mermerden bir mezar yaptırdı. İsmini bile bilmediği bu genç âşık kızcağız için yazdığı şiirin bir dörtlüğünü de mezar taşına yazdırdı:

Merdüm-i dîdeme bilmem ne füsûn etti felek / Giryemi kıldı hûn eşkimi füzûn etti felek / Şîrler pençe-i kahrımdan olurken lerzân / Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek

Rüyadaki enfiye kutusu Zeynep Hanım çıktı

YUSUF KAMİL PAŞA ile ZEYNEP KAMİL

Yusuf Kamil Paşa yirmi bir yaşında Divan-ı Hümayun Kalemi’ne kâtip olarak verildiği gece bir rüya görmüştür. Rüyasında Mısır valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa ile bir çimenlikte oturmaktadır. Paşa yanından kalkıp gider ama enfiye kutusunu orada unutmuştur. Yusuf kutuyu alır ve doğruca Mısır Sarayına varır. Emaneti verip geri dönerken bir saray görevlisi onu çağırır ve paşanın huzuruna çıkarır. Paşa bu dürüst davranışından memnun kaldığını ve kutuyu ona hediye ettiğini söyler. Rüyadan uyanır ve birkaç rüya yorumcusuna rüyasını anlatır. Yorumcular da Mısır’a gitmesini, talihinin kendisini orada karşılayacağını söylerler.

Mısır’a vardığında Mehmed Ali Paşa’ya bir arzuhal yazmaya karar verir. Paşa, eline verilen bu edebî şaheserin sahibini hemen görmek ister, huzuruna çağırtır ve iki saat baş başa konuşurlar. Mehmed Ali Paşa bu çalışkan, dürüst ve zeki gence kayıtsız kalmaz. Ona Mısır hazinesinin kâtipliğini verir. Otuzlu yaşlarının başında albaylığa kadar yükselir.

Mehmed Ali Paşa’nın evlilik çağında Zeynep adında bir kızı vardır. Hisli, içli bir kızdır. Genç yaşına rağmen adeta başkaları için yaşar, hayır hasenat için çalışır. Paşa kızına eş olarak onun gibi hassas, içli, şair ruhlu birini aramaktadır. Bu özellikleri kendisinde fazlasıyla barındıran Yusuf Kamil en büyük adaydır. Nihayet bir bahane bulur ve gençleri görüştürür ve evlendirir.

Ancak işler her zaman yolunda gitmez. Val Mehmed Ali Paşa’nın ardından torunu Abbas Paşa vali olur. Abbas Paşa, dedesinden farklı bir siyaset güder ve saraydan Fransızları temizlemeye koyulur. Nicedir Yusuf Kamil Paşa’ya diş bileyen kimseler de aradıkları fırsatı bulmuşlardır. Yusuf Kamil Paşa’nın Fransızlar için çalıştığını söyleyerek onun Asvan’a sürülmesini sağlarlar. Asvan’a sürgüne giderken de Zeynep Hanım’ı boşaması için bizzat vali tarafından yazılan belgeyi imzalaması istenir. Yusuf Kamil Paşa, Asvan’da çok kötü günler geçirir, hastalanır, hekim ister. Ancak bu isteğinin karşılanmasının tek şartı vardır: Boşanma senedini imzalaması.

Sultan Abdülmecid:

“Kamil Paşa’yı salimen ve muazzezen Dersaadet’e gönderesin!”

Sürgünün üçüncü ayında Paşa, Sultan Abdülmecid’e ulaştırılmak üzere bir arzuhal yazar. Yusuf Kamil Paşa için çok üzülen Sultan Abdülmecid, Mısır valisi Abbas Paşa’ya gönderdiği mektupta: “Bizzat Asvan’a gidip Kamil Paşa’yı salimen ve muazzezen Dersaadet’e gönderesin!” der. 1849 yılında Yusuf Kamil Paşa İstanbul’a döner, çilesi bitmiştir. Ancak Zeynep Hanım ile henüz buluşamamıştır.

