Nilgün Kasapbaşoğlu: Biz göz göze, kalp kalbe oynuyoruz

Nilgün Kasapbaşoğlu: Biz göz göze, kalp kalbe oynuyoruz

Mürekkep Söyleşiler'de bu hafta, Saadet Hanım karakterini canlandıran Nilgün Kasapbaşoğlu ve yine oyunda banka müdürü rolüyle karşımıza çıkan Arda Alpkıray ile bir söyleşi gerçekleştirdik.

27 Şubat 2017 - 23:11 - Güncelleme: 28 Şubat 2017 - 00:03

Röportaj: Elif Soykan

"Tenha bir banka şubesi, günün öğle saatleri. Emekli ilkokul öğretmeni Saadet Yurtlu parasını çekmek için bankaya gelir. Bugün aynı zamanda oğlu Sermet'in de doğum günüdür ve oğlu için sürpriz bir doğum günü kutlaması planlamaktadır. Ancak bugüne dair sürprizleri olan sadece Saadet Hanım değildir."

Saadet Hanım oyunu İBB Şehir Tiyatroları'nın 2016-2017 sezonunda sahnelediği yeni oyunlarından biri. Hangi sahnede oynanırsa oynansın kapalı gişe oynuyor. Biletler günler önceden tükeniyor. 

Mürekkep Söyleşiler'de bu hafta, Saadet Hanım karakterini canlandıran Nilgün Kasapbaşoğlu ve yine oyunda banka müdürü rolüyle karşımıza çıkan Arda Alpkıray ile bir söyleşi gerçekleştirdik.

Öncelikli olarak Saadet Yurtlu ve banka müdürü karakteriyle karşılaştığınızda neler hissettiniz?

Nilgün Kasapbaşoğlu: Yönetmenimiz Tolga yeter beni aradı: “Bir tekst gönderiyorum okur musun Nilgün Abla?” dedi. Okudum ve çok sevdim. Çünkü tekst bir kere kadın oyunuydu. Tekst; anne oyunuydu, eğitimciydi. Konu çok günceldi. Bitirdikten sonra Tolga’yı arayıp seve seve çalışacağımı söyledim. Kadroyu sordum, çünkü tiyatro bir ekip işidir. Tek başına hiçbir şey yapamazsın. Oyuncusuyla, yönetmeniyle, dekor tasarımıyla, müziğiyle tiyatro bir bütündür. Onların arasında çatlaklar olursa bu iş olmaz.

Saadet Hanım rolüne nasıl baktığıma gelirsek; Saadet Hanım'a birçok farklı yönden bakabilirdim bir oyuncu olarak. Rahmetli Nezahat Tanyeri'nin bir lafı vardır: “Yazar oyunu yazar, ama onu adam da eden, vezir de eden, rezil de eden oyuncudur.” Ben Saadet Hanım'ın anne yanına ağırlık vermeyi tercih ettim. Bir anne çırpınışıyla oynuyorum, çünkü her anne evladını korumak ister. Evladı kötü şeyler de yapsa konduramaz. Onu vazgeçirmeye çalışır.

Oyunda silahın güzel günler için gerekmediğini anlatan bir anne tarafını çizmeye çalıştım. Saadet Hanım'ın eğitimci tarafını bir kenara ittim. Hep anneydi Saadet Hanım.

Arda Alpkıray: Tolga bana fuayede, Arda sana yeni bir oyun yazacağım, dedi. Tamam, dedim. Kreatif ekipte mi yoksa sahne üzerinde mi, diye sordum. Yok, sahne üstünde dedi. Kabul ettim. İlk defa kim yönetiyor, oyunun adı ne, kim oynuyor hiç sormadım. Eve gitttiğimde ben bunları neden sormadım diye düşündüm. Basiretim bağlandı. Sonra Tolgayı arayıp kimin yönettiğini sordum. Tolga ben yönetiyorum, dedi. Rolüm ne dedim, banka müdürü olacaksın, dedi.

Teksti ilk okuduğum zaman olabildiğince nötr olarak okumaya çalışıyorum. Kafamda bir şey oluşturmak istemiyorum. İkinci, üçüncü okumadan sonra yavaş yavaş kafamda canlanıyor. Provalarda tamamen oluşturuyorum karakteri. Provada "bu adam böyleyse böyle yapmalı, böyle yapmalı" diyorum. O her "yapmalı" daha sonra karakterin etini kemiğini oluşturmaya başlıyor.

