Şükrü `Anestü Nârâ` Dedi, Ateşe Gitti


 

Onu 12 Eylül 1980 gece baskınından sonra, Cemal Kurnaz vasıtasıyla tanıdım. Yağız bir ten, yuvarlağımsı bir yüz, çekiğe yakın bir göz, elmacık kemikleri hafif çıkık, ince ve geniş bir dudak… Sanki bir Uygur freski veya çinisinden çıkıp gelmiş gibiydi.

 

Tokat-Reşadiye’nin Kabalı köyündendi. Ankara Hukuk’taydı. Bir süre ilkokul öğretmenliği yapmış, fakülteye sonra gelmişti.

 

Tanıştığımız günlerde, Dostlarımız şiiri, Doğuş Edebiyat’ta yeni yayınlanmıştı. Bu şiiri sevgili dostumuz Hüsamettin Aslan’a ithaf etmiş ama sanki hepimize söylemiş gibiydi:

 

Onlardı duyan henüz bestelenmemiş çığlıklarımı

Bilinmezdi, aşkları mı büyük yalnızlıkları mı?

Her baktıkları yerde çiçekler büyütürler
Bunlar az tanınan bir güneşin ışıkları mı?

 

            Tam bir sohbet adamıydı ve bestelenmemiş çığlıkları olan bir Anadolu delikanlısıydı. Onun için Anadolu bir çığlıktı ama dinleyen yoktu. O Anadolu’nun çığlığı olmak istiyordu. Dost sohbetlerinde insanî duyarlılığı fazlaydı; samimi ve şâirâne tavırları etkileyici idi. O yüzden sohbet ettiği arkadaşlarının her birini baktıkları her yerde çiçek büyüttüklerine inanır ve çoğu kırsaldan gelen dostlarının az tanınan bir güneşin ışıkları olduğuna inanır; o güneşin bütün Anadolu’yu, bütün Türk dünyasını, bütün İslam dünyasını ve hatta bütün dünyayı aydınlatacak kadar bilinmesini isterdi.

                 

                  Henüz 26 yaşındadır ama “kollarında bir dev uyur”. O dev, “az tanınan güneş”tir aynı zamanda. Ve bu devin daha bağıracakları vardır:

 

Alevden atlara bindiler
Dönmediler bir daha
Çağa bir ad koyun çağa
Bağıracaklarım var daha


Bir dev uyur kollarımda
Uyusun da büyüsün mü
Yumup koca ellerini
Üstünüze yürüsün mü?

 

            Grupnâme’de yoğun bir melankoli vardır. Zâlimleri bile bir mahzunluğun aldığı o ân, şâirin belini bükecek kadar yokluk ve bitiş telkin eder;

 

                                               Yine bir şeyler oluyor dağın ardında

                                               Batı yakasını kızıl sancaklar aldı

                                               Bir yürek kesildi orta yerinden

                                               Bir yürek darda kaldı

 

                                               Yangınlardan arta kalan bülbül bağrıdır

                                               Birazdan siyah bir tül örter gülleri

                                               Ney içine çeker büyün yelleri

                                               Zâlimleri bile mahzunluk alır

 

                                               Ancak bu vakitler öldürür beni

                                               Bükerse bu vakit belimi büker

                                               Kalemden mürekkep dönerken kana

                                               Bana bir kelime verin sözlükler

 

            Şükrü, şiir kitabının adını “Ânestü Nârâ” (1993) koydu. Bu iki kelime Kur’an’dan alınmaydı ve “Bir ateş gördüm” demekti (Taha-10; Neml-7, Kasas-29) Cümle Hz. Musa’nın cümlesiydi ve Tur Dağı mucizesinin anlatıldığı kısımda geçiyordu. Hz. Musa, yanındakilere “Bir ateş gördüm” diyordu. O ateş Allah’ın tecellisiydi. Hz. Musa o ateşe yaklaşmıştı. Şükrü de şiirlerinde hep o ateşe yaklaşmıştır. Şiirlerinin çoğunda “ateş, alev, kızıllık”, imge yoğunluk merkezidir.

            

            Şükrü Karaca, elbette Hz. Musa değildi ama Hz. Musa’nın gördüğü ateşi hep yüreğinde, damarlarında hissetmiş ve o heyecanla şiirler yazmıştı. Na’t ve Münacât’ında da o ateşin yangını vardır, diğer şiirlerinde de. Çünkü hayatı bir ateş olarak yana yana yaşamış biriydi o. “Tokat’ta Düğün Var” şiiri, sanki Tur Dağındaki “Len terânî” (Beni göremezsin) hitabının, beşerî yansımasının acısı ve ateşiyle yazılmıştı.

            ***

                   Şükrü Karaca, bizim kuşakta şiirleriyle bilinirdi ama bir gün “Dünyayı Dolduran Kiraz” adıyla bir romanla çıktı karşımıza. Biz onu şiir kitabıyla bekliyorduk oysa.

             

 

        Romanında çocukluğunu; tepeleri, yamaçları, dereleri, köyünü ve ilkokulunu anlatmıştı Kepenek’in üzerinden. Nahif, naif ve sade bir üslupla, nahif ve naif, sade ama tertemiz çocukluk yıllarını anlatmıştı. Şair mizaçlıydı ama roman tekniğini de biliyordu. Kurgu itibâriyle ve konuyu işleme açısından kusur bulamazdınız romanda. Üslubu da yalın ve berraktı. Bizim kuşaktan olup da roman yazan üç kişiden biri idi. (Diğerleri Lütfü Şehsuvaroğlu ve Naci Bostancı’dır)

            

       Dünyayı Dolduran Kiraz, yayınlandığında hemen okumuştum. Galiba 1990 falandı. O günlerde Ankara’ya bir gelişimde Şükrü ile karşılaştık. Ona, “Sen benim çocukluk yıllarımı nereden biliyorsun da yazdın romanında?” dedim; gülüştük. Aynı yıllarda aynı çocuklukları geçirmişiz birimiz Manisa’da birimiz Tokat’ta.

            ***

         Biz o şâirâne mizaçlı dostumuzdan çok kitaplar, çok şiirler bekliyorduk. 1990’dan sonra zaman hepimizi bir yerlere savurdu; onu siyasete. Keşke hem edebiyatla hem de siyasetle uğraşabilseydi.

 
Şimdi o, dostları için söylediği:

 

Alevden atlara bindiler

Dönmediler bir daha

mısralarındaki gibi, o içini yakan alevlere bindi ve gitti; bir daha dönmeyecek. Allah gani gani rahmet eylesin ve muhterem eşin, değerli dostumuz Nesrin hanıma ve çocuklarına -anacığımın tabiriyle söyleyeyim- döyümlük versin.