40’ında ikinci nikâh

Kamil Paşa hanımıyla ikinci kez evlenmenin yollarını aramaktadır. Sadrazam Mustafa Reşit Paşa padişahla görüşerek Mısır valisine bir ferman gönderilmesini sağlar. Ferman, Zeynep Hanım için hac farizasını ifa etmek üzere verilen bir izin tezkeresidir. Elbette hac bahanedir. Zeynep Hanım’ın rotası Şam, Beyrut ve oradan İstanbul olur. Bir gün Sultan Abdülmecid, Yusuf Kamil Paşa’yı yanına alarak Boğaz’a uzanır. Baltalimanı’nda bir elçi ağırlanacağını düşünen Yusuf Kamil Paşa, iskelede yaklaşan tekneyi beklemektedir. Tekne iskeleye yanaşır ve Zeynep Hanım iner. Mustafa Reşit Paşa ve Şeyhülislam Arif Hikmet Bey’in şahitliğinde kırkına merdiven dayayan Yusuf Kamil Paşa ile Zeynep Hanım yeniden nikâh tazelerler.

Çocuk hasreti

Zeynep Hanım İstanbul’a çok çabuk alışır ve kaldığı yerden hayır işlerine devam eder. Vezneciler’de bulunan konakları tekkeye döner; hastalar, borçlular, açlar, kimsesizler hep bu kapıda muratlarını ararlar. Zeynep Hanım yazları Yakacık’ta kalır. Semti çeşmelerle donatır. Şirket-i Hayriye kurulunca Yusuf Kamil Paşa ve Zeynep Hanım da hisse alır ve şirkete destek olurlar. Zeynep Hanım’la Kamil Paşa’nın aşkları yaşlandıkça dem tutar. Ne var ki bir dertleri vardır: Çocukları olmaz. Onlar da pek çok yetim ve öksüzü kendi evlatları bilirler. 1876’da 30 Mayıs darbesiyle tahttan indirilen Sultan Abdülaziz’e çok üzülen Yusuf Kamil Paşa aynı yıl vefat eder ve İstanbul’da yaptırdığı hastanenin bahçesine gömülür. Zeynep Hanım da kocasından beş yıl sonra 1881 yılında hayata gözlerini yumar ve eşinin yanına defnedilir. Vefatlarından sonra yüz yıl geçmesine rağmen ne onların aşkları unutulur ne de İstanbul’a kazandırdıkları eserleri…

“Aşka sûzân olup, gamla perîşân gezerim”

ÂDİLE SULTAN ile MEHMED ALİ PAŞA

Âdile henüz dört yaşındayken annesini kaybetti. Doğurduğu kız çocukları bir türlü hayata tutunamayan Nevfidan Kadın, Âdile’yi öz evladı gibi bağrına bastı.   Okumayı, öğrenmeyi seven Âdile, on üç yaşındayken babasını da kaybedince hassas mizacından bir şair doğdu. Kaybettiği sevdikleri için şiirler yazdı. On dokuz yaşındayken, kardeşi Sultan Abdülmecid tarafından Tophane Müşiri Mehmed Ali Paşa ile evlenmesine karar verildi. Hatice Sultan Sarayı olarak da bilinen Kuruçeşme yakınlarındaki Neşatabad Sarayı, yeni evlilere tahsis edildi. Bu sarayda kalabalık bir hizmetli kadrosuyla, debdebeli ve neşeli bir hayat yaşadıklarını şair Leyla Saz hatıralarında anlatmaktadır.

Öyle bir yâr için Âdile ağlar elbet

Tophane Müşiri Mehmed Ali Paşa Osmanlı hanedanına “Damad” olduktan sonra defalarca kaptanıderyalık görevini yürütmüş, sadrazamlığa kadar yükselmişti. Yakışıklı bir adamdı. Âdile Sultan ile birbirlerini çok seviyorlardı. Sevgilerinin meyvesi olan dört çocuklarından ilk üçü yaşamadı. Hayatta kalan tek evlatları olan Hayriye Sultan’ın üzerine titriyorlardı.

