Bir okurun en çıplak günü

Yazdıklarından ve yazdıklarını okuyanlardan büyük bir aile kuran bir yazarın öykü kitabı, ilk baskısının üzerinden 34 yıl geçmişken nasıl bir anda muzır bulunabilir? Olabilir mi böyle bir şey? Değişen kitap değilse, kitaptaki öyküler ve kitabın ismi aynı kalıyorsa, geçen 34 yılda değişen ne olabilir? Bugünü dünden farklılaştıran nedir?


Bir okurun en çıplak günü

Oğuzcan Çağan yazdı

“Sessiz düşünüyor ama, duyuyorum iç tartışmasını. Diyor ki, yanlışı aksaklığı göre göre içinde yaşamak çok güçtür.”

Ayın En Çıplak Günü

İyi metinleri yeniden okumak için bahaneye ihtiyaç yoktur fakat esaslı bir bahane ortaya çıktığında, bir de o kitapla arana aslında olmaması gereken bir engel yerleştirmeye çalışanlar varsa o kitabı okumanın lezzeti birkaç kat artar. Artık o kitabı okuduğumuzda sadece bir özlemden değil, sahip çıkmaktan ve sevdiğimizin yanında durmaktan söz ederiz çünkü. Ayın En Çıplak Günü’nü en çok bu yüzden yeniden okumak gerekiyor bugünlerde.

Ayın En Çıplak Günü’nün muzır neşriyat kararıyla sansürlenmesi haberinin ardından hemen yerimden kalkıp kütüphanemdeki kitabı elime aldım, bendeki kopyanın künyesinde yazan basım tarihine baktım: Şubat 2008.

[ilgili-haber=9992]

12 yıl önce, şimdi 26 yaşında olduğuma göre, kitabı ilk kez 14 yaşında okumuş olmalıyım.

Gerçi okuduğum ilk kopyayı lise kütüphanesinden alıp okumuş, ardından çok beğendiğim ve sonra yeniden okumayı isteyeceğim için bir kopya da kendim için edinmiştim.

Sonra tekrar tekrar, sayısını hatırlamadığım kadar çok kez okudum Ayın En Çıplak Günü’nü.

İsmini ne zaman hatırlasam içindeki öykülere dair başka başka anıları hatırladım yıllar boyunca, bugün bile hatırlarım.

[ilgili-haber=10003]

O öyküler, ardından Buket Uzuner’in diğer kitapları, romanları, denemeleri, öyküleri, gezi yazıları benim için herkesin okumasını dilediğim birer mucizeye dönüştü zamanla. Sonra birkaç kez elektronik posta üzerinden konuştuk Buket Uzuner ile. Hatta yazdığım ilk öykülerden biri üzerine son derece yüreklendirici bir yorum yaptığını, o yorumun beni ne kadar heyecanlandırdığını sanki olayın üzerinden yıllar geçmemiş gibi sevinçle hatırlarım bugün bile.

Buna rağmen her zaman -sevdiğim, gerçekten sevdiğim ve kimsenin incitmesine izin vermek istemeyeceğim diğer yazarlar gibi- kendisiyle tanışmaktan uzak durdum, kaçtım belki de. Yıllar boyunca.

Öte yandan, her zaman ayak izlerinin sesini de takip ettim.

Birkaç hafta öncesinde ise benim o en çok sevdiğim, 34 yıla direnmiş, insanların doğuşuna ve ölüşüne tanıklık etmiş, onlarca sevgilinin birlikte okuyup üstüne cümleler kurduğu, sevdiği, tekrar okuduğu, belki cümlelerinin altını çizdiği kitap ‘muzır’ bulundu. Göğüs kafesimi delip geçen bir el, kalbimi sımsıkı sıkıp nefessiz kalmama sebep oldu. Buket Uzuner’in ne kadar incinmiş olabileceğini düşündüğümde daha da fazla üzüldüm. Böyle olur çünkü, sevdiğin bir yazarın incinmesi karşısında sessiz kalmamak istersin. Sese ses olarak eklenmek, büyük ve ortak bir ses oluşturmak.

Yazdıklarından ve yazdıklarını okuyanlardan büyük bir aile kuran bir yazarın öykü kitabı, ilk baskısının üzerinden 34 yıl geçmişken nasıl bir anda muzır bulunabilir? Olabilir mi böyle bir şey? Değişen kitap değilse, kitaptaki öyküler ve kitabın ismi aynı kalıyorsa, geçen 34 yılda değişen ne olabilir? Bugünü dünden farklılaştıran nedir?

Çalışmak zorunda olmayanlarımızın evlerine çekildiği, kendisini izole ettiği bugünlerde bu soruları uzun uzadıya düşünmek gerekiyor belki de. Hatanın nerede yapıldığını, değişimin hangi kırılmadan sonra gerçekleştiğini ve Ayın En Çıplak Günü’nün neden 34 yıl sonra ‘muzır neşriyat’ olarak değerlendirildiğini.

Okurlarının ‘en çıplak günlerinde’ yanında olan bir yazarı böyle incitmemek gerekiyor. Aksine İki Yeşil Susamuru’nu, Kumral Ada – Mavi Tuna’yı, Tabiat Dörtlemesi’ni, Şairler Şehri’ni, Selin ve Cem’le Yolculuklar’ı okumak gerekiyor. Tekrar ve tekrar.

Bilhassa Ayın En Çıplak Günü’nü bugünlerde, yakın bir geçmişte okumuşsak dahi, yeniden okumak gerekiyor.