Bir ''Entelektüel Mülteci'': Theodor W. Adorno


Yetke cuntalarının ''katostrofik'' bir bunalım ortamını Kara Avrupa'sında tatbike ''meyyal'' olduğu bir zamanda, çoktan beridir bir ''değişim-değeri''ne sahip kültürel birikimin ABD pazarlarında haraç/mezata düştüğüne şahit olan Frankfurt Ekolü'nun büyük düşünürü Adorno'yu -yani kendi deyimiyle ''entelektüel mülteci''yi- günümüz akademileri es geçmekte sözleşmiş gibidir. Halbuki ''khaotic'' modern ve post-modern düşüncenin sanat eserine ''yansılaması''nın estetik varoluşu üzerine en yetkin savunmayı hiyerarşik kölelere karşı yaparak, Marc Jimenez'in tabiriyle ''modern sanatın en mühim kuramcısı'' haline gelmiştir Adorno...           

Anamalcı düzenin semptomları üzerindeki ''akıl-ötesi'' tespitleriyle yalnız yaşadığı dönemin değil, bugünün de büyük bir aydını olarak anılan Adorno'nun sosyolojik ve sanatsal olarak dünya entelijansiyasına kazandırdığı bir çok kavram henüz geçerliliğini yitirmemiştir: ''Kültür Endüstrisi'', ''Entelektüel Mülteci'', ''Büyübozumu'', ''Sanatsal Yabancılaşma'' vs... Her biri ayrı ayrı incelenebilecek ''fenomen'' niteliğine sahip bu kavramlardan ziyade, burada, Frankfurt'un sembol ismi Theodor W. Adorno'nun modern sanat üzerine -hâlâ- geçerliliğini yitir(e)memiş tespitleri üzerine yoğunlaşarak onun -kendi tâbiriyle- ''büyübozumu''na uğrattığı ''kült-sanat'' anlayışı karşısındaki tutumunu örnekleriyle birlikte ele alacağız.           

Çağdaş ''mymesis'' olarak görül(ebil)en Marksist Sanat Kuramı'nın ''Engelsian'' cenâhı tarafında durup alt-yapının sanat üzerindeki etkisini ''dolayımlı'' bir bakış açısıyla ele alan Adorno, edebiyatı da salt bir eko-kritik açıdan çözümlenebilirliğe sahip bir değerler bütünü olarak değil, ancak Freudien okumalara yeterince ''müsâmahâlı'' bir ''individual'' süreklilik olarak da görür/kabul eder. Ayrıca kendi döneminin tüm ''vülger-marksist'' eleştirmenlerinin eser karşısındaki ''dışsal'' yaklaşımları eleştirerek, onun üzerindeki her türlü fikir yahut fikir sisteminin eserin kendi estetik yoğunluğuna ''içsel'' bir bakış açısıyla elde edilebileceğini dile getirir. Peter Barry'nin bu konuda söyledikleri ilginçtir:

''Onun pratiğinde Marx ve Freud'u birleştirme denemesi görülür. Ki bu açıdan da Rus Biçimcileri'ne yaklaşarak radikal bir düşünce yapısını benimsemiş olur.''

            O da -tıpkı diğer ''Engelsian'' cenahta olduğu gibi- ''yazı''dan çok ''yazın'' üzerine objektifini çevirerek tümdengelimsel bir kritisizm yolunu seçer ki, bu yol da onu ''modern sanatın en mühim kuramcısı'' haline getirir. Modern sanat estetiğindeki ''saçma'' konseptini toplumsal ''yabancılaşma'' (alineation) unsuru çevresinde değerlendirerek onu ''dünyanın büyübozumu'' için bir araç olarak gören Adorno, ''Çağdaş Romanda Anlatıcının Konumu'' adlı yazısında şunları dile getirir:

''Modern romandaki anti-realizm anını, yani romanın metafizik boyutunu güncel kılan şey, kendi gerçek konusudur - insanların birbirinden ve kendi kendilerinden koparılmış bulunduğu toplum. Estetik yan, dünyanın büyübozumudur.''

 Yukarıdaki kısa -ve bittabi öz- alıntıdan da anlaşılacağı üzere, Frankfurt ekolünün büyük düşünürü Adorno, klasik roman sanatı üzerindeki konvansiyonel ''oynamalarla'' yeni bir ''yansıtma'' konsepti ortaya çıkaran ve ''saçmalık'' tezahürüyle kendi romanlarında bir büyübozumu yaratan Marcel Proust, Franz Kafka, Milan Kundera, Yusuf Atılgan, Selim İleri, Füruzan gibi yazarların estetik dayanaklarını bu şekilde tanımlamış olur. ''Geçmiş Zamanın Peşinde''sindeki Swann; ''Dava''daki Joseph K.; ''Bilmemek''teki Gustave; ''Anayurt Oteli''ndeki Zebercet gibi karakterler gerek kendi iç-bunalımlarıyla, gerekse de içinde bulundukları toplumun maruz kaldığı ''yabancılaşma''nın yarattığı 'khaotic'' travmalarıyla söz konusu ''büyübozumu''nu okura ileten bir araç durumuna gelir. Böylece yaşanılan süreç içerisinde pek de idrakine kabil olunamayan toplumsal yabancılaşma, ''sanatın yabancılaşması''na evrilerek, geleneksel estetik duruşun organizmasını birey içerisinde eriterek yeni bir estetik kombinasyonu ortaya çıkarır/çıkarmak zorunda kalır:

 ''Romanı ampirik psikolojiden uzaklaşıp, özü ve karşıtını (Wesen und Unwesen) sergilemeye zorlayan hem iletişim ve bilimin tüm pozitif, elle tutulur şeyleri ve içselliğin olgusallığını kontrol altında tutması, hem de toplumsal yaşamın, yüzeyi ne kadar yoğun ve deliksiz hale gelmişse, özü o kadar gizliyor olmasıdır.''