Sadrazam Mustafa Reşid Paşa döneminde Mehmed Ali Paşa’nın Kastamonu’ya sürgüne gönderilmesi Âdile Sultan’ı çok üzmüştü. Sürgünün kaldırılması için elinden geleni yapan Sultan’ın çabaları kısa sürede sonuç verdi. Mehmed Ali Paşa çok geçmeden kıymetli eşine ve İstanbul’a kavuştu. Ecel, evlatlarından sonra Mehmed Ali Paşa’yı da götürdüğünde Âdile Sultan’ın acısı dilinden şu mısralarla dökülecekti:

Devlet ü dine sadakatle ederdi hizmet / Emr-i Peygamberi icraya kılardı hizmet / Bir özü doğru, sözü doğru muhibb-i devlet / Öyle bir yâr için Âdile ağlar elbet

Divanı olan tek kadın şair

Âdile Sultan Osmanlı hanedanında şiirleri bir divan dolduracak hacme ulaşan ve bu şiirlerden bir divan tertip eden tek kadın şairdir. Kanuni Sultan Süleyman’ın “Muhibbî” mahlasıyla yazdığı şiirlerini Muhibbî Divanı’nda toplayarak bastıran da yine odur. Kendi besteleri olduğu gibi, şiirlerinden bestelenmiş şarkılar da mevcuttur.

Aşktan makam doğdu

HACI ARİF BEY ile ÇEŞMİ DİLBER

Geçti zahm-ı tîr-i hicrin, tâ dil-i nâşâdıma /Merhamet ey gamze-i câdû, yetiş imdâdıma

Klasik Türk müziğimizin en gözde makamlarından biri olan Kürdilihicazkâr’ın doğmasına belki de Hacı Arif Bey ile Çeşmi Dilber’in aşkı vesile olmuştur. Güftesi Esad Efendi’ye ait olan yukarıdaki dizeleri, sevdiği Çeşmi Dilber için besteleyen Hacı Arif Bey, Türk müziğine de muhteşem bir makam armağan etmiştir.

Hacı Arif Bey’in ömrünün fırtınalı yılları Harem-i Humayun’a musiki öğretmeni olarak atanmasıyla başlar.  Sarayda neredeyse herkesin gözdesi olan bu yirmilik genç, gönlünü ders verdiği cariyelerden birine kaptırmıştır. Gözlerinin güzelliğinden dolayı padişah tarafından Çeşmi Dilber adı verilen Çerkes güzeli, Arif Bey’in başını döndürmüştür. Gençliğinin en güzel bestelerini Çeşmi Dilber’in aşkıyla kaleme alır.

Bestelerdeki serzeniş

Çok geçmeden bu aşk padişahın kulağına gider. Sultan Abdülmecid Çeşmi Dilber’in Arif Bey’le evlendirilmesini ister. Hacı Arif Bey’e düğün hediyesi olmak üzere Taşlık’ta bir konak ve altmış altın gibi iyi bir maaş ihsan ederek onu saraydan gönderir.

Hacı Arif Bey muradına ermiştir ancak Çeşmi Dilber, mutluluğu Hacı Arif Bey’de bulamamıştır.  Evliliklerinin üzerinden iki yıl geçmiş ve iki evlatları olmuştur. Bir gün eve geldiğinde çocuklar ağlayarak karşılar Hacı Arif Bey’i. Anneleri zengin bir tüccara kaçarak Arif Bey’i terk etmiştir. Çeşmi Dilber’i çok seven Arif Bey bu terk edilişi bir türlü kabullenememiştir. Bestelediği birçok şarkıda bu acı ayrılığın isyanı ve serzenişi vardır.

“Onun kölesiydim, zihninin kölesi.”

HALİDE EDİB ADIVAR ile SALİH ZEKİ

İlk aşkı olan Salih Zeki’yle evlilik kararı aldıklarında Halide, henüz lise talebesidir. Aralarında on sekiz yaş fark vardır, üstüne üstlük babası da bu işe karşıdır. Ancak Halide Edib’in kararı kesindir, okul biter bitmez eşi Vecihi Hanım’dan ayrılan iki çocuk babası Salih Zeki ile evlenir.