Oyunda; işten kovulmuş ve o gün soygun olayını tamamen kendi çıkarına dönüştürmeye çalışan bir adama dönüşüyor banka müdürü. Orada sevgilisi de var. Bütün o bağlantıları çok iyi kurması gerekiyordu. Bir noktadan sonra sevgilisini de umursamıyor. Tek derdi paraları alıp götürmek. Bunun için insani duygulardan kendisini soyutlaması gerekiyordu.

Çok güzel bir rol. Bir sürü oyuncu arkadaşımın ben bu rolü oynamak isterdim, dediği bir rol. Çünkü tek düze bir rol değil.

“SEYİRCİDEN BİR ŞEY SAKLAMIYORUZ”

Aslında Saadet Hanım oyununda gördüğümüz karakterler günlük hayatta karşılaştığımız karakterler. Bu samimiyeti yakalamak zor olmadı mı?

N.K: Ben hep samimiyetten yanayım. Samimi, inanarak, "rol kesmeden" doğal olarak oynanırsa bu, seyirciye geçiyor. Bizim oyuncularımızın çok önemli bir özelliği var: Biz göz göze, kalp kalbe oynuyoruz.

Blackout yapıp sahneyi karartmıyoruz. Merakta bırakmıyoruz. Her şey seyircinin gözü önünde oluyor.

A.A: Seyirciden bir şey saklamıyoruz. Zaten samimiyeti yaratan da böyle şeylerdir. Sahnede yaptığımız her şeyi gösteriyoruz seyirciye.

Oyunda birleştiricilik, bütünleştiricilik öne çıkıyor. Silahların aslında bir çözüm olmadığı anlatılıyor. Sanatın birleştirici gücünü de düşünürsek tiyatro bunun neresinde?  

A.A: Sanat iyileştirici ve birleştiricidir. Sanat gösteren bir şeydir. O yüzden şunu çok iyi biliyorum: Biz her oyunda, karakteri ortaya çıkarırken, bir oyunda çalışırken o kadar çok şey araştırıyoruz ki; bu araştırmalar sonucunda birçok gerçeğe ulaşıyoruz. Bunların bazıları vicdanımızı sızlatıyor, bazıları hatamızı gösteriyor. Bu durum seyirciler için de geçerli. Yani, sırf bu oyun bile şunu söyleyebiliriz: Oyun boyunca gülen, eğlenen seyircinin finalde buradan çıkarken çok eğlendik ama sonunda evet gerçekten sorunları silahla halledemeyiz, sorunları kabak kuvvetle halledemeyizi bir yerden alıyorlar.

Bu sanatın her dalı için geçerli. Sanatın iyileştirdiğini herkes biliyor. Sanat ruhumuzu, iyileştiriyor, insanlığımızı hatırlatıyor. Hiçbir sanat öfkeyi, nefreti mesaj olarak vermek için çalışmaz. Sanat, doğru ve güzeli anlatmak için vardır. Tiyatrodaki en büyük avantaj seyirciyle oyuncu arasında hiçbir şey yok aranda. Seyircinin gözlerine baka baka anlatabiliyorsun her şeyi.

N.K: Biz ödenekli tiyatrolar özel tiyatrolara göre daha şanslıyız, bunu kullanıyoruz; ama istanbul büyük bir şehir artık. Göç alan bir şehir. Nüfusumuz bayağı çok. Tiyatro sayımız yeterli değil. Kadrolarımız daha da büyütülüp daha çok sahne açmamız gerekiyor. Eskiden daha küçüktü İstanbul, Fatih'te bir tiyatro sahnesi yetiyordu. Sonra Kadıköy Halk Eğitim, sonra Haldun Taner ama şimdi görüyoruz ki yetmiyor. Mesela, Bakırköy tarafında bir tiyatro istiyor benim gönlüm. Orası çok büyük. Şehir Avcılar'a kazadar uzandı.

Biz ödenekli tiyatroyuz ama ilçe belediyelerine de çok iş düşüyor. Ben her fırsatta söylüyorum; lütfen ilçe belediyeleri bir sahne açın. Gençlere fırsat tanıyın. Bu kadar tiyatrocu yetişiyor, emekli olan tiyatrocularımız var. Onlar da işin ucundan tutsunlar ve tiyatroyu yayalım. Çünkü bu memlekette nasıl ki sağlık hizmeti gerekliyse, eğitim sistemi gerekliyse sanat da gerekli. Onu ne olur gözardı etmeyelim. İlçe belediyelerine sesleniyorum hep, çünkü biz ödenekli tiyatroyuz. Tabiki bizim tiyatromuzda da yeni sahneler yapılacak, duyuyoruz. Mesela; Maltepe tarafında yapılacak. Karşı'da Beykoz'da da sahne olabilir. Vardı, gitti elimizden. Önce Devlet Tiyatrosu aldı, şimdi ne oldu bilmiyorum.