 Bu durumun yazın içerisinde salt modern roman çerçevesinde açıklan(a)mayacağını, aksine 2500 yıllık bir geleneği - ve en az bu ''gelenek'' kadar kesif bir birikimi- içerisinde barındıran lirik şiirin de söz konusu ''yabancılaşma'' konsepti etrafında değerlendirilebileceğini, ondaki ''imaginative'' dünyanın salt kendi içerisinde tutarlı bir bütün oluşturan olgusallığının ancak bu şekilde açıklanabileceğini dile getiren Adorno, ''Lirik Şiir ve Toplum'' adlı yazısında şunları dile getirir:

 ''...Durum ne kadar bunaltıcı, ne kadar ağırsa, yapıt da dışsal olan herhangi bir şeye teslim olmayı reddederek ve kendini sadece kendi yasalarınca oluşturarak o kadar direnç gösterir ona. Yapıtın dolaysız varoluştan uzaklığı, o varoluşta sahte ve kötü olanın ölçüsü haline gelir. Şiir, protestosunda, her şeyin farklı olacağı bir dünya düşünü dile getirir.''

 Adorno'nun burada dile getirdiği ''kendini sadece kendi yasalarınca oluşturma'' özelliğinin -lirik başta olmak üzere- şiirin her türü için geçerli bir aksiyom olarak kabul edilebilirliğini anlamak için özellikle Sully Proudhomme, Jean Moreas, Stephane Mallarme, Paul Valery gibi şairlerin eserleri üzerinde yoğunlaşmak kâfîdir. Nitekim dizeler çerçevesinde oluşan organizmasında ''kendi yasalarını'' bizzat kendisinin tayin ettiği şiirin söz konusu şairlerin kaleminden döküldüğünde daha kesif bir hâle geldiği unutulmamalıdır. Mallarme'nin ''Sone''lerinde, Moreas'ın ''Hiçbir Yerde''sinde, Valery'nin ''Orman''ında söz konusu kesiflik, ''yansılanan''ı adeta bir ''büyübozumu'' halinde ortaya koymakla kalmayıp kendi içerisinde tutarlı yeni bir evren yaratır.             

Salt roman ve şiir sanatı üzerinde değil, çağdaş deneme yazınının da spesifik konvansiyonları üzerinde fikir yürüten Adorno, Montaigne ve Bacon gibi deneme ''pirleri''nin geliştirdiği ve 20. asırın ortalarına kadar hâlâ geçerliliğini yitirmemiş ''serbestiyet'' olgusunu ''tikel görüngüler dünyasının'' paradigmasında eritir. Ona göre çağdaş denemecilik, ''tümel'' olanın içerisinde tanımlanması zorunlu olan ''tikel''i ele alarak, kendi içerisinde bir tutarlılığı olan bir fikir örüntüsüdür:

''Bilimsel işlem ve bunun yöntem olarak felsefi temellendirilişi karşısında, deneme, ardında yatan fikre uygun bir şekilde, sisteme yönelik eleştiriyi sonuna kadar götürür. Kesinleşmiş kavramsal düzen karşısında açık uçlu ve öngörülmez deneyime öncelik tanıyan ampirist öğretiler bişle bilginin az çok sabit olarak tasarlanan koşullarıyla uğraştıkları ve bunları olabildiğince kesintisiz bir bağlam halinde gerçekleştirdikleri ölçüde sistematik kalmaktadır.''

 Bu durumda çağdaş deneme, tıpkı modern felsefenin öncü isimlerinden Descartes'de olduğu gibi, görüngüler dünyasını analitik bir düzlemde ele alarak onu okuyucusuna ulaştırmış olur ve ''tümel'' içerisinde bir olgusallık niteliği kazanan ''tikel''i yansıtan bir öğe haline gelir.                          

Çağdaş düşünürler ve sanat kuramcıları arasındaki ayrıcalıklı konumunu -bugün dahî- yitirmeyen Frankfurt Ekolü düşünürlerinden Adorno'nun sanat üzerinde ''yarattığı'' muazzam tespitleri, burada, ana hatlarıyla ele almaya çalıştık. Onun estetik dünyası üzerine yazmış olduklarımızın pratiğini yukarıda örnekleriyle verdiğimiz roman ve şiirlerde -aynı zamanda çağdaş denemelerde- bulabileceğimiz gibi, modern ve post-modern sanat çerçevesinde üretilen bir çok eserin içerisinde ''belirtik'' yahut ''örtük'' olduğunu unutmayalım..