Yazar, gazeteci, siyasetçi ve akademisyen kimliklerinin yanı sıra Kurtuluş Savaşı’nda kendisine verilen “onbaşı” rütbesiyle de tanınan Halide Edib, Üsküdar Amerikan Kız Koleji’nden mezun olan ilk Müslüman kadındır. 1900 yılı yazında Halide Edib son sınıfa geçer. Matematik konusunda zayıf kaldığını düşünerek özel ders almak ister ve bu isteğini babasına bildirir. Babasının aynı zamanda arkadaşı olan Salih Zeki’nin kendisine ders vereceğini haber aldığında Halide Edib, bu matematik dehasından ders alacağı için çok heyecanlanır. Bu heyecanı zamanla hayranlığa ve nihayet aşka dönüşür. Halide Edib, yıllar sonra yazdığı bir yazıda Salih Zeki ile aralarındaki ilişkiyi şöyle tarif eder: “Onun kölesiydim, zihninin kölesi.”

“İlk ve tek aşkım”

1903’te ilk çocukları Ayetullah, sonraki yıl da Hikmetullah dünyaya gelir. 31 Mart Vakası sırasında Halide Edib çocuklarıyla birlikte Mısır’a kaçmak zorunda kalır. Bir ay sonra da Salih Zeki eşinin yanına gider. Bir süre sonra çocuklarını alarak yurda döner.

Salih Zeki 1910’da Tevfik Fikret’in görevinden ayrılmasıyla Galatasaray Lisesi müdürlüğüne getirilir. Aynı yıl Halide Edib’le de yolları ayrılmak zorunda kalacaktır. Salih Zeki, ikinci bir evlilik kararı almıştır, ancak Halide Edib buna izin vermez. Kararını gözden geçirmesi için Salih Zeki'ye biraz zaman tanır. Bu arada Halide Edib, Yanya’da bulunan babasını ziyarete gider. Döndüğünde Salih Zeki’nin düşüncelerinde bir değişiklik olmadığını öğrenince de ayrılma kararı alır. Halide Edib, Salih Zeki’den ayrılmayı istemese de, ikinci evliliklerin mutluluk getirmediğini görmüş bir çocuk olarak böyle bir hikâyenin parçası olmaz ve Salih Zeki’yi terk eder. Fakat ona olan tutkusu, üzerinden yıllar geçse de dinmez. Asistanı Mina Urgan’a anlattığına göre yazar, ömrü boyunca Salih Zeki’den başkasını sevmez.

Salih Zeki hayatının son yıllarını akıl hastanesinde geçirir ve 1921 yılında ölür. Halide Edib hiçbir zaman unutamadığı ilk kocasının vefatını öğrendiğinde İngilizce anılarında “İlk ve tek aşkım” diye başlayan cümlelerle uzun uzun Salih Zeki’yi anlatmıştır.

“Bir varmış bir yokmuş! Hayatım bir masalı andırır…”

SABİHA SULTAN ile ÖMER FARUK EFENDİ

Rukiye Sabiha Sultan, son Osmanlı padişahı Sultan Vahdeddin ve ilk eşi Emine Nazikeda Kadınefendi’nin ikinci kızı olarak 1894 yılında dünyaya geldi.  1918 Temmuz’unda babasının padişah olmasıyla birlikte onun da hayatı değişti. Zaten fazla olan taliplilerinin sayısı birden katlandı. Sabiha Sultan’ı istemeye gelenler ya kibar bir dille reddediliyor ya da izdivaç için başka engeller çıkartılıyordu. Sabiha Sultan’la evlenmek isteyenlerin biri gelip diğeri giderken ortaya beklenmedik bir talip daha çıkmıştı: Sultan Vahdeddin’in amcasının oğlu Abdülmecid Efendi’nin oğlu Şehzade Ömer Faruk Efendi. 1898’de doğan Faruk Efendi, Sabiha Sultan’dan dört yaş küçüktü. Faruk Efendi uzun boyu ve mavi gözleriyle küçük yaştan itibaren Sabiha Sultan’ın ilgisini çekiyordu.

Abdülmecid Efendi 1919’un yağmurlu bir sonbahar günü Sultan Vahdeddin’den randevu istedi. Sultan ile Abdülmecid, Yıldız Sarayı’nın Mabeyin salonunda buluştu. Abdülmecid Efendi, Sultan Vahdeddin’den kızını, oğlu Şehzade Ömer Faruk’a vermesini istedi. Sultan bu isteğe çok şaşırdı çünkü Osmanlı’da bu tür evlilikler pek kabul görmezdi. Bununla beraber Sultan Vahdeddin son kararı kızına bırakmak niyetindeydi. Bu düşünceyle Sabiha Sultan’a fikrini sorduğunda bu aşkın tek taraflı olmadığını öğrendi. 