Sahne oldukça bizim o potansiyelimiz var. Karşılayabilecek güçteyiz. Oyuncular ve yönetmenler olarak. Çok mezun veriliyor, fakat yer olmadığı için o çocuklar da tiyatro yapamıyor.

Ben 62 yaşındayım. Ben hiç ara vermeden 5 hafta oyun oynadım. Biz hiç hayır demeyiz. Çağırılan her işte asker gibi hazırız, çünkü bu işi seviyoruz.

“TİYATRODA ÖĞRENDİKLERİNİ HİÇBİR YERDE ÖĞRENEMEZSİN”

Sinema mı, tiyatro mu, televizyon mu?

N.K: Hepsinin yeri ayrı, hepsinin oyunculuğu da farklı. Tiyatro tabiki en keyiflisi.Tiyatro oyunculuğunun oynama tarzı farklı, daha büyük oynuyorsun. Dizilerde o kadar büyük oynayamazsın; çünkü kamera çekiyor, çok yakındasın. Televizyonun güzelliği nerede? Ben şimdi Erzurum'daki, Kars'taki, İzmir'deki seyircimle buluşamıyorum. Ama ekran aracılığıyla oradaki seyircilerimle buluşuyorum, onlara da ulaşabiliyorum. Güzellği orada.

Sinema çok kalıcı, çok farklı bir çalışma. Çok titizlenerek çekiliyor sinema filmleri. Onun da oyunculuğu farklı.

A.A: Benim için de tiyatro. Çünkü Şehir Tiyatroları'na ilk girdiğimde diziye başlayacaktım. Dizi için çok yoğun bir set programı verdiler. Tiyatroya da yeni gelmişim. Bana tiyatrodan bir oyuncu arkadaşım şöyle bir şey söyledi: Karar vermek zorundasın. Ya tiyatro diyeceksin, ya da televizyonla devam edeceksin. Çünkü ayın üç haftası oyun oynarken sete gidemezsin, zaten set de bunu kabul etmez.  Ben nasıl yapsam diye düşündüm ve tiyatroya karar verdim.

Tiyatroda öğrendiğin şeyleri hiçbir yerde öğrenemezsin. Bugün benim Nilgün Kasapbaşoğlu ile aynı sahneyi paylaşmamın sebebidir Şehir Tiyatroları. Birçok usta ile aynı sahneyi ve aynı kulisi paylaştım.

Sosyal medyanın etkin olarak kullanılmaya başladığı yıllarda, insanlar televizyonda gördükleri oyuncuları birebir görmek istediği için tiyatroya gelmeye başladı. Bu, tiyatro izleyicisi için olumlu bir gelişme mi, yoksa tiyatroya bakışı daralttı mı?

N.G: Tiyatro için tabi ki de iyi bir şey. Hiç tiyatroya gelmemiş kişiler bile bizi merak ettikleri için tiyatroya geliyor. Diyor ki; ben bu hanımı Papatyam’da izlemiştim. Huzur Sokağı’nda görmüştüm. Gidelim bir de yakından görelim diyor. Sonra tiyatro ne kadar güzelmiş, diyor. Başka oyunlar da izleyelim, diyor. Bunlar gerçek olan şeyler. Ben kapıya çıktığımda epey bekleyen seyirci oluyor.  Ben sizi görmek için gelmiştim diyor. Sonra seyirci gidip başka bir oyuna da bilet alıyor. Tiyatroya da bu durumun katkısı oluyor.

A.A: Şöyle bir gerçek var: İnsan bilmediği şeye karşı bir şey hissedemiyor. İnsan tiyatroyu bilmiyorsa tiyatroya karşı da bir şey hissedemiyor. Geçenlerde başıma gelen bir olayı anlatayım. Yemek siparişi verdiğimde yemeği getiren arkadaş, ‘abi  ben hayatımda hiç tiyatro izlemedim bana bir bilet ayarlarsanız ben de izlemek istiyorum’ dedi. 27 yaşında. İstanbul’da yaşıyor. Çok özel bir şeydi benim için. Davetiye ayarladım. Oyunu izledi. Geçen gün tekrar karşılaştık. Bizim oyundan sonra 4 oyun daha izlemiş.

