Mürekkep Söyleşiler’de Bu Hafta: Mine Söğüt

Mürekkep Söyleşiler'de Bu Hafta: Mine Söğüt

Mürekkep Söyleşiler'de bu hafta yazar Mine Söğüt ile bir söyleşi gerçekleştirdik.

16 Şubat 2015 - 21:26 - Güncelleme: 16 Şubat 2015 - 22:34

Röportaj: Yusuf Çifci

Mürekkep Söyleşiler birbirinden önemli isimlerle yaptığı söyleşilerine devam ediyor. Mürekkep Söyleşiler'de bu hafta yazar Mine Söğüt ile bir söyleşi gerçekleştirdik.

İstanbul’da doğup büyüdünüz. Hatta eserlerinizin büyük bir çoğunluğunu da İstanbul’da kaleme aldınız; ama şuan Bodrum’da yaşıyorsunuz. Bir yazar için en büyük beslenme kaynaklarından biri olarak çevre gösterilir. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Yazarken büyük şehrin kaosundan besleniyorum; yaşarken de küçük bir köyün huzuruyla iyileşiyorum. 40 yılımı İstanbul’da geçirdim. 40 yaşımdan sonra artık orada yaşamıyor olmam bir şey değiştirmiyor. Aklım ve algılarım orada şekillendi. O yüzden artık uzaktan bakıyor olsam da bu şehirdeki hayatı hala içselleştirebilmeme engel değil.

İstanbul’un çeşitli mekânlarını romanlarınızda kullanıyorsunuz. Bu mekânlardan biri de Balat.  Balat’ı cazibeli kılan nedir? Var mı Balat’ta bir geçmişiniz?

Balat’la bir bağım yok. Ancak sur içi İstanbul’u çok seviyorum. Orası şehrin belleği gibi. Olmuşları hala kıyısında köşesinde barındırıyor ve olacaklara dair bilgileri kuytularında saklıyor.

Deli Kadın Hikâyelerinde günlük hayatımızda karşımıza çıkma ihtimali olan, hatta zaman zaman da üçüncü sayfa haberlerinde rastladığımız olayları/kişileri anlatıyorsunuz. Bu da rahatsız ediciliğinden kaynaklı olarak eleştiriler aldı. Size göre edebiyatın amacı olayları edep dâhilinde anlatmak mıdır, yoksa edepsizliğe de olabildiğince yer vermek midir?

Ben sert hikayeler yazmayı özellikle tercih ediyorum. Gerçeklerle yüzleşmekten, onların korkunçluğunu kabul etmekten ve nihayetinde bu duruma isyan etmekten yanayım. Bu bir edep sorunu değil, vicdan sorunu. Keza edebiyat sanıldığı gibi “edep”den değil bence “edepsizlik”ten beslenir ve onu vazgeçilmez kılan, tıpkı çocuklar ve deliler gibi ama onlardan farklı olarak son derece bilinçlice, söylenemeyeni söyleme cesaretidir.

Cin, peri gibi fantastik unsurları hikâyelerinizde sıklıkla kullanıyorsunuz. Fakat bu unsurları gerçeküstü varlıklar değil de sanki gündelik hayatta karşımıza çıkabilecek tipler olarak anlatıyorsunuz. Bir anlamda fantastiği inandırıcı bir boyuta taşıyorsunuz. Peki, bunu nasıl başarıyorsunuz?

İnanca psikolojik açıdan yaklaşmayı tercih ediyorum. O yüzden inanç ve korku psikolojilerini gerçekçi çözümlemelerle ele alıyorum.

Deli Kadın Hikayelerindeki çizimler eşiniz Bahadır Baruter’e ait. Çizimler ve hikâyeler birbirini tamamlar cinsten. “Ruh ikizi” sizde gerçek anlamda vücut bulmuş diyebilir miyiz?

Olaylara aynı açılardan bakan ve benzer sanatsal kaygılar taşıyan insanlarız. Evet, dolayısıyla ürettiğimiz işler birbirini destekliyor.