Şehzade Ömer Faruk Efendi ile Sabiha Sultan’ın nikâhı 1919 yılının Mevlid Kandilinde, Topkapı Sarayı Hırka-i Saadet Dairesi’nde, Şeyhülislam Haydarizade İbrahim Efendi tarafından kıyıldı. 

Sultan Vahdeddin’in ölümü ile gelen ayrılık

Meclis’te 1924’te kabul edilen ve hanedan mensuplarının sürgüne gönderilmesini karara bağlayan kanundan sonra mecburen Sabiha Sultan da ailesiyle beraber gurbet yolunu tuttu. Birkaç ay İsviçre, ardından Fransa’da kaldıktan sonra nihayet Mısır’a yerleştiler; uzun yıllar orada yaşadılar.

Sultan Vahdeddin’in vefatından sonra Faruk Efendi ve Sabiha Sultan’ın aşkı artık eskisi gibi olmaz. Nihayet Mart 1948’de Kahire’de Faruk Efendi Sabiha Sultan’a bir “boş kâğıdı” gönderir ve evlilikleri böylece sona erer.

1952 Haziran’ında hanedanın kadın mensuplarının Türkiye’ye girişi serbest bırakılınca Sabiha Sultan Türk vatandaşı olup Osmanoğlu soyadını aldı.  Boşanmış olmalarına rağmen Faruk Efendi’ye duyduğu aşkı hayatının sonuna kadar korudu. Faruk Efendi 1969’da Kahire’de vefat ettiğinde, kendisine başsağlığına gelmeyenlere gönül koydu.

Vefatından sonra Sabiha Sultan’ın özel eşyaları arasından bir not çıkmıştı. O not yaşadığı aşk ve Osmanlı’nın son dönemi de dâhil her şeyi özetliyordu: “Bir varmış bir yokmuş! Hayatım bir masalı andırır. Baş döndürücü iniş çıkışlar. Taşkın fırtınalar atlattıktan sonra ayakta kalabilmek. Fakat o kadar da değil…”

Hüzzam makamında bir hikâye

AFİFE JALE ile SELAHATTİN PINAR

Onları aynı paydada birleştiren şeylerin ilki, geçmişleridir. İki sanatkâr da ailelerinden koparak sanatlarını icra etmek ister ve bu uğurda türlü acılar yaşarlar. Selahattin Pınar çektiği acılardan besteler yontar, Afife Jale ise kederden kaçmak için kendini uyuşturucunun zalim kollarına bırakır.

İki sanatçı da 1902 yılında doğar. İkisi de ailelerini terk edip sanat yoluna iltica eder.  Osmanlı’da Türk ve Müslüman kadınların sahnede yer alması yasaktır. Afife Jale 1918’de “Jale” adıyla Darülbedayi’ye başvurur ve kabul edilir. Ailesi bunu büyük tepkiyle karşılayınca Afife Jale evini terk eder. 1919’da Hüseyin Suat’ın “Yamalar” adlı oyununda “Emel” rolüyle sahneye çıkar. Bir Türk kızının sahneye çıkması ortalığı ayağa kaldırır. Darülbedayi yöneticileri, gelen tepkiler üzerine onu tiyatro kadrosundan çıkarmak zorunda kalırlar. Tiyatrodan uzaklaşması, Afife Jale’yi öylesine sarsar ki bir süre sonra uyuşturucu kullanmaya başlar.

1923’ten sonra kadınlar için sahne yasağı kalkmıştır. Afife, artık kendisi için güzel günlerin geleceğini düşünmektedir. Ancak bir kere bulaştığı uyuşturucu, yakasını bırakmamaktadır. Sağlığı gittikçe kötüleşir. Öyle ki sahnede ayakta duracak hâli kalmaz ve tiyatroya veda etmek zorunda kalır.

