Zorlu PSM’nin YouTube’da yayınlanan söyleşi serisi Sahne Tozu Yutanlar, sahne deneyimini merkeze alan yeni bölümüyle tiyatro üretiminin iç dinamiklerini gündeme taşıyor. Programın bu haftaki bölümünde, sezon boyunca Zorlu PSM sahnesinde izleyiciyle buluşan Güneşin Oğlu oyununun yönetmeni Nagihan Gürkan ile oyunun oyuncularından Deniz Celiloğlu, oyunculukta kaybolma hâli, sezgilerle çalışma, yönetmen–oyuncu ilişkisi ve eş yönetmenlik pratiği üzerine kapsamlı bir sohbet gerçekleştirdi.
Sahne Tozu Yutanlar, sahneye emek veren sanatçıların birbirlerine yönelttikleri sorular üzerinden, sahnede olmanın duygusal ve düşünsel boyutlarını görünür kılmayı amaçlıyor. Programın bu bölümünde odak noktası, yönetmenliğini Onur Ünlü ve Nagihan Gürkan’ın birlikte üstlendiği, sezon boyunca Zorlu PSM’de sahnelenen Güneşin Oğlu oyunu oldu. Oyuncu kadrosunda İlayda Alişan, Deniz Celiloğlu, İbrahim Selim, Beyti Engin, Ali Yoğurtcuoğlu ve Zeynep Kankonde gibi isimlerin yer aldığı oyun üzerinden, yaratım sürecinin sahne arkasına dair deneyimler paylaşıldı.
“Yeni Bir Yaratımın Arifesinde Kendimi Uzun Zamandır Bu Kadar İyi Hissetmemiştim”
Sohbette Nagihan Gürkan, Deniz Celiloğlu’na oyunculuk sürecinde yaşanan belirsizliklere dair şu soruyu yöneltti:
“Bir oyuncu olarak kaybolduğun anlarda kime gidersin? Sanki önce yönetmenine gidermişsin gibi hissediyorum, yanılıyor muyum?”
Bu soruya ayrıntılı bir yanıt veren Deniz Celiloğlu, sahnede kaybolma hissiyle çoğu zaman bireysel olarak yüzleştiğini belirterek şunları söyledi:
“Aslında hayır, belki de o kaybolmuşluğun içinden kendi başıma çıkmam gerekiyordur hatta bazen bu durumla bizzat çarpışıyorum. Ben kaybolduğumda genellikle kendi içime kaçarım. Ama şöyle de bir durum var, diyelim ki bir oyuncu olarak bir şey keşfettim, bir cümleyi söyleme biçimine veya bir paragrafın duygusuna dair henüz ‘prematüre’ diyebileceğimiz bir his buldum ve bunu provaya getirdim. Tam o noktada yönetmen, ‘Hayır Deniz, benim istediğim ya da aklımdaki şey bu değil,’ derse bir yol ayrımına girerim: sezgilerimin peşinden mi gitmeliyim, yoksa yönetmenim beğenmediği için o hissi orada bırakıp onun doğrultusuna mı dönmeliyim?”
Celiloğlu, bu noktada verilen kararın tamamen yönetmenle kurulan ilişkiye bağlı olduğunu vurgularken, yaratım sürecine dair duygularını da şu sözlerle ifade etti:
“İşte bu karar, tamamen çalıştığın yönetmenle arandaki ilişkiye bağlı olarak değişiyor. Yaptığımız işi gerçekten çok seviyorum, uzun zamandır yeni bir yaratımın arifesinde kendimi bu kadar iyi hissetmemiştim. Oyuncu olmaktan ve bu süreçten büyük keyif alıyorum.”
“Farklı Bakış Açılarımız Bizi Çatışmaya Değil, Dengeye Götürdü”
Söyleşinin ilerleyen bölümünde bu kez Deniz Celiloğlu, Nagihan Gürkan’a eş yönetmenlik deneyimine dair şu soruyu yöneltti:
“Eş yönetmenlik nasıl bir duyguymuş? Yani çok istiyorum gerçekten bir yönetmen konumunda olabilmek ve bir hikâye tasarlayıp onu baştan sona anlatabilmek. Ama eş yönetmenliği ben mesela düşünemiyorum. Kararlar alınırken nasıl alınıyor, ortaklık nasıl kuruluyor. Bir kitabı iki kişinin yazması gibi geliyor, o anlamda zor buluyorum. Sen bu konuda ne düşünüyorsun?”
Bu soruya kapsamlı bir yanıt veren Nagihan Gürkan, Güneşin Oğlu oyununu Onur Ünlü ile birlikte yönettiklerini hatırlatarak eş yönetmenlik sürecini şu sözlerle anlattı:
“Aslında çok bilinen bir tanım değil. Oyunu Onur Ünlü ile birlikte yönetiyoruz. Daha önce Mert Fırat’la Romeo ve Juliet’i yapmıştık, oradan bir deneyimim var. Süreci tek başına yönetirken tüm riski ve sorumluluğu aldığını biliyorsun, bu da karar vermeyi bir bakıma kolaylaştırıyor. İki kişi olduğunda ise doğal olarak bir ‘ortaklaşma’ arıyorsun. Burada aynı dili konuşmak çok kritik.”
Gürkan, projeye başlama sürecine ve birlikte çalışmanın yarattığı dengeye dair değerlendirmesini ise şöyle sürdürdü:
“Ama ben Onur Ünlü’yü Polis filminden beri takip eden, o filme bayılıp peşinden koşan biriyim. Üstelik Güneşin Oğlu da çok sevdiğim bir metindi. Dolayısıyla Onur Ünlü ile çalışmayı, bu projeyi yapmayı çok isterim diyerek, yönetmenlik kısmındaki olası zorlukları göze alıp bu yola girdim. Dilimiz çok tuttu. İş yapma biçimlerimizin farklı olması bizi bence güzel dengeledi. Ben bazen detaylarda boğulma potansiyeli taşıyan biriyim; sahnede ya da oyuncuyla çalışırken oralara dalıp gidebiliyorum, o ise bambaşka bir noktadan bakıyor.”
