“TÜRK TİYATROSU İYİ BİR DÖNEMDE”

Biraz da Türk tiyatro izleyicisinden konuşalım diyorum. Türk tiyatrosunu dönemlere ayırırsak günümüzde hangi dönemi yaşıyor olurduk? Türk tiyatrosu nasıl bir dönemde?

N.G: Bence Türk tiyatrosu iyi bir dönemde. Tiyatrolar doluyor. Türk tiyatrosunun en kötü dönemi televizyonun ilk yayılmaya başladığı yıldı. Tiyatro izleyicisinde o yıllarda bir azalma olmuştu. Kaçak dizisi oynuyordu. O dizi olduğu zaman tiyatro boşalıyordu. O zamanki yönetim hemen bir çözüm buldu. Oyun günlerini değiştirdi. Mesela Fatih Tiyatrosu perşembeleri tatildi. Üsküdar tiyatrosu perşembe günleri yoktu. İzleyici yoğunluğuna göre ayarlama yapmışlardı. O dönemde tiyatro kötü bir dönem geçirdi. Onun dışında tiyatrolarımız hep doluydu. Bu sene bütün oyunlarımız dolu.

Sosyal medya ve televizyonun da etkisiyle izleyici daha mı çok araştırmaya başladı? Bu dönemde ilgi arttı mı?

N.G: Social medya yokken de bizim tiyatromuz yine doluyordu. Bizim kulaktan yapılan reklamımız çok önemli. 55 yıldır tiyatronun içindeyim. Bahsettiğim iki dönem hariç tiyatrolarımız hep dolmuştur. Yalnızca taşların tam yerine oturmadığı oyunlarda, Şehir Tiyatroları dört dörtlük bir oyuncu kadrosuna sahip, ama bazen taşlar yerine oturmayabiliyor.

“TİYATRONUN  EN GÜZEL YANI BERABER OYNAMAK”

Türk tiyatro izleyicisinin oyun sırasındaki tepkileri nasıl oluyor?

N.G: Oyuncu televizyondan gördüğü gibi görüyor oyuncuyu da, çünkü ben onun evine gidiyorum. Misafir oluyorum yüzlerce bölüm. İzleyicilerin tepkilerini çok seviyorum. İzleyici çok samimi bir izleyici.

A.A: Cevap veren seyirciden rahatsızlık duymuyorum. Bir oyuncu olarak seyircinin ne kadar olayın içinde olduğunu görüyorum. Seyirci seni öyle kabul etmiş ki, başka bir dünyayı izlediğini kabul ediyor. Senin onu duyamayacağını düşünüyor.

N.K: Tiyatronun en güzel yanı beraber yapmak, beraber oynamak, beraber sonuçları almak, diziden en güzel farkı direkt sonuçları  alabiliyorsunuz. Oyunun sonunda bütün salon ayağa kalkıyorsa senden mutlusu yok.

“TİYATRO TOZ PEMBE BİR DÜNYA DEĞİL”

Genç oyuncu adaylarına ne gibi tavsiyelerde bulunmak istersiniz?

N.K: Okumak, çok okumak. çok seyretmek, çok çalışmak. Eğer ki tiyatro yapmak istiyorsa gençler bilsinler, burası dışarıdan göründüğü gibi süslü renkli bir dünya değil. Burada çok özveride bulunmak zorundasınız. Eğer ki bankada memur olursanız hastalandığınız zaman izin alma şansınız var. Ama burada kırk derece ateşli de olsanız serum da takılsa gelip oynayacaksınız. Yakınınızı kaybetseniz de gelip oynayacaksınız. Ben oynamıştım. Babamı kaybetmiştim. Bize Şehir Tiyatrolarına girdiğimizde ilk öğretilen şey, ‘perde kapatılmaz.’ Seyirci çok önemlidir. O bizim her şeyimizdir. O yüzden hasta olmaya da hakkımız da yoktur. Kapıdan içeri girerken üzüntünü, sevincini, her şeyini kapının önünde bırakacaksın. Hiç sevmediğin, küs olduğun arkadaşınla da aynı oyuna düşebilirsin ama onunla sarmaş dolaş anne oğulu da oynayabilirsin. Bütün duygularını bırakacaksın. Yılbaşımız yoktur, bayramımız yoktur. Herkes tatil programları yapar, hayır, biz eğlence sektöründeyiz bir yerde. Gelir, oyunlarımızı oynarız. Özel hayatınız yoktur, bunların hepsini göze alacaklar. Burası toz pembe bir dünya değil. Sırf sahneye çıkıyorum, lay lay lom değil. Çok disiplinli olacaklar ve esasında askeriye gibi bir yerdir burası.