Böylesine zor günlerin birinde Kuşdili Çayırı’nda Hafız Burhan’ın konserine gitmiştir Afife Jale. Hafız Burhan’ın arkasında temiz giyimli, kibar, naif ve esprili kişiliğiyle Türk müziğinin aristokratı Selahattin Pınar tanbur çalmaktadır. Bu konser onların kişisel tarihlerinde bir milat olur. Zaten sanatkâr ruhlar ezelden tanışmış gibidirler. Afife ile Selahattin, tanıştıktan kısa bir süre sonra evlilik kararı alırlar. Birlikte güzel günleri olur.

“Nereden sevdim o zalim kadını”

Fakat mutlulukları çok kısa sürer. Afife Jale bazen ortadan kaybolmakta, odasına kapanıp saatlerce oradan çıkmamaktadır. Bu durumdan şüphelenen Selahattin Pınar onu gözetlemeye başlar. Acı gerçeği öğrenmesi uzun sürmez: Afife Jale morfin kullanmaktadır. Tutkulu bir âşık olan Selahattin Pınar, Afife Jale’yi bu illetten kurtarmak için elinden gelen her şeyi yapar ancak başarılı olamaz. Afife Jale eşinin de kendisi gibi bu bataklığa saplanmasını önlemek için ona yalvarır: “Ne olur beni bırak, terk et!” Uzunca bir süre direnen Selahattin Pınar’ın artık başka çaresi kalmamıştır. 1935 yılında severek ayrılırlar.

Bu ayrılığın acısını bestelerine işler Selahattin Pınar: “Nereden sevdim o zalim kadını”, “Anladım sevmeyeceksin beni, sen nazlı çiçek”, “Huysuz ve tatlı kadın” bu acılı döneminin içli besteleridir. Afife Jale boşandıktan sonra sefalete düşer. Parklarda yatar, aşevlerinde doyurmaya çalışır karnını. Nihayet son günlerini Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde geçirir. 1941’in 24 Temmuz’unda otuz dokuz yaşında hayata veda eder.

Selahattin Pınar da başka aşklarda arar mutluluğu, ancak aradığı aşkı bulamayacaktır bir daha. O da 1960’ta soğuk bir şubat akşamında kalp krizinden hayatını kaybeder.

Ne kibarlık budalası, ne malda mülkte gözü var

ORHAN VELİ KANIK ile NAHİT HANIM

Orhan Veli’nin “Aşk Resmigeçidi” adlı şiirinde: “Gelelim sonuncuya/ Ona bağlandığım kadar/ Hiçbirine bağlanmadım / Sade kadın değil, insan/ Ne kibarlık budalası/ Ne malda mülkte gözü var/ Hür olsak der/ Eşit olsak der/ İnsanları sevmesini bilir/ Yaşamayı sevdiği kadar” mısralarıyla anlattığı kadın, kısa ömrünün büyük aşkı, Türkçe öğretmeni Nahit Gelenbevi’dir. Nahit Hanım aynı zamanda Orhan Veli’nin liseden edebiyat öğretmeni olan, İstanbul Maarif Müdürü Halil Vedat Fıratlı’nın eşidir.

Yalnız Seni Arıyorum

Güzelliği kadar parlak zekâsıyla da çevresindeki erkeklerin dikkatini çeken Nahit Hanım; Sabahattin Ali, Necip Fazıl gibi isimlerin gençliklerinde gönül düşürdüğü bir kadındır.

Orhan Veli’nin Nahit Hanım’a 1947-1950 yılları arasında yazdığı mektuplar, Yalnız Seni Arıyorum adıyla kitaplaşmış ve aşklarını belgelemiştir. Nahit Hanım bir gün “Ben başkalarından ne mektuplar aldım!” demiş, Orhan Veli ise bu söze “Ama ne çare ki onlar mektup, benimki hakikat” diye cevap vermiştir. “O zamanlar ne ben ona âşıktım, ne de o bana. Zaten hiçbir vakit bir kadının bana âşık olacağını düşünmedim.” diye bahsettiği kadın, Nahit Hanım’dır.

“Benim için güzel şehir, çirkin şehir diye bir şey yok.