Çeşitli kurumlarda gazetecilik yaptınız. Halen de Cumhuriyet gazetesinde yazılarınız yayımlanıyor. Gazeteciliğin romanlarınıza katkısının olduğunu düşünüyor musunuz?

Gazetecilik öncelikle yazıyla kurduğum ilişkiyi olgunlaştırdı. Bu açıdan romancılığıma katkısı oldu denebilir.

“Sinekler Sevişirken” adlı öykünüzü aynı zamanda tiyatroya da uyarladınız. Edebi eserlerin sinemaya ya da tiyatroya uyarlanmasına nasıl bakıyorsunuz? Romanlarınızdan biri sinemaya uyarlansa bu hangi romanınız olurdu?

Disiplinler arası alışverişlerin yaratıcılık kardeşliği doğuran bereketli ve heyecan verici bir yanı olduğunu düşünüyorum. O yüzden edebi eserleri sahnede ya da beyaz perdede görmeye hiç itirazım yok. Şu anda “Madam Arthur Bey ve Hayatındaki Her Şey” sinema filmi olarak senaryolaştırılıyor. Ben bir gün “Kırmızı Zaman”ın da sinema filmi olarak çekilebileceğini düşünüyorum.

Başucu kitaplarınız var mıdır ya da bazı dizeleriyle uyandığınız şairler? Mine Söğüt, en çok hangi kadını okur ve beğenir?

Sevdiğim bir çok yazar var ama içlerinden bir kadını çekip çıkarmak gerekirse, elim ilk Leyla Erbil’e gider. Başucu kitaplarım hep değişir. Ama Nazım Hikmet her zaman baş köşededir.

Gezi ile başlayan süreçten sonra sanat, sanatçı ve sanatın sınırları gibi kavramlar çokça tartışılan bir konu haline geldi. Kimi sanatçılar muhalif duruşları nedeniyle de zor günler de yaşadı. Siz de geçtiğimiz günlerde yazdığınız bir yazıda,  “Bir ülkede sanatçılar artık alanlarının sınırlarını korkuyla çiziyorlarsa, o ülke resmen faşizmle yönetiliyor demektir.” şeklinde bir ifade kullandınız. Son yıllardaki gelişmeleri de dikkate alırsak sanatın durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bir ülkede köylünün, işçinin, memurun, öğrencinin, emeklinin başına ne geliyorsa, sanatçının başına da aynısı gelir. Haklarımızı hep birlikte ya kazanırız ya kaybederiz. Şimdilerde ciddi bir kayıp sürecindeyiz.

Roboski’ye bir ziyaret gerçekleştirdiniz. Buradaki gözlemlerini köşenizde yazdınız ama bunlardan farklı olarak Roboski’de sizi en çok ne etkiledi?

Temel olarak aramızdaki mesafe etkileyiciydi benim için. Aynı ülke sınırları içinde bambaşka hayatlar yaşıyoruz. Kültürel ya da sosyal bir farklılıktan öte bir şeyden bahsediyorum. Kilometrelerin değil sadece ve sadece o utanç verici fırsat eşitsizliğinin açtığı korkunç bir mesafenin ağırlığı ezici.

Son sorumuz da “komşu”dan olsun. Syriza’nın seçimleri kazanması özellikle sol partiler için büyük umut ışığı oldu. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Sahiden Marx’ın hayaletin halen aramızda mı?

Hayalet bu, işi aramızda dolaşmak, hiç yok olmamak. Marx’ın hayaleti aramızda ama mesela kapitalizmin kurucusu olarak anılan Adam Smith’in hayaleti de aramızda. Bu hayaletler savaşından kimin galip çıkacağını zaman gösterir. 

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
Elçin Poyrazlar: Polisiyenin geleceği parlak!
Elçin Poyrazlar: Polisiyenin geleceği parlak!
Ahmet Güneştekin'in yeni sergisi Macaristan'da
Ahmet Güneştekin'in yeni sergisi Macaristan'da