A.A: Kenan Işık’ın şu sözünü hiç unutmam. Birlikte çalıştık Işık’la. Oyuncu evden çıktığı kıyafetini çıkartır, kostümünü giyer. O anda bütün özel duygularını, acılarını, hastalığını da çıkartır. Öyle sahneye gider. Anneannemi kaybettiğimde oyun oynuyordum ve gidemedim. Benim için çok özeldir. Herkesin olduğu gibi gibi. Çok üzgündüm. Ben sahneye çıkıp komedi oynuyorum. Sahneden inince tekrar o acımı giyiyordum. Onu yaşıyordum. Bunlar disiplinle, çok çalışarak,çok araştırarak ve disiplinle oluyor. Hiç bitmiyor.

N.K: Bir de çok enteresan bir şey vardır. Onu da Muhsin Hoca söylerdi. Sahnenin piri var, derdi. Hakikaten, kırk derece ateşle gelirsin, sahneye adımını atarsın, ateşin düşer. Bir şeyin kalmaz. O adrenalin seni bambaşka bir insan yapar. Perde kapandığı anda ambulans gelir, seni hastaneye götürür. Cidden böyle şeyleri de yaşadık. Soğuktur. O devirleri de yaşadık. Türkiye’de mazot sıkıntısı vardı, yağ kuyrukları vardı. Eksi sekiz derecede Muhsin Ertuğrul sahnesinde Üç Kuruşluk Opera’nın galasını oynadım. Ömrümde o kadar üşüdüğümü hala hatırlamıyorum.

“NE HALDE OLURSAN OL, GERÇEK PERFORMANSINI SERGİLEMEK ZORUNDASIN”

A.A: Şey de çok enteresandı. Sevtap anlattı. Çığ’ı oynuyorlar. Üzerlerinde kalın kıyafetler var. Üşümeleri gerekiyor ve sahne o kadar sıcak ki. Terleri damlıyor ama yine de üşür gibi oynamak zorundalar.

N.K: Sıcak yine neyse de. Mazot sıkıntısı vardı. Tiyatrolar belirli miktarda mazot alabiliyordu. O yüzden soğuk tiyatrolarda oynadık. Ama biz normal sıcaktaymış gibi oynamak zorundaydık. Bir sürü şeyi var tiyatronun. Dışarıdan bunlar da ne güzel ne eğlenceli iş yapıyor derler bize. Evet, işimiz çok güzel, sevdiğim bir iş yaparken bir de üzerine maaş yapıyorum. Ama insanlar bunları bilsin. Bedeli de var. Ama onlar da bize bedel gibi gelmiyor.

A.A: Çünkü seyirci bugün ne yaşadığını, kiminle ne kavga ettiğini, neler yaşadığını, kimi kaybettiğini, kırk derece ateşin olduğunu seni o gün sahnede nasıl gördüyse öyle yargılıyor. Bugün kötü oynadın diyor. Bugün ateşi vardı, ondan performansı düşüktü,d demiyor. Çünkü diyemez. O yüzden sen ne halde olursan ol, gerçek performansını sergilemek zorundasın.

Son olarak söylemek istediğiniz bir şeyler var mı?

N.K:Yaşasın tiyatro, yaşasın Türk tiyatrosu, yaşasın Türk izleyicisi.

A.A: İyi ki bu mesleği yapıyorum, iyi ki ustalarla birlikte çalışıyorum.

N.K: Ben de genç meslektaşlarımla bir arada olmaktan çok mutluyum.

Çok teşekkür ediyoruz.

N.G: Biz de teşekkür ederiz.

Kaynak: murekkephaber.com

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
Yeşille mavinin buluşma yeri: Madam Martha Koyu
Yeşille mavinin buluşma yeri: Madam Martha Koyu
Çocuk Filmleri Festivali'nin ilk durağı Elazığ
Çocuk Filmleri Festivali'nin ilk durağı Elazığ