Sadece senin bulunduğun şehir, senin bulunmadığın şehir diye bir şey var”

Orhan Veli’nin 1947’de yazdığı bir mektuptan anlaşıldığı kadarıyla Nahit Hanım ile aşkları 1937’de başlamıştır: “İstanbul’a gelebilmek yahut gelememek vesilesiyle İstanbul muhabbetinden bahsediyorsun. İstanbul muhakkak ki güzel şehir. Ama benim için güzel şehir, çirkin şehir diye bir şey yok. Sadece senin bulunduğun şehir, senin bulunmadığın şehir diye bir şey var (…) Seni ne kadar çok seviyormuşum. Ne kadar sana bağlı imişim, her şeyim ne kadar senden ibaretmiş meğer. On seneden beri senin için adeta deli olduğum zamanlar oldu. Bütün bunlara rağmen seni sevmek için bu on senelik zaman ne kadar azmış, şimdi anlıyorum.”

Belki bir gün geleceksin ama o kadar geç gelmiş olacaksın ki

1939’da Ankara’da geçirdiği trafik kazasından sonra yirmi gün komada kalan Orhan Veli’yle, hastanede yatarken Nahit Hanım’ın ilgilendiği de belirtilir. Orhan Veli “Senden başka hiçbir şeyim yok” dediği Nahit’e bazen mektup yazmaya kâğıt bulamaz, onu bulsa, postaya verecek parası olmaz. Hâl böyleyken Orhan Veli, Ankara’da yaşayan Nahit’in yanına gidecek parayı hiç bulamaz. Bu durumda görüşmeleri Nahit’in İstanbul’a gelmesine bağlıdır ancak. Nahit çeşitli sebepler ileri sürerek bir türlü İstanbul’a gelemez. Orhan Veli her mektubunda, vuslata ermeyen bu bekleyişi ilmek ilmek dokur: “Belki bir gün geleceksin ama o kadar geç gelmiş olacaksın ki seni gördüm mü, görmedim mi doğru dürüst anlayamadan kalkıp geri gideceksin. (…) Hayatımızın hiç düşünmeden feda edebileceğimiz seneleri o kadar çok mu? Ömrümüzü hep böyle birbirimizden uzak mı geçireceğiz?” 

Bu bekleyişe ümitsizlik de eşlik eder bazen:

“Bana artık birbirimizden bütün bütün ayrılmışız gibi geliyor. Bundan sonra mektuplaşmamız da tuhaf olacak.  Kaderleri ta başlangıçta ayrılmış, her biri ayrı birer kıtada kalmış iki eski sevgilinin ömürlerinin sonunda birbirlerinden haber alması gibi. Sen bundaki acılığı duymuyor musun?”

Bu aşkta daha çok seven tarafın Orhan Veli olduğu, yine bir mektupla anlaşılır:

“Bana inanma, beni sevme, beni anlama, hepsine razıyım; yeter ki ben seni seveyim. İşte seviyorum da.”

Orhan Veli’nin ani ölümünün ardından Nahit Hanım, aşkları konusunda sessizliğini korur.

“Ben bir garip kuş idim/ Dalına konmuş idim/

Niçin bana kış dedin/ Ben senin olmuş idim”

SAFİYE AYLA ile ŞERİF MUHİDDİN TARGAN

Klasik Türk müziği şarkılarının unutulmaz yorumcusu Safiye Ayla, 1939’da konser vermek Halep’e için gider. Ürdün Kralı Abdullah kendisini çok beğenir ve rivayete göre haremine almak ister. Safiye Ayla anılarında bu olayı şöyle anlatır: “O gece Kral’ın haremine girmedim ama… Sonradan amcazadesi Şerif Muhiddin Targan ile dünya evine girerek yengesi oldum.”

“Bunca güzel içinde âşık olacak beni mi buldu?”

Hz. Peygamber’in otuz yedinci kuşaktan torunu olduğu için “Şerif ” olarak anılan Şerif Muhiddin Targan, viyola, keman ve lavta da çalmaktadır. Ayrıca portre ressamıdır. Şerif Muhiddin henüz on üç yaşındayken beste yapmaya başlar. 1924’te savaş sonrası şartlar sebebiyle, Başkan Roosevelt’in oğlunun himayesinde New York’a gider. Burada büyük başarılar elde eder, yurt dışında adını duyurur. 1934’te Bağdat Konservatuarı’nı kurarak on iki yıl da orada kaldıktan sonra tekrar yurda döner. 1948’de İstanbul Belediye Konservatuarı İcra Heyeti Başkanlığı’na getirilir. Buradaki görevi sırasında Safiye Ayla ile tanışır. Aşklarının filizlenişini Safiye Ayla, anılarında şöyle anlatır:

“İcra Heyeti’nde bir arkadaşımız vardı, Mualla. ‘Bak Safiye, bu başkan sana âşık değilse ben bileklerimi keserim’ deyip dururdu. Ben bu sözlere güler, ‘Bunca güzel içinde âşık olacak beni mi buldu’ diye sorardım. Mualla üsteledikçe Şerif Bey’in davranışlarına dikkat etmeye başladım. Bakıyorum, ben neredeysem, bir sandalye çekiyor ve gelip tam karşıma oturuyor. Utana sıkıla kaçamak bakışlar atıyor. Sabah-akşam, gece- gündüz demiyor, her fırsatta karşıma çıkıyor. Aldı mı beni bir düşünce… Uzatmayayım, benim kafama soktular bu işi.”

Safiye Ayla ve Şerif Muhiddin Bey dostlarının da vasıtasıyla yakınlaşır ve iki yıl kadar arkadaşlık ederler. Şerif Muhiddin Bey Safiye’den on beş yaş kadar büyüktür ve çok varlıklı da değildir. Üstelik Arabistan’daki ailesinin tepkisinden de çekinmektedir. Bu yüzden Safiye’yle evlenmeye bir türlü cesaret edemez. Safiye bir gün Şerif Bey’e “Ben bir garip kuş idim/ Dalına konmuş idim/ Niçin bana kış dedin/ Ben senin olmuş idim” şarkısını söyleyince Şerif Bey’in gözlerinden yaşlar süzülmeye başlar. İlişkilerinde bir dönüm noktasıdır bu olay. Safiye Ayla ile Şerif Muhiddin Targan 1950’de dünya evine girerler. Şerif Muhiddin Bey’le Safiye Ayla, ömürleri sahnelerde geçtiği için ortak bir karar alarak çocuk sahibi olmazlar. Kendisi de zor bir çocukluk geçirmiş olan Safiye Ayla başka sanatçılar gibi kulis köşelerinde veya bakıcıların elinde bir çocuk büyütmek istememektedir. Şerif Bey’in ölümüne değin toplam on dokuz yıl birlikte mutlu yaşarlar.

“İyi ki Gönül’ü almışım!”

GÖNÜL ÜLKÜ ile GAZANFER ÖZCAN

Bir röportajda kendisine sorulan “Hayatta iyi ki yapmışım dediğiniz ne var?” sorusuna verdiği cevap, Gazanfer Özcan’ın Gönül Hanım’a nasıl bir aşkla bağlı olduğunu ortaya koyar: “İyi ki Gönül’ü almışım!” Çift, 1947 yılında aynı sahneyi, 1962 yılında da aynı hayatı paylaşmaya başlarlar ve bu birliktelik Gazanfer Özcan’ın 2009’daki vefatına kadar sürer.

Evliliğe 6 ay ömür biçtiler

Gazanfer Özcan, İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun çocuk oyunları bölümünde çalışmaya başlar. Gönül Hanım’la da burada tanışırlar. Uzun ve sıkı bir arkadaşlıkları olur, ancak bu arkadaşlıklarının gönül ilişkisine dönüşmesi için biraz daha zaman geçmesi gerekecektir. Bu süreçte ikisi de başkalarıyla evlenirler. Bu evliliklerinden ikisi de çocuk sahibi olurlar. Ancak bir süre sonra her ikisi de eşlerinden ayrılır. 1962 yılında Gazanfer Bey, evlenme teklif eder Gönül Ülkü’ye. Gönül Hanım önce biraz şaşırsa da kabul eder bu teklifi. Sanatçıların yakın dostları için de sürpriz bir tekiftir bu. İki sanatçının çatışacağını düşünerek bu evliliğe altı ay ömür biçseler de böyle olmaz. Gazanfer Özcan’ın 2009’daki vefatına kadar kırk yedi yıl aynı yastığa baş koyarlar.